Delilik Ülkesinden Notlar

Çıplaklık derûnî bir protesto biçimiyken ve bunu bilip, bildiklerimi öğütüp, öğüttüklerimde kendimi seyretme gayret ve iştiyakıyla damla damla sularken kurak topraklarımı… Ne iyi ettin de geldin!

Ayşe Şasa: Ailesi ve yakın çevresi tarafından kendi adlandırmaları nispetinde henüz çocuk yaşlarında hakir görülmeye başlanan, dışlanan ve kendisine şizofren teşhisi konmuş, buna mukabil aramaktan, tahkikten vazgeçmeyen mümtaz şahsiyet. İçinde yaşadığı hezeyanların alengirli sokaklarında, zihin haritasında Hitler’in programlandırdığı bir yaşam sahasına mahkûm edilmiş, solcu, ateist, materyalist; bunlara ilaveten seküler dünyada aş arayan fakat ille de arayış ille de anlamlandırma duygularının çemberinde çırpınıp duran kanatları kırılmış meleğim. Âsî, hastalık sürecinde 25 yıl sokağa çıkmayan; insanlardan kendini, kendinden hürriyeti soyutlamış, nöbet süreçlerinde peyda olan ruh hallerini perde arkasıyla oldukça teferruatlı, yansıtıcı bir biçem ile kaleme alan kadın, senarist.

Hayretler içerisinde onu seyretmekten kendimi alamadığım, kalbi ile ruhu arasındaki irtibatlandırılmanın zihninde yaşadığı trajedik anılardan sonraki dönüşüm zemininde şekillenişine, bu şekillenmenin esbabına dikkat kesildiğim anlarda zannediyorum ki en büyük şahitliğim, onun anlamlandırmaktan usanmak bilmeyen iştahına oldu. Çıplaklıktan daimî bir mahcubiyet duyarken çıplaklığı kaotik ve sancılı duyumsamaların ardından, acının kendi muhalliği ile kavurmak bunun adı. Bunun adı, kendine “Yığın, ne zaman vicdana taşır dilinden düşürmediklerini?” sorusunu sormak. Onun için 40. yaş, hazırlanış bu çıplaklığa. Bir insan -İbnu’l Arabi- ve bir kitap -Fususu’l Hikem- vesilesiyle hayatı ikiye ayrılıyor, 48 yaşında tekâmül parkurunda hız kazanıyor ve 52 yaşında dervişane yaşama malik bir zat ile -üstelik bu zat dünyanın bir başka ucundan- kesişiyor kaderin puslu seyri. Ben belki tam “Ne zaman tepetaslak düşmeyi göze alır en haz verici düşlerinden? Bu tertibin danışıklı dövüşüne ne vakit uyanır?” sorularını soracakken o uyanıyor.

Anlamak, çakıl taşlarını ağzıma yamamak gibi şimdi. Kursağımdan geçmeyen satırlara uzanan gönül evime, dünyanın kiriyle girmeye yeltenenleri uzak eden bir el var. O yamayı diken el işte! Sevdirmeyen, sindirmeyen… Bir şey var diyorum, bir şey… Ve işte “Soru İşaretlerinden Biri”:

Cahit Zarifoğlu: “Bulsun kelimem kelimeni

Eğer uyku daha aziz esirlik daha ehven değilse

(…)

Çıplan dünyadan çıplan ve gövdenden”

Nazan Bekiroğlu: “Kassandra Laneti bu. Olup bitecekleri bilip, görüp de önüne geçememek. Önüne geçememek çünkü buna kimseyi inandıramamak.”

Paulo Coelho: “Kendi dünyasında yaşayan herkes delidir. Şizofrenler, psikopatlar, manyaklar. Yani başkalarından farklı olanlar.” “Yani, senin gibiler mi?”

Nietzsche: “Beni anlamıyorlar. Ben bu kulaklara göre ağız değilim.”

Çalıkuşu: “Sizde ne kadar hassas bir kalp varmış kızım. Bir çocuk ruhunda böyle fırtınaların, kasırgaların eseceğine ölsem inanmazdım.”

“Rahmetli Kemal Tahir, bir dostuma şöyle demiş: ‘Ben hapishanede çok çileli insan gördüm ama bu Ayşe kadar çilelisini görmedim.’ Ama bunu söylediği zaman ben daha 25 yaşındayım.” (sayfa 142)

“Bütün bu çağrışımları, bu fikir silsilesini bende uyandıran gençlik arkadaşıma bakarak ona, büyümek için ne kadar çok berzah kat etmek zorunda kaldığımı, adeta ağır bir fikir çilesinden geçtiğimi anlatmaktan başka gayem yok…- ‘Bize yalan söylediler.’ diyorum…”

“Neydi bütün bunların anlamı? Yaşamım boyunca gerçeği kendi içimde aramış olmamın mükafatıydı. Bu ve bilmek istemediğim, hiçbir zaman bilemeyeceğim başka anlamları vardı düşümün. Birçoklarının karamsarlığa sürüklendiği orta yaşta, ben atalarıma özgü bir bilgeliğe, sonsuz baharın sırrına ermiştim. Bu az şey değil.” (sayfa 44)

Bunca gürültünün arasında yaptığım okumalar, iç muvacehe. Mutlak sevgi ihtiyacımı karşılamaya ne gözlerimin merceğine dahil olabilecek bunca nesne ne herhangi bir ülkü ne insan kalıyor yeryüzünde. Zaten mutlak olan yeryüzünün kendisinde aranmamalı. Bir et parçası görünümünü delip geçen hakikat manzumeleri dövüp palazlamış onu. Vaveylası, insanların fehimde mahir olduğu sağlıklı insan öğretilerinden çok ama çok uzaklara tünemiş. Orada, zamanda ve mekânda kıvrandığı bir evrende içine düştüğü tahammülsüzlüğü, tüm varlığı bir edene ilan etmiş. Sözde değil, hâl diliyle emanet etmiş elemini.

Dünya telaşının üstünün örtüldüğü solukları bilir misiniz? Yürümeler yürümek gibi değil. Nefesi kesildiğinde korunup kollandığını hissedeceği bir ziyaretgâhın adresine işaret ederken İlahî, insan ancak mânâ üstüne yazgılı. Bu dili çözemeyen o adresi bulamasın diye! Kim samimi, kim gösterişte bir bir ortaya dökülsün haydi!

Sözü aşan söz var! Sözden içe atlayıp ummanda harelenen, geride bırakmayı çoktan öğrenir. Fakat neyi? Artık yakınlık tahayyülün kalpte ve ruhta seyranı kadar. Anlamlar vazifelendirilmemiş de vazifeler anlamlara benzemiş. Hayat, ölmekle kazanılabilen haşir ifadesi ve ölmeden evvel ölenler, en hakikî yaşayanlar.

Allah’ım, hayretimi artır! Ve öyle şanslıdır ki kelimeleri, bir başkasının kelimelerine denk düşenler. Ardıma defalarca bakabilmeyi hem arzu hem temenni edebileceğim boyun için teşekkürler!

Yazmakla çağrışım minvalinde ufuk acısı birikmiş. Gayba maşuk, zaman aşırı ve seferberlik içtenliğiyle… Okuyunuz, okutunuz efendim.

Gamze Şentürk