İslam Sanat Anlayışı

Bir medeniyetin en esaslı göstergelerinden biri olan sanat; inanç, ahlâk ve dünya görüşü ile yaşayış biçiminin estetik hüviyet kazanmış hâlidir. Böyle olduğu içindir ki, ait olduğu medeniyetin kurucu ilkelerinden soyutlanamaz. Müslümanların dünya görüşünün bir dili olan sanatın, her şeyden önce mesajın estetik ifadesi olarak gözettiği husus Tevhit olmuştur. İster mimari, minyatür ve hüsnühat gibi görsel alanda olsun ister ezan, mevlit, tevşih gibi işitsel ve edebî alanda olsun, bütün sanatlar Tevhit’e yaslanmıştır.

Tevhit temelli İslâm sanatı, insanlara zihnî kavrayış ile gönlün yakaladığı hakikati aynı kanalda buluşturup aynı dili paylaşmayı sağlamış: bu şekilde daha derin, nitelikli ve hayatın görülmemiş boyutlarını sunmuştur. Öyle ki bu sanat idrakimizi gayba sarkıtmanın veya yükseltmenin önemli bir aracı olarak görülmüştür. Bu özelliği ile sanatın, insanın ve âlemdeki esrarın keşfinde önemli bir araç olması, müşahede âlemini gayba bağlayan bir köprü olmasını kolaylaştırmıştır. Nitekim Nietzsche, Schopenhauer ve Ali Şeriati gibi düşünürler de sanatın varlığını bir arayış ve kaçış olarak değerlendirmektedir. Sanat var olandan kaçıştır, burada olanla yetinmemektir. Var olmayanın ve realitenin ötesine gitme arayışıdır. Sanatın dinle buluştuğu esas nokta burasıdır. Nasıl ki din; insanın gurbette olduğunu söyler, sanat da bunun ifadesidir.

İslâm sanatının pratik hayatta gözettiği temel gayeleri olan âdemi merkeziyetçilik, estetiğin ve anlamlılığının gösterilmesi, yalnızca İslâm beldelerinde sınırlı kalmayıp gayrimüslim sanatçılara da bir esin kaynağı olmuştur. Öyle ki; Hindu, Hıristiyan ve Yahudi  sanatçılar İslâmî sanat eserleri verdikleri gibi, Müslümanlar tarafından yapılan bazı sanat eserlerinin alıcıları olmuşlar. İlk Türk-İslam devleti olan ve Asya bozkırlarında 9. yy. ile 13. yy. arasında yaşayan Karahanlılar, İslamiyet’i kabul ettikten sonra kültürleriyle beraber insan varlığının en somut anlatımı olan sanat algılarının değişimini başlatmıştır. Bu değişimler, İslâm sanatının medeniyet tasavvurlarındaki ihya çalışmalarına en önemli delilleri sunmuştur.

Sanatçılar ve eserleri, her tür ve düzeydeki açılımlarda geleneğin birikim çizgisinden sapmadan, sanatın pek çok dalında kendi klasiğini de oluşturarak bağlı olduğu hakikate tercüman olmaya çalışmıştır. Aynı zamanda bu eserler, din karşısında asla bağımsız bir statü elde etme çabası içinde olmamıştır. Kısaca bu sanat, özellikle kuşatıcı ve temsil edici özelliği olan cami mimarisi gibi sanat eserleri ile ilgili olarak, “Bunlar nedir?” diye sorulduğunda, “İslâm” diye cevaplandırabileceğimiz bir konumda olmuştur. Bu alanda İslam Medeniyetin oluşumuna öncülük etmiş temel sanat eserleri incelenirken, inanç ve dünya görüşünde İslamiyet’in sunduğu örneklikte, sanatçının mütevazılığını ve mimari eserlerinin faniliğini görürüz. Bu diğer inanç sistemlerinde olmayan bir durumdur. Müslümanların farz bir ibadet mekânı olan Kâbe dahi bu tezi gösteren en önemli örnektir.

Bu düşünce dünyasının sanatçıları, Tanrı’nın sadece kudret ve azamet sıfatlarını değil; merhamet, güzel, iyi ve seven gibi sıfatlarını yeryüzünde hissettirmeyi başarmıştır. Âlemin Tanrı tarafından yaratılmasındaki incelikli, güzel, tam, kusursuz ve mükemmel olması anlamının peşinden koşmuş, sembolik dillerle arayışını sürdürmüştür.   Ayrıca Kant’ın zevk ve acı temelli sübjektif sanatına karşı çıkıp Müslümanların acı ve zevk hissinde dahi evrenseli yakalayabileceğini söylemiştir.

Mâmâfih İslâm sanatı ortaya çıkışı ile, imanın estetik boyutunun ele aldığı alana uygun bir tezâhürünü oluşturmada medeniyetlere örnek olmuştur. Hal böyleyken iman tecrübesi de bir yönüyle estetik bir tecrübedir diyebiliriz. İslâm sanatı, varlığı ya da varoluşu asıl kaynağı üzerinden okuyan bir konuma sahip olduğundan, her dönem ve düzeydeki açılımlarında olgu-değer ayrımına asla yer vermemiştir. Bu bakımdan, uç noktalarda sembolizm akımına kapılarak fâni olanı bâki olanın yerine ikame etme anlayışına hiçbir zaman yüz vermemiştir. Dolayısıyla ”Bu sanat: taşın taş olduğu, insanın insan olduğu ve Hālık’ın da Hālık olduğu anlayışına sonuna dek sadık kalmış” ve bu anlayış artistik bir form ve göz kamaştırıcı bir şekilde ifadeye kavuşturmada başarılı olmuştur.

Şüheda Çolak

(Hat Yazısı, 1)

Hat Yazısı, 1: ”YA MALİKE’L MÜLK” (Ey Mülkün Sahibi)

Hat ( Celi Divani): Fatih ÖZKAFA, 2012

Tezhip: Nadir TATAR
(Hat Yazısı, 2)

Hat Yazısı, 2 : ”De ki: Rabbim, ilmimi artır.”
(Taha, 114)

Hat: Fatih ÖZKAFA

Tezhip: Nadir TATAR

Kaynakça

Tokat Latif, Varoluşun Estetik Boyutu ve Din, s. 123, Ensar Neşriyat 2015

Koç Turan, İslam Estetiği ve Sanatı, dergi23, s.23, 2017

Koç Turan, ‘’SANAT’’, DİA, c. 36, s. 90-93

Ayvazoğlu Beşir, ‘’İLMÜ’l-CEMÂL’’, DİA, c. 22, s. 146-148