Biten Şeb-i Aruz’un Ardından Mevlevihanelere Kalanlar

  Geçtiğimiz ay ile birlikte coğrafyamıza her sene uğrayan manevi bir iklimi de arkamızda bıraktık. Bu manevi iklim ülkemizde 7-17 Aralık tarihleri arasında kutlanan Şeb-i Aruz Törenleriydi. Mevlevilik yolunun Sema adabı ile yetişmiş bir ekip Konya, Bursa, Gelibolu derken ülkeyi şehir şehir dolaştı, yurtiçi ve yurtdışından özel davetliler ile stadyumlar doldu ve tüm Mevlevihanelerde etkinlikler düzenlendi. Peki hiç düşündük mü Şeb-i Aruz dönemi geçtikten sonra Mevlevihanelerde ne olur? Sanırım bu meseleyi dertlenmek için evvela Mevlevihanelerin, daha genel ifadesiyle tekkelerin kadim medeniyetimizdeki yerine biraz göz atmak gerekir.

   Kadim medeniyetimiz için tekkelerin sosyal hayatın içerisinde son derece merkezi bir konumda olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Geçmişte tekkeler sadece bir ibadet mekânı değil, insanların türlü ihtiyaçlar ile bir araya geldiği, yoksulların doyurulduğu, yolda kalanların konakladığı, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarının giderildiği bir merkez, erkek, kadın, çocuk, yönetici yahut esnaftan eşraf her kesimin manen yetiştiği bir yaşam merkezi idi. Diğer bir ifade ile günümüzdeki insanın hayatın üzerinde bıraktığı bunaltıyı atmak için kendini verdiği hangi mekân varsa bu mekanların mazimizdeki önemli bir karşılığının tekkeler olduğu yadsınmaz bir gerçektir.

  Yönümüzü tarihi Konya’ya, Bursa’ya hatta Orta Doğu, Afrika ve Balkanlar’a çevirdiğimizde bugün zaviye-cami diye adlandırılan yahut türlü işlevler verilmiş mekanların geçmişte tekkeler olarak devlet yapılanması ve fetihlerde ne gibi önemli bir rol oynadığını görürüz. Yapılacak olan fetihler bu tekkeler etrafındaki dervişanın desteği ile yürür, fethedilen topraklarda yeni mahalleler bu tekkelerin etrafında oluşmuş ortak şuur ile hayat bulurdu. Bu sebepledir ki tarihimiz boyunca devlet büyüklerimiz ve halktan nice hayırsever sadaka-i cariye, diğer bir ifadesiyle devamlı sadaka bilinci ile bu vakıf eserlerini ortaya koymuş ve onların ihyası için ellerinden geleni yapmışlardır.

  Peki bu tekkelerin coğrafyamızda en güzel karşılıklarından biri olarak Mevlevihanelerin etrafında şekillendiği temel değer olarak Mevlevilik neyin ifadesidir? Bunu anlamak için muhakkak ki Hz. Mevlana’yı ve ona Allah aşkını nakşeden Hz. Şems’i bilmek gerekir.

 Konya, 13. yy’da Rum diyarından Anadolu’ya seyre çıkan Mevlana’nın ikametgahı olmuştu. Hz. Mevlana’nın Hz. Şems’te bulduğu sahip olduğu ilmin ötesinde bir şeydi. Ondan aldığı ilham Hz. Şems’in vefatından sonra bambaşka bir boyuta taşındı ve ruhun durağı Sema’yı, cennet kapılarının açılış sesi musikiyi, aruz vezninin tecelligahı Mesnevi’yi Mevlana’dan zuhur ettirmişti.

  Hz. Mevlâna Sema için ‘’Âşık olan kişilerin ruhlarının dinlendiği yerdir. Onu ancak canın içinde canı olanlar bilebilir’’ der. Duymak, işitmek, musiki dinlemek gibi anlamlara da gelen Sema tasavvufta vecd-ü şevk ile Allah’ı zikretmek anlamına da gelmektedir. Diğer taraftan insan-ı kâmil, olgunlaşmış insanın temsili, aşk derdinin avazesi ney, Sema’ya eşlik eden musikide hayat bulmuştu. Hikmetli Mesnevi’si, derin düşünce dünyası ve gönüllerde bıraktığı sevgisi ile Hz. Mevlâna nihayet Hakk’ın rahmetine kavuştu. ‘’Herkes ölümden bahsetti, ben ise vuslattan.’’ diyen Mevlâna ölümünü şeb-i aruzu, yani düğün günü olarak görmüştü.

  Vefatından sonra varisleri tarafından tekke adabı üzerine bina edilen Mevleviliğin manevi halkası Konya’dan başlayarak coğrafyamızı kuşatmıştı. Peki asırlar boyunca toplumu bir arada tutmuş, manen ihya etmiş ve doyurmuş, nice Itri’leri, Şeyh Galip’leri, Dede Efendi’leri yetiştirmiş bu manevi halkanın meskeni olarak hayat bulmuş Mevlevihanelerin hak ettiği yanıp, yıkılmalarına göz yumulması mıydı? Veya insanı manen pişirip olgunlaştıran, Allah aşkına götüren Sema’nın sonu İstiklal Caddesi’nde önünde para kutusu ile dönen kostüm giymiş kişiliklerle mi sonlanmalıydı?

 Bugün birçok mimar ve bilim insanı yapılı bir çevrenin ancak onu var eden soyut değerler ile var olabileceği konusunda mutabıktır. Bu doğrultuda şunu söyleyebiliriz ki bir mekânı onu var eden değerinden koparmak onun yok olmasına razı olmamız anlamına geldiği gibi, bir değeri asli mekânından koparmak ta o değerin tahrip olmasının önünü açmaktır. Maalesef ki son asır sahip olduğumuz tüm tekke mirasımızla beraber Mevlevihane’leri de manevi bağından kopardığımız bir dönem oldu. Muhakkak ki bir mekânı insansızlaştırmak, o mekânı bakımsız bırakmaya ve ufak bir yangında kül olmasının önünü açmaya, o mekânı değersizleştirmek en ufak bir yol çalışmasında bu mekanları kolaylıkla gözden çıkarabilmeye sebep olacaktı. Mevlevihanaler en iyi ihtimalle maddi olarak ayakta kaldı ancak topluma yön veren asli vasıflarından koparılıp bambaşka işlevlere verildi yahut adeta gösteri bileti ile girilen soylulaşmış mekanlar halini aldı ve mekânından koparılmış Sema ise sadece gösteri boyutunda idrak edilip sokaklarda, düğün pistlerinde meta elde etmek için yapılır oldu.

 Şimdi bize düşen bunlara yakınmanın ötesinde elimizde kalan bu kültür miraslarını tüm somut ve soyut değerleriyle nasıl yaşatılacağı üzerine kafa yormaktır. Naçizane ilk tavsiye Mevleviliğin UNESCO’nun kültürel miras tanımının ötesinde sadece Sema ve musiki gibi görsele ve dinlemeye hitap eden yönleriyle değil felsefi-tasavvufi alt yapısı, bütün öğretisi ve adab-ı erkanı ile kültürel miras olarak kabul edilmesidir. Bu bağlamda resmî kurumlar tarafından alınacak kararlar ile Mevleviliğe dair faaliyetlerin özüne aykırı mekanlarda yapılmasının önüne geçilmeli, Mevlevilik öğretisinin ehli olan büyükler yaşayan insan hazinesi olarak kabul edilmelidir. Mevlevihaneler kısıtlı zamanlarda kullanılan faaliyet mekanları vasfından çıkarılıp yeniden vakıf hüviyetine kavuşturulmalı, Mevlevilik esaslı olarak her daim yaşayan merkezler halini almalıdır. İşte atılan bu ilk adımlar ile Mevlevihaneleri Şeb-i Aruz dönemi veya kısıtlı aralıklılarla şenlenen mekanlar olmaktan kurtarır, her daim yaşayan, gerçek anlamda korunmuş mekanlar hüviyetine kavuşturabiliriz.

  Ve sözlerimi bitirirken şunu da ekleyelim ki Mevlevihaneler asliyetini kaybettiğimiz sayısız manevi merkezlerimizden sadece bir kısımdır. İnanıyoruz ki bir gün her şey tüm yitirmişlikleri ve değerleriyle aslına rücu edecektir.

Ali Şahin Aytek