Safevi Şeyhliğinden Kızılbaş Şahlığına: Şiiliğin İktidar Yürüyüşü

1501 yılının ağustos ayı… Safevi Tarikatı şeyhi Şeyh Haydar’ın oğlu Şeyh İsmail, henüz on üç yaşında, yedi bin müridiyle birlikte Akkoyunlu hükümdarı Emirzade Elvend’i bugün Nahçivan sınırı içerisinde bulunan Şerur’da yenerek Tebriz’e doğru yürür.

‘’Tahta çıkışının ilk döneminde, memleketlerin hatiplerine, on iki imam adına, ki hepsine selam olsun, hutbe okumalarını buyurdu. Beş yüz yirmi sekiz yıl önce, Selçuk oğlu Mikail oğlu Sultan Tuğrul Bey’in gelişinden ve Besasiri’nin kaçışından sonra, İslam beldelerinden kaldırılan, ‘’Eşhedü Enne Ali’yyen Veliyyullah ve Hayyı ala Hayrul Amel’’ sözlerinin ezana eklenmesini buyurdu. Ayrıca çarşı pazarda, Ebubekir, Ömer ve Osman’ın kötülenmesi ve lanetlenmesi ve buna karşı gelenlerin de başlarının koparılması için buyruk verdi.[1]’’

Şeyh Haydar, Şirvanşahlar Devleti ile giriştiği mücadele neticesinde 1488 yılında, İsmail henüz bir yaşındayken öldürülür ve ailesi hapsedilir. İsmail altı yaşına kadar bir kalede hapiste kalır. Sonrasında Akkoyunlu Hükümdarı Rüstem Bey tarafından serbest bırakılsa da ertesi yıl abisi Sultan Âli, Rüstem Bey tarafından öldürülür kendisi de tarikata bağlı müritler tarafından kaçırılarak bir köyde saklanır. İsmail burada Şii-Kızılbaş alimler tarafından eğitilir. 1499 yılına gelindiğinde İsmail henüz on bir yaşındayken yanındaki birkaç müridiyle beraber tekkenin merkezi olan Erdebil’e doğru yola koyulur ve bu yolculuk aslında ‘’Şah’’lığa giden sürecin başlangıcıdır.

Tarikatın merkezi olan Erdebil günümüz İran’ının kuzeybatısında Azarbeycan’ın güneyinde yer alır. Ehl-i Sünnet’e mensup Türkmen bir sufi olan Şeyh Safiyüddin (ö. 1334, Safevi devletinin ismi buradan gelmektedir) , Halvetiyye tarikatı şeyhi, hocası Zahid Gilani’nin vasiyeti üzerine kendi doğduğu yer olan Erdebil’e gelerek tekkesini kurar.  Şeyh Cüneyd’e(ö. 1460) kadar tarikat sufi ve sünni özelliği ile bilinirken Şeyh Cüneyd ile birlikte hem siyasallaştığı hem de şiileştiği görülür. Şeyh Cüneyd, babasının ölümüyle tarikatın başına geçen amcası Cafer’le anlaşamaz ve müritleriyle birlikte Anadolu’ya gelir. Dönemin Padişahı Sultan II. Murad’dan irşat faaliyetlerini gerçekleştirebileceği bir yer göstermesini ister. Şeyh Cüneyd’in siyasi emelleri de olduğunun farkında olan Sultan II. Murad ‘’bir tahta iki padişah olmaz’’ diyerek ona bir takım hediyeler gönderir ve topraklarından çıkmasını ister. Şeyh Cüneyd Anadolu’da bir süre dolaştıktan sonra Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ın(ö. 1478) himayesine girer ve hükümdarın kız kardeşi Hatice Begüm ile evlenir. Şirvanşahlar ile giriştiği mücadelede öldürülmesinin ardından yerine oğlu Şeyh Haydar müritlerin başına geçer. Şeyh Cüneyd şahlığa geçişin kilit ismi sayılır. Zira o, ortada bir devlet yokken on iki bin Türkmeni peşine takmayı başarabilmiştir. Tekkenin resmiyette şeyhi, amcası Cafer olmasına rağmen karizmatik lideri Şeyh Cüneyd olmuş ve oğluna bu tarikata bağlı savaşçı sufiler miras bırakmıştır.

Şeyh Haydar’la birlikte Kızılbaş terimi literatüre girer. Onun döneminde tarikata mensup müritlere on iki halkalı sarık ve kızıl renkte bir külah giydirilmesi emredilmiştir. Bu bir bakıma askeri üniforma niteliği de taşımaktadır. Şeyh Haydar müritlerine giydirdiği kızıl başlıkla sahada ki varlığını ve gücünü görmek ister. Dayısı Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ın Tebriz’i ele geçirmesiyle Erdebil’deki tarikat postuna oturan Şeyh Haydar Çerkezlere karşı düzenlediği akınlarla hem itibar hem de ganimet kazanır. İlerleyen süreçlerde Şeyh Haydar’ın gücü Akkoyunlu hükümdarı ve dayısının oğlu Sultan Yakub’uda rahatsız edecekti. Nitekim Şirvanşah devletiyle giriştiği mücadelede Akkoyunlu hükümdarının da yardımıyla öldürülmüş ve cesedi Tebriz sokaklarında dolaştırılmıştır.

Yıl 1510… Akkoyunlu devletine son vermiş, Bağdat’a girmiş,  Türkmen Beylerinden Hüseyin Kiya ile Asta Kalesinde yaptığı savaşta on bin kişiyi kılıçtan geçirmiş[2], Yezd seferinin ardından Tebes harekâtında yedi bin kişiyi öldürmüştü[3]. İran coğrafyasının tartışılmaz en büyük gücü haline gelen Şah İsmail, bu yıl Cengiz Han’ın soyundan gelen Şeybaniler devleti hükümdarı Şeyban Han ile bugün Türkmenistan sınırları içerisinde yer alan Merv şehri yakınlarında karşı karşıya geldi.

‘’ Hakan İskender Şan(Şah İsmail), Şeybek Han’ın Horasan’a egemen olmasından sonra, akıl levhasında daima onunla karşılaşmayı ve savaşmayı kaydetmişti. Fakat çeşitli olaylar nedeniyle bu kararlılık düşünceden eyleme geçmemişti. Sonunda bu yıl, Irak, Fars, Kirman, Şirvan, Azerbaycan ve Irak Diyarbakır vilayetleri yönünden herhangi bir endişesi kalmamıştı. Ayrıca Şeybek Han’ın Horosan, Bedehşan, Maveraünnehir, Taşkent ve Türkistan’a egemen olduğu haberleri gelmeye devam etti. Diğer bir neden de Şeybek Han padişahlık ve başarı hayalleri kafasına yerleştirdiği için, iyi huylu sultanların yönetimi olması gereken adaleti, zulme çevirmiş ve yoksulların önüne fitne ve fesat kapılarını açmıştı. Hak olan İmamiyye(Şia) mezheplerinin ve Naciye(kurtuluşa eren mezhep) topluluğunun beğenilen esin kaynağı ‘’İşte benim doğru yolum budur ona uyun’’(Enam 153) buyruğunun tersine, doğru yoldan ayrılmıştı.’’

Hanefi-Maturidi bir çizgide olan Şeybek Han, Şah İsmail ile olan mektuplarında, ona Şiiliği bırakıp Sünniliğe geçmesini ve şahlıktan vazgeçerek ataları gibi şeyhlik yapmasını öğütlüyordu. Şah İsmail ise mektuplarında açıkça Şeybek Han’ı kendi mezhebine davet ediyor ve amacının Şiiliği yaymak olduğunu dile getiriyordu:

“Bizim ecdadımızın itikadı, kurtarıcı yani mehdi’dir. Eğer sizin bu mezhebe karşı bir şüpheniz varsa tüm din adamlarınızı ve fazıl kişilerinizi gönderin biz bu şüphelerinize deliller sunalım. Allah biliyor ki bizim bu dünyadaki amacımız Şia ve Fırka-i Nâcîye (kurtarıcı) hükümlerini yaymaktır. Din muhaliflerinin zulümlerini yeryüzünden kaldırmaktır. Safevî Devleti’nin ve büyüklerinin dünyevi işlerle ve de saltanatlıkla ilgisi ve alakası yoktur.[4]

Şeyban Han’ın ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. Kendisi kaçarken sığındığı bir evde öldürüldü. Kafası kesilip kafatası Memlük Sultanı Kansu Gavri’ye derisi ise samanla doldurulduktan sonra Sultan II. Beyazid’e gönderildi:

‘’Şeybek Han o kargaşadan kaçarken kendini kapısı olmayan bir dört duvarın içinde buldu. Gazilerden bazıları burayı kuşattılar. Özbekler kalabalık yüzünden birbirlerinin üzerine düştüler ve çoğu atların altında can verdi. Yaşamlarından biraz soluk kalmış olanlarda cesetlerin üzerinden duvara çıkıp, gazilerin kılıçlarıyla ölüm şerbetini içiyorlardı. Dört duvar arasında bulunanların tamamı öldürüldükten sonra, kutlu hizmetlilerden bazıları öldürülenler arasında havasızlıktan boğulan Şeybek Han’ın cesedini buldular. Hakan İskender Şan’ın buyruğuyla hemen orada onun kötülük dolu kafasını bedeninden ayırdılar ve derisini soyup, saman doldurduktan sonra Rum padişahı Sultan Beyazid’e gönderdiler, kafatasını da altınla kaplayıp kadeh haline getirdiler ve şarap doldurup orada(düzenledikleri) Cennet ayini toplantısında dolaştırdılar.[5]’’

Çihil (Çehel) Sütun Sarayı’nda bulunan ve Çaldıran Savaşı’nı anlatan duvar resmi. Yavuz Sultan Selim sakallı olarak resmedilmiş.

Yıl 1514… Bugün Van sınırları içerisinde yer alan Çaldıran Ovasında iki ordu karşı karşıya geldi. Modern Osmanlı toplarının yadsınamaz etkisiyle savaşın kazananı Yavuz Sultan Selim olmuştu. Şah İsmail yaralanmış ve geri çekilmek zorunda kalmış, Yavuz Sultan Selim 6 Eylül de Tebriz’e girmişti. Bu savaş tarikattan devlete dönüşen Safeviliğin Anadolu üzerindeki gücünü büyük ölçüde kırmıştı.

Şah İsmail’den önce Şiilik İran coğrafyasında azınlıkken Şah İsmail sonrasında, Sünniliğe karşı yapılan topyekûn bir mücadeleyle bölge Kızılbaş/Safevi Şiiliği üzerinden zaman içerisinde ana bünye Şiiliğe yani İsnaaşeriyye/Caferiliğe kaydırılmıştır. Kızılbaş/Safevi Şiiliği ana eksen Şiilik içerisinde erimiş bugün ise İran coğrafyasında yok denecek kadar azalmıştır. Bu Kızılbaş/Safevi Şiiliğinin Anadolu’da kalan kısmı ise Bektaşilik/Alevilik olarak devam etmiş ve günümüze kadar ulaşmıştır.     

Mustafa CİN


[1] Ahsenü’t Tevarih, Rumlu Hasan, Ardıç Yayınları, Ankara, 2004, s.74

(Bu sözler 1530 yılında doğan,  Şah İsmail’in oğlu Şah Tahmasb’ın yakın adamlarından Emir Sultan Rumlu’nun torunu Rumlu Hasan’ın kitabında geçer.)

[2] Ahsenü’t Tevarih, s. 97

[3] Ahsenü’t Tevarih, s.104

[4] Dr. Gülay Karadağ Çınar, İki Büyük Türk Hakanı Şah İsmail ve Şeybani Han Arasındaki Söz Düellosu, s.79

[5] Ahsenü’t Tevarih s.150

KAYNAKÇA

Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi(Ahsenü’t Tevarih), Çev. Cevat Cevan, Ardıç Yay. 2004

Türkoğlu İsmail, ‘’Şeybani Han’’, DİA, c. 39, s. 43-45

Tufan Gündüz, ‘’Safeviler’’, DİA, c.35, s.457-459

Tufan Gündüz, ‘’Şah İsmail’’, DİA, c.38, s. 253-255

Mustafa Çetin Varlık, ‘’Çaldıran Savaşı’’, DİA, c.8, s.193-195

Tahsin Yazıcı, ‘’Cüneyd-i Safevi’’, DİA, c.8, s.123-124

Tarihin Arka Odası ‘’Tufan Gündüz’’ 29 Kasım 2014, Erişim: 13.04.2020, https://www.youtube.com/watch?v=lukQtGNmEMo&t=6866s

Tarihin Arka Odası ‘’Şah İsmail-Tufan Gündüz’’ 24 Mart 2012, Erişim 13.04.2020,https://www.youtube.com/watch?v=MskqaaQ4RP4&t=92s