Det Sjunde Inseglet: Yedinci Mühür

“Dil hep ağrıyan dişi yoklar, insan acıyı hep aklında tutar”

Kendine has üslubuyla, anlattığı konularla, seyirciye sunduğu diyaloglarla, ondan sonra
gelecek olan nesle tuttuğu aydınlık dünyasıyla sinema tarihinde belirli dönem rönesansı
oluşturan isimlerden en öne çıkanı; Ingmar Bergman.

Aynı zamanda senaryo yazarlığı da yapan Bergman kendi döneminde yaşayan ve
kendisinden sonra gelecek olan yönetmenlerin fikir dünyasına sunduğu katkılarla da anılabilir
ki, kült sorgulama yapımlarının en önemli temsilcilerinden biri olan Andrey Tarkovski onun
için “Beni sadece iki kişinin bakış açısı ilgilendiriyor; birisi Bresson diğeri ise Bergman”
diyecektir. Bu sorgulama temelini varoluşsal veya psikinaliz biçimiyle yapması ise
Kieslowski’nin “Bu adam insan doğası üzerine Dostoyevski ve Camus kadar söz söyleyebilen
az yönetmenlerden biri, belki dünyadaki tek örneği” sözüyle hatırlanmasını sağlayacaktır.
Filmlerinde genellikle aşırı derecede sakin kalmayı tercih eden ve bu sakinliğini seyircilere
soru sorup düşünmelerini sağlayarak ve sorduğu soruları cevapsız bırakarak seyirciye filmin
sakinliği içinde felsefenin sinemaya aktarılmasını sağlayan Bergman sinema geleneği
açısındansa filmlerinde genellikle tiyatro oyuncularını seçmesiyle ayrı bir dipnot düşmüştür.
Filmleri genellikle otobiyografik ölçüde oluşum sağladığı için “auteur” kavramını tam olarak
kendisinde görebiliriz. Woody Allen’in “Bergman ile aynı masada oturuyor olmak bir duvar
boyacısının Picasso’yla aynı masada oturuyor olması gibi bir şey” cümlesinin hakkını sinema
açısından her filminde hissetmemiz mümkün.

Filmlerinde fon olarak az müzik kullanmasını fakat direkt sekans içerisinde çoğu müziğin
çalmasının sebebini bir röportajında şöyle cevaplıyor. “Çünkü filmin kendisinin bir müzik
olduğuna inanıyorum, müziğe de müzik ekleyemem”
Eserleri çoğu değişken konular içerse de (tanrı sorgulaması, zihin ve psikoloji ikilemini
sorgulaması) Bergman tüm filmlerinde varoluşçuluk felsefi temelinde oluştuğunu
görmekteyiz, daha doğrusu Bergman çoğu kez varoluşsal kriz yaşayanların yönetmeni
olmuştur. Bu varoluş krizlerini yansıtan en önemli eseriyse hiç şüphesiz Yedinci Mühür’dür.

1957 yılında siyah beyaz şaheser olarak vizyona giren Yedinci Mühür filmindeki alegorileri, metaforları,
dönemin içinden tüm zamanlara sığdırdığı şiirsel agnostizmi, Fellini’nin 8/5’i ve Pasollini’nin
Accatone gibi Avrupa sinemasını derinden etkilemiştir. Aslında çoğu filminde olduğu gibi bu
filmde de Bergman kendi hayat hikayesini filme konu etmiş ve senaryo yazarlığını da kendisi
yapmıştır. Hayatında çoğu radikal geçişi sorgulamaya ile yapan yönetmen örneğin okumaya
Almanya’ya gittiği zaman ülkesine Nazi destekçisi olarak dönmüştür fakat bu uzun sürmemiş
ve kendi deyimiyle Kierkegaard okuyarak Nihilist felsefeye kendine bırakmıştır. Babasının
papaz olmasının sonucu olarak küçüklüğünden beri baskıcı bir rejimle büyümenin sorgulamasını filmde baş karakter olan Antonius Block üzerinden görüyoruz. Block (şövalye)
ortaçağda yaklaşık 10 yıl boyunca süren haçlı seferlerine katıldıktan sonra pişmanlığıyla
sorgulama yapan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor, Cemil Meriç’in ifadesiyle şövalyenin
üzerinde “inanmak isteyip de inanamamanın sıkıntısı” var.

Film ismini aldığı Yuhanna’nın incilinde geçen “Yedi mühür açıldığında, yedi melek ellerindeki
yedi borazanı üfledi” cümlesiyle başlıyor ve ilk sahnesinde filmin ana ikonu olan “death”
şövalyenin canını almaya geliyor. Fakat şövalye ona bir satranç maçı teklif edip kazananın
seçim hakkı olduğunu istiyor, ölümse kendisinden son derece olduğu için bu teklifi kabul
ediyor. Bergman bu ikonu 16. yy kilise ressamı olan Alpertus Pictor’un kilise duvarına yaptığı
resimden esinlenerek oluşturduğunu bilmek gerekir. Ve bu satranç maçıyla beraber şövalye
ölümden önce yapılabilecek en güzel şeyi bulmaya karar verip yaveri Jöns ile birlikte veba
salgının olduğu köyleri gezmeye başlar.

Aslına bakarsak Yedinci Mühür’de herbir karakterin ayrı bir duyguyu temsil ettiğini
görmekteyiz. Antonius Block sürekli sorularının üzerine cevap aradığı için şüpheyi, yanındaki
yardımcısı Jöns her şeyi bildiğini zannetmesiyle o döneminin insanının duygusu olan cahil
mutluluğunu ve Jof ve eşi Mia iyiliğin, sevginin ve mutluluğun temsilcileridir; çünkü yine aynı
şekilde Jof filmin başında Meryem’in ve İsa’yı görerek sevginin ölüm karşısındaki tek çıkar yol
olduğunu hissetmektedir.

Bergman bu filmiyle hayatın anlamını değil anlamsızlığını anlatmaktadır. Hayatın özünü diğer
tüm kötülüklerden arındığında bulabileceği düşünmemiz sağlayan felsefesi bize olağan
şeyleri kabul etmemiz gerektiğini kesinlikle öğretmektedir. Orta çağ sorgulamasını bu şekilde
okumamızı bekleyen yönetmenin beni en çok etkilediği sahnesi ise çarmıha gerilmiş İsa
figürasyonu eşliğinde insanların kortej halinde kırbaçlarla af ve merhamet dilenerek suçsuz
bir çocuğu veba yayıyor diye çarmıha germeleri olmuştur. İnsanların korkularını ve
pişmanlıklarını masum bir başka kişi üzerinden açıklamaya çalışması modern dünyanın da en
büyük çıkmazlarındandır. 16. yy’da Avrupa orta çağındaki insan, sadece birtakım düşünce
değişimlerini yaşamış fakat fıtrat olarak yine bu çağın ortasına bırakılmıştır. Bergman da bu
durumun kendisine verdiği sıkıntı üzerinden bu filmi sadece otuz beş gün içinde çekmiş
sanırım..

Filmin sonunda ölüm karşısında sadece sevginin kazanabileceğini savunan yönetmen bunu
ölümle bir kavga olarak değil dünya ile bir çatışma halinde savunmaktadır, çünkü tanrı için
“yaratılanlar bu kadar mükemmelse kim bilir kaynağı nasıldır” sorusunu iyi bir açıdan
cevaplamıştır.

Mehmet Cihat Samur