Beden, Siyaset, Korona

Sanal Mecmua’nın ilk adımlarında yer edinmek sevindirici ve gurur verici. Ortaya buna layık bir netice çıkarabilme endişesi ile ilginç olduğunu düşündüğüm bir konu hakkında yazmaya niyet ettim. Aslına bakarsanız Asya ve Güneydoğu Asya bölgeleri hakkında daha butik ve sıra dışı bir konu hakkında yazmam bekleniyordu lakin Çin’de vuku bulan bir hadiseden yola çıkarak bölge ile doğrudan alakalı olmayan farklı bir konu üzerinde duracağım. 

Son günlerde Çin’de ortaya çıkan ve hızla yayılan bir virüs dünya gündeminde yerini aldı. İlk olarak 2019’un Aralık Ayında tespit edilen 2019-nCoV virüsü, Korona Virüsü şeklinde de adlandırılmakta. Çıkış noktası henüz net olarak bilinmese de virüsün Çin’in Wuhan şehrinde ilk kez görüldüğü ve buradaki bir deniz ürünleri pazarından türediği yönünde iddialar bulunmakta. Hızla yayıldığı söylenen ve bulaştığı kişilerde ölüme yol açan virüsün dünyanın birçok ülkesine de sıçradığı, buna karşı devletlerin önlemler almaya başladığını görüyoruz. 

Son günlerde ise Korona Virüsü hakkında ortaya atılan ilginç bir iddia var. Hindistanlı bir gurup bilim adamına göre Korona Virüsü ile HIV arasında benzerlikler bulunmakta. Bu benzerliklerin çok da tesadüfi olamayacağı şeklinde yorumlanan araştırma, bioRxiv isimli bilimsel araştırmaların yayımlandığı bir internet sitesinde yer aldı. Ardından bu haberi twitter üzerinden gündeme taşıyan zerohedge isimli bir hesaba ise twitter tarafından erişim engeli getirildi. Yaşanan bu süreç doğal olarak birtakım komplo teorilerini de beraberinde getirdi. Buna göre virüs kasıtlı olarak üretildi ve tıpkı bilim kurgu filmlerinde olduğu gibi bir şekilde kontrolden çıktı ya da çıkarıldı. Bu virüsün bir devlet tarafından kasıtlı olarak ortaya çıkarıldığı yönünde gördüğüm son iddia ise hayli ilginç ve ürkütücü idi. Bu haberi gördüğümde benim de herkes gibi aklıma ilk seferde bu hadisenin Çin’in nüfus politikalarının bir parçası ya da Çin ile ekonomik rekabet halindeki ABD’nin bir etkisi olabileceği geldi. Ardından bunları çok da makul bulmayarak kafamdan atmaya çalıştım. Fakat bunlardan herhangi birinin doğru olması ihtimali doğal olarak aklımın bir köşesinde kaldı.  Elbette aşağıda bu iddianın -ya da komplo teorisinin- doğruluğunu tartışmaya girişmeyeceğim zira bu hem benim hem de sabredip yazıyı okuyacak olan kişi için yorucu, gereksiz ve sağlıksız olur. Lakin böyle bir şeyin doğruluğuna bir an ihtimal verip, bir devletin neden insanların sağlıkları ya da doğrudan yaşamları üzerinde böylesine bir etkide bulunabileceğini tartışmak niyetindeyim. Çünkü haberi okuduktan sonra düşündüğüm şeylerden birisi de bu oldu. 

Becerebilseydim yazıya Michel Foucault’un Cinselliğin Tarihi’nde geçen şu cümlesi ile başlardım fakat bağlam açısından sanırım burası daha uygun oldu: ‘’ İnsan, binlerce yıl boyunca Aristoteles için neyse o olmuştur, yani yaşayan ve buna ek olarak siyasal bir varlık olma yeteneğine sahip bir hayvan; modern insan, bir canlı varlık olarak yaşamını kendi siyaseti dahilinde söz konusu eden bir hayvandır.’’   Tartışmamız gereken mesele, devlet ve insanın beden üzerinden ele alınan ilişkisi olmalı ve işe Antik Yunan’da bu ilişki nasıldı sorusunu sorarak başlamalı. Zira Antik Yunan’da hayat kelimesi tek bir kavram ile ele alınmıyordu. İnsanın ve insan hayatının iki yönü vardı, bunlar için ise iki ayrı kelime kullanılıyordu: zoe ve bios. İlki her canlı türünde ortak olan özellikleri ihtiva eden bir kavramdı. Yemek, içmek, çoğalmak gibi temel ihtiyaçlara karşılık geliyordu.  İkincisi ise kişilerin diğer canlılardan farklı olarak sahip oldukları hayat tarzına işaret etmekteydi. Antik Yunan’da kişiler bu yönleri (bios) ile kamusal yaşama katılıyordu. Yani, Aristo’nun yaşamaya ek olarak siyasete dahil olan bir hayvan olarak nitelediği kişi bu yönü ile siyasete dahil olabiliyordu. Modern zamanlara kadar yöneten-yönetilen arasındaki bedensel ilişki anlayışı kabaca bu ayrım temelinde gelişmiştir. Egemen, kişilerin yaşamlarına yalnızca bios yönlerinden kaynaklanan sebeplerle etkide bulunabiliyordu. İnsan, bios yönü ile siyasete dahil oluyor ve bu şekilde doğru-ya da mutlu- bir yaşam sağlamaya çalışıyordu.

Modern dönemde ise bu tam tersine dönmüştür diyebiliriz. Modern devletlerin doğması ile insanın yaşam biçimi-bios– ile çıplak bedeni-zoe- de siyaseten önem kazanmıştır. Hatta radikalleşip zoe’nin bu alana yalnız başına dahil olduğunu dahi iddia edebiliriz. Yaşanan bu kırılmanın sıralanabilecek birden çok sebebi bulunmaktadır fakat bu süreci temelde Fransız Devrimi neticesinde daha önce ülke yönetiminde herhangi bir etki hakkı olmayan sınıfların bu hakkı kazanmaya başlaması, buna ek olarak kapitalizmin ve kitlesel üretimin gelişmesi ile paralel olarak düşünmemiz şimdilik yeterli olacaktır. Bu noktadan sonra devletlerin gücü büyük çoğunlukla ordularına, ekonomisine ve dolayısıyla nüfuslarına bağlı hale gelmiştir. Bu da doğal olarak devletlerin ülke nüfusu üzerinde müdahalede bulunmaya başlaması sonucunu doğurmuştur ki bu ilk kez görülen bir şeydir. İlk dönemlerde -takribi olarak 19. Yüzyıl- bu genel olarak nüfusu artırma amaçlı yapılırken ilerleyen zamanlarda Çin ya da bazı Afrika ülkelerinde rastladığımız gibi nüfusun artmasının önüne geçmek adına da yapılmaktaydı. 

Şöyle bir baktığımızda, bugünün demokrasilerinin eskiye nazaran daha gelişmiş olduğu iddiasında bulunmak mümkündür. Çünkü eskisine nazaran daha çok insan yönetimde söz sahibi olmuştur.  Fakat bugünün demokrasilerinde eskisinden farklı olarak özneler siyasete yalnızca bios yönleri ile değil doğrudan zoe-çıplak bedenleri ile de dahil olmaktalar. Buradan modern öznenin mutluluğu çıplak bedenin siyasete dahil edilmesi yoluyla aradığı iddiasında da bulunulabilir ki Giorgio Agamben Kutsal İnsan’ın girişinde bunu söylemektedir. Bu beraberinde bir çelişki de doğurmaktadır. Mutluluk ya da doğruyu bulmak adına bedeni siyasete dahil etmek, bunlara ulaşmak adına beden üzerinde daha önce görülmemiş etkilere de sebebiyet vermektedir. Dolayısıyla nüfusları kontrol altına almak adına yürütülen politikalar insanın bedenine zarar verse dahi bu yadırganmaz bir hal almıştır. Bu kısır döngü, çelişkilerine rağmen demokrasi amacıyla bile devam edebilmektedir.  

Buraya kadar özetle, devletlerin yani siyasal egemen güçlerin, zaten göz önünde bir olgu olan insan bedeni üzerinde müdahalede bulunabilmelerinin altında yatan mantığı anlamaya ve açıklamaya çalıştım. Buradan Çin’de yaşanan Korona Virüsü salgının bir devlet politikası olup olmayacağı sonucuna varmak elbette hatalı bir yaklaşım olacaktır. Amacım da zaten bu değildi. Amacım, olur da bu iddiaya rastladıysanız ve şayet sizin de aklınıza benim gibi ‘’iyi de bir devlet kendi insanlarına neden böyle bir şey yapsın?’’ sorusu geldi ve bu komplo teorisinin doğruluğuna bir anlığına ihtimal verdiyseniz, altında yatan sebep bu olabilir mi diye sormaktı. Ulvi bir amaç olmadığını bilmekle beraber, beden ve siyaset arasındaki ilişkiyi bir köşesinden anlamak adına okunabilir değerde bir yazı olup olmadığını okuyanların takdirine bırakıyorum. 

Muhammet Külahlıoğlu