Ulysses ve İlk Bakış

Sinema tarihi bakımından önemsiz bir yer olarak nitelendirilen Yunanistan’dan çıkıp; başlangıç filmlerinde kişisel yolculuk temalı senaryo planlaması yaparken olgunluk döneminde bu yolculuklarına özelde ülkesi genelde tüm Balkan tarihi ve siyasetini ekleyen şairane isim: Theo Angelopoulos.

İlk filmlerinden itibaren mitolojiye olan bağlılığı güncel siyasi olaylara bakışı ile birleşince ortaya didaktik gibi görünen fakat içinde epik ve lirik temelli imgeler barındıran film anlayışı ortaya çıkıyor. Mitolojide yer alan​ “Seni sevmediğim için ağlıyorum” ​ cümlesinden sonra SSCB’nin dağılma imgesi olan Lenin’in yıkılmış heykelini aynı sekansta seyirciye göstermesi örneklerden sadece birisi…

Angelopoulos’un filmlerinde genellikle bir arama yolculuğu hâkimdir.​ “Arayanın aramaktan başka derdi yok” ​ dizesinin yorumu Angelopoulos başrolleri için güzel bir betimleme olabilir. Bu kimi zaman ‘’aile/kültür’’ araması (Leyleğin Geciken Adımı, Puslu Manzaralar), kimi zaman ‘’köken’’ araması (Ulis’in Bakışı), kimi zamansa ‘’vakit’’ temalı bir arama (Sonsuzluk ve Bir Gün) olabilir. Yolculuk Wim Wenders’in filmlerine benzer şekilde değil içinde amaçsal bir metod olarak kendini gösterir. Filmlerin çoğunda ise başrol ve yanındaki karakterler aslında kendilerini aramayı çıktıklarını farkına varır. Bahsedilen senaryolar lirik görsellerle birleşince ortaya sadece Angelopoulos’la anılabilecek uzun sekanslı sinema anlayışı ortaya çıkıyor. Filmlerinin uzunluğu seyirciyi rahatsız eder çünkü film seyirciyi dışarı itmeden, üzerinde düşünmesini, sorgulamasını keza yorumlanmasını isteyen anlatım ve görsel oluşturmuştur. Angelopoulos, Hollywood’un konformist sinema anlayışını eleştirirken izleyiciyi rahatsız etmek ve sunuşun bir parçası yapmak ister. Seyirciye saygı duyduğunu çoğu filminde hissettirmiştir. Aynı şekilde geleneksel film akımlarının tercih ettiği gibi zaman ve mekan birlikteliğine set çekerek işlev birlikteliğine daha çok rol veren yönetmen, mitoloji anlatım tarzını zaman geçişleri ile aynı sahne içinde verir.

Kieslowski için Preisner neyse Wong Kar-Wai için Shigeru Umebayashi neyi ifade ediyorsa Angelopoulos için Eleni Karaindrou odur. Düşsel yolculukların yanında filme özgü besteler hazırlayan Eleni, bestelerin duygusuyla, çıkışı olmayan buhranlı yola seyirciyi sürükler ki: ​ Müzik ve sahne dualizme ait ayna gibidir, biri olmadan diğeri var olamaz.

Filme geçecek olursak Ulis’in Bakışı Odysseia Destanı’nın yansıması olarak kabul edilir. Manaki kardeşlerin Balkanlar’da çekmiş olduğu ilk filmden girizgah sunulur ve yerde ilmek dokuyan köylü kadının​ “Teknoloji ilerledikçe vicdan berraklığını yitirir”​ sözünü destekleyici bakışlarıyla devam eder. Filmin konusu çekilen bu filmin kaybolmuş bobinlerini aramaya çıkan yönetmen A’nın yolculuğudur. A, yıllarını Amerika’da geçiren, ardından yasaklanan filmine destek olmak için ülkesine dönen bir yönetmendir. Filmin içerisinde geçen​ “Tanrı’nın yarattığı ilk şey yolculuktur, bunu şüphe takip eder ve sıla hasreti”​ repliği A’nın asıl yolculuğu olarak özetlenebilir. Esasen Harvey Keitel (A) aslını aramak için bir nesneyi araçsallaştırmış ve bunu kendini ikna ederek gerçekleştirmiştir. Bobinleri bulmak için savaşın bittiği ve bazen devam ettiği ülkelere sürüklenir, sınırlardan geçerken mültecilere destek verir ve bunu sahnelerine yansıtır. Arnavutluk, Romanya, Yunanistan ve Bosna. Tek hedefi aradığı nesneyi bulmaktır ve bunun için bütün eziyetlere katlanır.

Filmin özellikle iki sahnesinin üzerinde durulması önemli:

İlk sahne savaşın bittiği bir ülkede yaşayan kardeşini görmek için yolculuğa çıkan yaşlı bir kadının, yönetmen A ile yollarının sınır kapısında kesişmesiyle başlar. A, kırk yedi yıllık hasret taşıyan kadını taksiyle camiden Kur’an sesinin geldiği bomboş meydana bırakmıştır. A yolculuğuna devam ederken kadının meydanda ne yapacağını bilmez bir halde yapayalnız beklemesi insanlığın durumunu özetlemektedir.​ Çağ bizden, bize ait olanlar alırken yapayalnız ve şaşkın bir biçimde kalakalırız.

İkinci sahne belki de filmin en can alıcı sahnesidir SSCB’nin dağılması ile Lenin’in Bükreş’teki heykeli parçalara ayrılarak Almanya’ya götürülmek üzere bir gemiye yüklenir. Lenin’in heykeli başı dik ve işaret parmağı ile hedefi gösterir şekilde Tuna nehri boyunca akarken seküler Yugoslavya halkının istavroz çıkararak saygı ile Lenin’i uğurlaması adeta bir cenaze törenidir. Halkın gemiye bakarak dini bir refleks göstermeleri sorgulanmaya çok açık bir olaydır.

Son olarak A’nın yolu Bosna Hersek’e düşer ama Bosna’da o yıllar savaş devam etmektedir. Sırp keskin nişancıların her gün halktan birilerini öldürmesine karşı halk, hiçbir şey yokmuşçasına hayatlarına devam etmektedir. Çünkü: ​ Düşman korkutacak kadar bile saygıyı hak etmeyen Sırplardır. ​ A’nın sokağa çıkacağı vakit hava puslu bir haldeyken halk için bu durum zımni olarak sevinç içeren bir durumdur çünkü Sırp keskin nişancıların görüş açısı kaybolmuştur. Bu durumu kullanan Boşnaklar da sokaklarda danslarla o günü bayram ilan etmiş ve umudu his olarak tekrar tatmışlardır. Ta ki yönetmen A’nın yakın dostlarından birisi vurulana kadar. Bütün umutlara rağmen, arkadaşına yakınları tarafından tutulan ağıtları gören A için yolculuğun amacı kalmamıştır. Artık nesnenin araç olduğunu anlamış bir haldeyken Eleni’nin eşsiz bestesiyle film son bulur:

“Bir dünyada uyuya kaldık ve bir diğerinde kabaca uyandırıldık”

Mehmet Cihat Samur