Ben, Öteki ve Ötesi : İslam Batı İlişkileri Tarihine Giriş (Kitap İncelemesi)

İbrahim Kalın’ın İslam- Batı İlişkileri tarihi üzerine yazdığı bu eser sadece İslam tarihini veya Batı tarihini ele almıyor. İslam ve Batı medeniyetinin tarihini ve birbiriyle kesiştiği noktaları anlamaya ve
açıklamaya çalışıyor. Kitap, daha çok İslam ve Batı toplumlarının birbiriyle temas ettikleri yer ve zamanlara yoğunlaşıyor. İslam ve Batı ilişkiler tarihinde sadece ötekileştirme veya mutlak kötüleştirme olmadığını aynı zamanda etkileşim ve işbirliği dönemlerinin de olduğunu kitabın birçok yerinde örnekler ile izah etmeye çalışıyor. Örneğin İslam- Bizans İlişkileri bölümünde Hz. Muhammed’in vefatından önce Bizans ile diplomatik ilişkiler geliştirdiğini, Harun er- Reşid ve Şarlman bölümünde, Avrupalı okuyucuların Bin bir Gece Masallarından tanıdığı Emiru’ul- Mü’minin Harun er- Reşid ile Avrupa’nın en güçlü İmparatoru Şarlman arasındaki siyasi ve diplomatik münasebetlere, Haçlı seferleri bölümünde Selahattin Eyyubi ile Arslan Yürekli Richard arasındaki diplomatik müzakerelere ve Jefferson’ın Kur’an’ı bölümünde Amerikan devleti ile İslam dünyası arasındaki ilk
resmi temas olan Amerikan Başkanı Thomas Jefferson ile Tunus Bey’i Hammuda arasındaki yazışmalarına, Sultan Abdülhamid ve meşhur Ben Hur romanının yazarı, Asker, devlet adamı, ressam ve müzisyen Lew Wallace(1827-1905) arasında geçen dostane ilişki gibi kitabın birçok yerinde bunlara benzer örnekler vererek etkileşim ve işbirliği konusunu temellendirmeye çalışıyor.

Ben, Öteki ve Ötesi kitabı aynı zamanda tarihi tecrübede ortaya çıkan ‘ben’ ve ‘öteki’ arasındaki ilişkileri, kırılmaları ve gerilim alanlarını anlamamıza yardımcı oluyor . Ötekini yok sayan, şeytanlaştıran yahut bir komşu olarak gören ben tasavvurları, bize başka toplumlar ve tarihlerden çok kendi ‘ben’ idrakimiz, tarih anlayışımız ve medeniyet tasavvurumuz hakkında bir fikir verir. İbrahim Kalın’a göre, Avrupa’nın Doğu’yu ve İslam dünyasını bir ‘öteki’ olarak görmesi İslam’ın tarih sahnesine
çıktığı yedinci yüzyıla kadar geri gider.

Ortaçağlarda İslam’ı dini ve teolojik gerekçelerle bir ‘öteki’ haline getiren Avrupa medeniyeti, bu ötekileştirmeyi modern dönemde din-dışı ve seküler argümanlar kullanarak yapmaktadır. İbrahim Kalın burada, ötekileştirmenin sadece tek taraflı bir tutum olmadığını ve İslam dünyasının da Batı’yı bir’ öteki’ olarak algıladığını ekliyor. Kitap aynı
zamanda Batı’nın İslam algısındaki sorunlu yönleri ve İslam dünyasındaki Batı tasavvurunun problemli yönlerine temas ediyor. İslam ve Batı medeniyetlerinin daha lokal diğer medeniyetlerden en önemli farkı her ikisinin de evrensellik iddiası taşıyor olmaları. İbrahim kalın, medeniyetlerin geçişkenliği meselesi bölümünde toplumlar, kendilerinden önceki düşünce birikimlerini eleştirel bir şekilde özümseyip yeni sentezler üretebildikleri ölçüde evrensel bir medeniyet tecrübesine sahip olageldiklerini ve Kadim Mısır, Hint, Çin, Aztek ve İnka gibi ‘yerel medeniyetler’ in tersine, İslam ve Batı medeniyetleri hem diğer kültür ve düşünce birikimlerini büyük ölçüde benimseyerek
dönüştürdüklerini hem de evrensellik iddiasında bulunduğunu vurguluyor. Kalın’a göre İslam ve Batı medeniyetleri arasında devam eden gerginliğin temel sebeplerinden biri de budur. Her iki medeniyet de etnik, kültürel ve dini manada lokal kalmayı reddetmekte, evrensel bir ‘medeniyet grameri’ inşa
etmeye çalışmaktadır. İslam ve Batı, evrensellik iddiasında bulunan iki medeniyet olarak birbirlerinin
farkında iki öznedir.

Kalın, aynı zamanda alt başlık olarak İslam – Batı ilişkileri adını verdiği bu eserinde İslam ve Batı ilişkilerinin çatışmacı doğasına da değiniyor. İslam’ın ortaya çıkışından itibaren bir asırlık bir zaman diliminde süper güç olarak ortaya çıkması Batının tehdit algılamasının aslında soy kütüğüdür. Kalın, İslam ve Avrupa fikrinin ortaya çıkışı bölümünde, İslam’ın Avrupa kimliğinin kurucu ötekisi olduğuna dair Fransız tarihçi Henry Pirenne’den de örnek vermektedir. Henry Pirenne’nin ünlü tezine göre, Avrupa’yı ortaya çıkartan etkenin , İslam’ın hızlı ve başarılı yayılımı olduğunu düşünür. Pirenne’ye göre İslam’ın Akdeniz’e ulaştığı 8.yüzyıla kadar Akdeniz bir ‘Roma gölü’ idi ve Avrupa ile Kuzey Afrika ve doğuyu birleştiriyordu. Bu jeo-politik yapı içinde Avrupa’yı tehdit eden başka bir güç yoktu; zira Sasani İmparatorluğu eski gücünü zaten yitirmişti. Kuzey Avrupa, Balkanlar ve Akdeniz’in kıyılarında yerleşik olan farklı devlet ve toplumların bir ortak tehdide karşı ve müşterek bir kimlik etrafına toparlanması ve kendilerini ‘Avrupalı’ olarak tanımlaması, ancak Müslüman orduların Akdeniz’de hakimiyet kurmaya başlamasından sonra mümkün hale gelmiştir. Pirenne, Ortaçağ Avrupa şehirlerinin ortaya çıkışını da büyük tarihi dönüşüm bağlamında ele alır. Avrupa’nın kurucu siyasi gücü olan Karolingian – Frenk İmparatorluğu, güneyden gelen bu tehdide karşı tarihi bir rol üstlenmiş ve Modern manada Avrupa’nın sınırlarını çizmeye başlamıştır.

Pirenne’ye göre, İslam olmasaydı muhtemelen Frenk İmparatorluğu hiçbir zaman ortaya çıkmayacaktı; Hz. Muhammed olmasaydı Şarlman diye biri olmayacaktı. İbrahim Kalın’a göre pirenne’nin bu görüşü, İslam dünyasının etkisini merkeze alırken, Avrupa’nın dış etkenlerin bir sonucu olarak ortaya çıktığı tezini de zımnen ifade etmekteydi. Son olarak şunu belirtmek istiyorum: Daha önce de belirtildiği üzere kitap tarihin ana
hatlarını izliyor. Tek başına bir İslam tarihini veya Batı tarihini ele almayan bu çalışma aslında bir taraftan da Avrupa merkezci ( Eurocentric) tarih anlayışını sorgulayan bir niteliğe sahip. İnceleme
yazısı asla bir kitabın kendisi değildir. Bu yüzden İslam-Batı ilişkilerinin geçmişten günümüze olan serüvenini ele alan muazzam çalışmayı mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.

Mustafa Arı