Sinemayı Yeniden Keşfetmek

“Sinemayı yeniden keşfetmeye gerek var mı?” diye sormuştur her sinemacı ve buna bir cevap aramıştır bir çok ekol… Eğer ömrü yetse bir ekol olabilecek Ahmet Uluçay der ki “Eğer Lumiere Kardeşler biraz geç kalsaydı, sinemayı kesinlikle biz keşfederdik. Bizim köyde keşfedilirdi.”

  Bu ne demek? Bunu bir miktar düşünelim. Sıfırdan kamera üretmek mi? Yoksa sinema makinesi yapmak mı? Yoksa “Nasıl sinema yapılmalı?” sorusuna yeni cevaplar aramak mı? Belki de hepsi demektir. Zira Ahmet Uluçay’ın dünyasında sinemayı keşfetmek için her yol denenmişti; Ahmet Uluçay, ilkokul yıllarında köylerine gelen gezici film ekibi sayesinde sinemayla tanışır. On iki yaşındayken arkadaşı İsmail Mutlu ile bir sinema makinesi yapmak için işe koyulur. Ellerindeki imkanlarla bir sinema makinesi yapıp köydeki bir ahırda sinema gösterimleri yapmaya başlarlar. Yani sinema onların köyünde de keşfedilmişti. Sadece Lumiereler biraz erken davranmıştı. Çileli yoluna böylece baş koymuştu Uluçay. O bundan korkmamış ve sinemanın Don Kişot’u olarak çileleriyle savaşmıştı.

Kimdir Bu Don Kişot?

  Son zamanlarda sıkça duyduğumuz bir isimdir Ahmet Uluçay. Bir mecliste sinema ve acı kelimeleri yan yana gelince mutlaka Ahmet Uluçay’dan bahsetmeden meclis bitmez. Kimdir bu katığı dert olan Don Kişot?

Hayatı

1954 yılında Kütahya’da Tepecik köyünde doğmuştur. İlkokul çağlarındayken köye gelen gezici film gösterim ekibi sayesinde sinemayı tanıdı. Arkadaşları İsmail Mutlu ve Şerif Akarsu ile “Tepecik Köyü Arkadaş Sinema Grubu”nu kurdu. İlk kısa metraj filmi “Optik Düşler”i 1993 yılında çekti. 2002 yılında ilk uzun metraj filmi “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”ı çekti.İlk filmiyle ulusal ve uluslararası bir çok film festivalinden ödüller aldı. 2007”de çekimlere başladığı “Bozkırda Deniz Kabukları” filmini çeşitli sağlık sorunları nedeniyle sürdüremedi. Beyin tümörü nedeniyle tedavi görürken zatürreye yakalanarak 30 Kasım 2009’da vefat etti.[1]

Anlatı (Narrating) ve Anlatım (Narrative)’a Ahmet Uluçay Bakışı

  Yapılan sanatı özgün kılan öğelerin başında dil gelir. Bir filmi ve sinemayı özgün kılan ise iki öğe vardır. Bunlar anlatı (narrating) ve anlatımdır (narrative). Yani hikayenin içeriği ve nasıl anlatıldığı hikayeyi özgün yapar ya da yapmaz. Bir yönetmen filmografisinde eğer anlatı ve anlatım yolları arasında kendine has bir yol icat edebilirse yaptığı sinema özgünlüğe kavuşabilir. Nitekim öldükten sonra ortaya çıkan güncesinin derlenip basılmasıyla bize ulaşan hatıralarında, filminin yazım aşamasında yayımlanan “Vizontele” filmiyle[2] benzer öğeler içerdiği aşikar olan “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”ın tekrara düşecek bir film olduğundan endişelendiğini belirtir. Ama hikayede değişiklik yapmaz. Çünkü biliyordu ki aynı hikayeyi bile çekseler, hatta çektikleri aynı senaryo bile olsa ortaya 2 farklı film çıkacaktı.

  Ahmet Uluçay’ın oluşturduğu dil kesinlikle kendisindendi. Hayattandı. Yapmacıklığa kaçmaktan imtina ettiğini filmlerinde yoğun bir şekilde hissettiren bir yönetmendir. İlkokul çağlarındayken tanıştığı sinemaya tutkulu bir şekilde bağlanmıştır. On iki yaşındayken arkadaşı İsmail Mutlu ile sinema makinesi yapmaya karar verirler. Sonrasında Ahmet Uluçay’ın hikayesi de başlamış olur. Sinema makinesini yaptıktan sonra bu işin böyle yürümeyeceğine kanaat getirirler ve bir kameraya ihtiyaçları olduğunu düşünürler. Köye gelen bir gurbetçi bir gün onlara bir kamera gösterir. Kamera çok kötü bir kamera olmasına rağmen başka seçenekleri olmadığı için kamerayı bir şekilde satın alırlar. Aldıkları VHS kameranın aküsü olmadığı için sadece elektrikli olan yerde çalışırlar. Bunca zorluklara karşın 1992 yılında ilk filmleri “Optik Düşler”i çekerler. Filmi İsmail Mutlu kurgular ve bir şekilde festival yolculuğu başlar.[3] “Optik Düşler”le başlayan Ahmet Uluçay sineması hem hikaye hem de üslup yönünden özgün bir dil yakalamayı başarabilmiştir.

  Ahmet Uluçay denince akla ilk gelen acı değil de umut olmalıdır. Onun sinemasına acıların sineması olarak bakıyorsanız tebrikler! “Burjuvazi kafanın bir ürünüsünüz!” Ahmet Uluçay, hikayelerinde çaresizliği değil, çareyi anlatmıştır. İmkansızlığı mümkün kılmaktır onun dili… “Karpuz Kabuğundan Gemiler, Koltuk Değneklerinden Kanat yapan, Bozkırda Deniz Kabuğu bulan biri nasıl olur da acıyı anlatabilir?

  Çektiği acıyı inkar etmek niyetiyle kaleme alınmış bir yazı değildir bu yazı… Aksine, çektiği acıyı inkar etmeksizin, anlatmak istediği şeyin “acı” olmadığını “umut” olduğunun altını çizmek niyetindeyim. Filmlerini izleyip kitaplarını okuyan insanlar yine de ısrarla acıdan bahsetmeye devam edeceklerse gelin hep beraber acılarını paylaşalım;

“Sinema İçin Bunca Acıya Değer Mi?” güncesinden bir alıntı; Bilge aradı. Jüri toplantısından gelmiş. Filmin (Exorcise) Cine5’ten büyük ödülü aldığını haber verdi. Allah’ım sana sonsuz şükürler olsun. Kışı parasız geçirmeyeceğim. Hemen kömür almalıyım…

  Güncesinde buna benzer bir çok yazıda ailesini sinema tutkusunun peşinde yoksulluğa mahkum ettiğini belirtir. Hatta bir cümlesinde kendisi gibi bir deliyi yönettiği için asıl yönetmenin eşi olduğunu söyler ve aldığı ödülü eşi Ayşe’ye ithaf eder. Bu kadar yoksulluk içinde sinemaya hayatını adayan Ahmet Uluçay örneği, sanatı ve sinemayı sadece burjuvaziye has kılmamamız gerektiğinin bir kanıtı niteliğindedir. Kamyon muavinliği, inşaat işçiliği, dolmuş şoförlüğü, kaldırım taşı döşemesi gibi birçok işte çalışmış ama hep sinemayla yaşamıştı.

  Sinema için bunca acı çeken Uluçay, çocukluğunda ailesi tarafından sanattan ve sinemadan uzaklaştırılmaya çalışılmıştı. Ailesine göre bu uğraşlar zengin çocuklarının işiydi. Ailesinin bu tutumu bana şu cümleyi çağrıştırıyor “…bilim ve sanat eşitsizliklerin ürünüdür.” Biz de bu eşitsizliklerin çocuğuyuz. İnsanın yeteneği aynı zamanda imtihanıdır da. Ahmet Uluçay’ın hayatı yeteneğinin imtihanını vermekle geçti. Yeteneği ne kadar kesbetmişse insan o kadar meşakkatlidir imtihanı da. Belki de bu yüzdendi bu kadar meşakkat…

  Çok kızıyoruz düzene, “Ahmet Uluçay gibi yeni yetenekler çekmesin bu acıları” diyoruz. Bunları söylerken bir ayrıntıyı da atlıyoruz; Ahmet Uluçay’ı Sinemanın Don Kişot’u yapan neydi? Tecrübeleriydi elbette. Yaşadığı her şey… Çektiği acılardan çıkan sinemaya hayran kalıyoruz. Onun çektiği acıları alkışlıyoruz. Bir bakıma iyi ki bu acıları çekmişsin diyoruz. Bunu fark etmeden yapıyoruz. Zaten fark etseydik düşünmekten saçlarımıza aklar düşerdi.

Hünkar CENGİZ

Kaynakça

[1]Karanlıkta Işığı Yakalamak-Bir Ahmet Uluçay Derlemesi/ Barış Saydam – Biyografi/İlhan Süzgün (Küre Yayınları-2016)

[2] Sinema İçin Bunca Acıya Değer Mi?- Günce / Ahmet Uluçay s.83 (Küre Yayınları-2018)

[3]http://www.kameraarkasi.org/yonetmenler/ahmetulucay.html