Halifelik ve Fisyonomisi

“Halifelik ve Fisyonomisi” başlıklı bu yazı, hilafet makamının siyasal anlamda serencamını, kısa bir tarihsel arka planla birlikte, anlatacak ve bunun son dönem tecrübeleriyle “neye” evrildiğini, bugünümüzle ne ölçüde irtibatlı olduğunu anlatmaya çalışacaktır. Osmanlı modernleşme hareketiyle de alâkalı olan bu süreci, daha sonra cumhuriyet devri siyasal/bürokratik elitlerin yeni devleti “eski köyün” üzerine inşa çabalarında ortaya çıkan görüngüleri de dikkate alarak fisyon ve bunun genel değerlendirmesini de fisyonomi olarak ele aldım. Bu kavramsallaştırmanın çıkış noktası olan fizyonomi, vücutta bulunan kusurları uzmanca incelemeyi ifade etmektedir. Fisyon ise kütle numarası çok büyük bir atom çekirdeğinin parçalanarak kütle numarası küçük iki çekirdeğe dönüşmesi olayıdır. Reaksiyon sonucunda “kararsız çekirdekler” ve nötron oluşur. Yazının devamında bu sürecin (tepkimelerin) nasıl kararsız yapılar ortaya çıkardığı tartışılacaktır. 

Hilafet, İslam tarihinde devlet başkanlığı kurumudur. Sözlükte, “birinin yerine geçmek, bir kimseden sonra gelip onun yerini almak, birinin ardından gelmek/gitmek, vekâlet veya temsil etmek” anlamlarına gelen hilafet, İslam literatüründeki tartışmaların bir kısmının da muharrik gücüdür. Henüz Hz. Peygamber’in naaşı toprağa verilmeden Sakifetü Benî Sâide’de ensar ve muhacir arasında cereyan eden tartışma, sonraki gelişmelerin adeta bir habercisi ve nüvesi gibidir. Burada Hz. Ebubekir’in seçilmesi ve ona biat edilmesi, hilafetin ilk meşruiyet kaynakları olarak biatı ve ehlü’l-hal ve’l-akd tarafından seçimi ön plana çıkarmıştır. Peygamber sonrası dört halife dönemi tam bir devlet organizasyonundan, bürokratik yapıdan, malî, idarî ve askerî manada bahsetmenin zor olduğu bir dönemdir. Bu dönemde halifelik makamı henüz sultanlaşmamıştır. 

Peşi sıra halifeliğin meşruluğu problemini de getiren Muaviye dönemi hilafetin yapısal dönüşümüne sebep olmuştur. Kılıç kuvveti ve siyasî manevralarla kazanılan hilafeti, oğlu Yezid’e intikal ettirerek Muaviye, hem seçim ve buna bağlı biat ilkelerini çiğnemiş hem de halifeliği saltanata dönüştürerek halifelik içre veliaht makamı tesis etmiş ve halifeliğin Emevi Hanedanı içerisinde devamını sağlamaya çabalamış ve bu yola tevessül ederek araçsallaştırmıştır. Ayrıca bu dönem içerisinde Hz. Hüseyin  şehit edilmiş, bu hadise İslam toplumunun yüreğinde onulmaz yaralar açmış ve islam toplumları arasında derin siyasî-mezhepsel ayrımlara neden olmuştur. 

Daha sonraki dönemde, bir ihtilal ile Abbasilere geçen hilafet makamı bir dönem Büveyhiler (Şiî Hanedanı) baskısı altında kalmış fakat 1055 yılında bölgeye hakim olan Tuğrul Bey, Abbasi Halifeliğini Selçuklu himayesine almıştır. Bu noktada devletin başı ile ondan farklı bir konumda olan halife, ayrı ayrı varlıklarını sürdürmüş, bu da dinî/dünyevî iktidar ayrımı tartışmasını doğurmuştur. 

Hilafetin Doğu-Batı ekseninde bölgesel anlamda farklı merkezlere dağılmasında gördüğümüz gibi Yavuz Selim öncesi dönemde de Osmanlı padişahları arasında halife sıfatının kullanımında bazı öncüller müşahede edilir. Bu dönemde “Hakka riayet ile adaleti yerine getiren ve şeriatı uygulayan sultanlar kendi ülkelerinde halife sıfatını kullanabilirler” şeklinde yorumlar yapılmıştır. Bu durum, Yavuz Sultan Selim’in Doğu Seferi ile birlikte resmen halifeliğin Osmanlıya geçmesi sonucu cihanşumûl bir hüviyet kazanmıştır. Mısır ve Arap yarımadasının fethi üzerine son Abbasi Halifesi 3. Mütevekkil-Alellah hilafeti Yavuz Sultan Selim’e bir merasimle devreder. Böylelikle hilafet merkezi “İstanbul”dur artık. 

Hilafet, Osmanlı tecrübesinde, devletin yükselişiyle beraber yükselmiş ve aynı korelasyon içerisinde devletin zayıflamasıyla beraber reform/ıslahat hareketleri ve meşrutiyet tartışmalarına konu olmuştur. Özellikle 2. Abdülhamid pratiklerinin (özellikle istibdad idaresinin) eleştirildiği ve bürokratik devlet aygıtının tashihine çalışıldığı bu dönem, hilafetin yıkılmakta olan bir devlet tarafından pratikten ziyade potansiyel olarak dış politikada kullanılmasına da sahne olmuştur. Osmanlı modernleşmesinin mihenk taşlarını barındıran bu süreç aynı zamanda islamcılık akımının filizlenmesini de sağlamıştır. Yine bu dönem sömürgeci devletlerin halifelik makamını “potansiyel tehdit” olarak gördükleri de hatırda tutulmalıdır. 


Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedilmesinden sonra bu potansiyel tehlikenin Batı açısından ortadan kaldırılması elzem hale gelmiş, bunun içerideki hilafetin zaaf/külfet/tehlike/işlevsiz olduğu tartışmaları da meşru zeminini ifade eder olmuştur. Öncelikle halifelik devlet başkanlığından ayrışarak dinî liderlik formuna indirgenmiş daha sonra ise 1924’te ilga olunmuştur. Lozan statükosuna bağlı kurucu elitler din ü devlet mülk ü millet anlayışını, devlet ile dini ayırarak ve mülkün idaresini bir azınlık/elitist grubun eline vererek terk etmişlerdir. İsmail Kara’nın deyişiyle 3 Mart 1924’te Ankara’da olanlar Lozan’da olmuş bitmiş olanlardır. Şeyhülislamlık gibi bir makamdan önce bakanlık düzeyinde “Şer’iye ve Evkaf Vekaleti” tesis edilmiş daha sonra ise genel müdürlük seviyesinde Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Bu sırada yurtdışında süregelen hilafetin kaldırılmasına yönelik tepkiler ve tartışmalar yaşanmış, ihvan hareketi böyle doğmuştur fakat yazının odak noktası ülke dahilinde yaşananlardır. DİB’nın kurulmasıyla elinden vakıflar idaresi alınmış, eğitimde tevhid-i tedrisat ile birlikte hiçbir özgül ağırlığı olmayan ve adeta devletin dini işleri kontrol ve manipüle ettiği kararsız bir yapıya kavuşmuştur. İşte tüm Müslümanlara hitap etme iddiasında olan bir hilafet makamının fisyon tepkimeleri ile geldiği son nokta kendi ülkesindeki Müslümanlara dahi hitap edememiş olan bir genel müdürlüktür. İslamcı akım ise referans noktasına koyduğu yerinden edilmiş bu kutsalı muhafaza ve yeniden ihya çabasına evrilmiştir. 

Çok partili hayat ve demokratikleşme hamleleri, bastırılmış dinamikleri vokal kılmıştır. Demokrasilerin yapısal özelliği olan toplumsal olanı görünür kılma coğrafyamız için de geçerlidir ve burada görünür kılınan toplumsal genetiğimizin en büyük ortak paydası olan İslamiyetten başka bir şey değildir. Batı toplumundan farklı olarak kopuşlar, sıçrayışlar, devrimler değil daha derin ve uzun dönüşüm evreleri yaşayan toplumumuz, asırlardır tecrübe ettiği bu makamı, tüm inkıta ve zorlamalara rağmen, “Müslüman devlet başkanı” formuyla zihinlerinde yeniden üretmiştir/üretiyor…

Şemsettin Ziya