Şabat’ı Okumak Şabat’ta Yazmak

İsrail ziyaretimi planlarken benim için en önemli ve merak celbedici bölüm Şabat günüydü. Çünkü Şabat günü hakkında birçok şey okumuştum ve bunların doğruluğunu anlamak ve hayal dünyasından gerçeklik düzlemine yükseltmek istiyordum nitekim okuduklarım birbirinden bambaşka sonuçlara varıyordu. Söz gelimi İsrailli akademisyen Yoval Noah Harari’nin ‘’21.yy’da 21 Ders ‘’isimli kitabında Şabata dair şu anekdot yer veriliyordu:

Yahudilikte şabat çalışmayı ya da seyahat etmeyi yasaklar (“şabat” ya da “sebt”, “durmak” ya da “dinlenmek” anlamına gelir). Şabat, Cuma akşamı gün batımıyla başlar ve Cumartesi gün batımına kadar devam eder. Bu süre zarfında Ortodoks Yahudiler hemen her tür işten uzak durur; bu işlerin arasına klozette otururken tuvalet kâğıdı koparmak da dahildir. (En bilgili hahamlar bu konuyu tartışıp tuvalet kâğıdı koparmanın Şabat’ı bozacağına kanaat getirmiş; buna istinaden Şabat günü tuvalet kağıdı kullanmak isteyen Yahudiler tuvalet kâğıtları önceden koparıp hazırlıyor”)

Harari bir entelektüel duyarlılığı ile kendi içinden çıktığa topluma -hafif alaycı bir edâ ile- olumsuz eleştirisini sunuyor iken bir Erich Segal romanında ise köklü bir Yahudi ailenin şabat günü kendilerine yasak olan işleri yapması için tuttukları Hıristiyan genç ile kızlarının aşk hikayesini görüyordum. Yani Şabatın Yahudilerin diğer toplumlar ile etkileşim halinde olmasına salık veren bir uygulama olduğuna kanaat getiriyorum.

Bütün bu okumalarımı heybeme yükleyerek dindarlığı ile ön plana çıkmış bir Ultra-Ortodoks Yahudi mahallesine sabah erkenden gidiyorum. Mahallede temizlik ve düzen; insanlarda ise müthiş düzeyde bir titizlik vardı. Sanki mahallede sükundan ve dinginlikten mülhem bir festival yaratılmıştı. Velhasılı daha önceden, keşiflerim sırasında, gözüme kestirmiş olduğum yakınlarındaki ikişer katlı ranzalara sahip erkek ve kız öğrenci yurtları tarafından etrafı çevrilmiş büyükçe bir Havra’ya giriyor ve Şabat zikirlerine katılıyorum. Üst katta erkek çocukları gözetmenlerinin eşliğinde ibadetlerini sürdürüyor (merak buyurmayınız onlar da en az bizimkiler kadar haylaz) alt katta her biri jilet bayramlıklarını giymiş lüle saçlı Fötr şapkalı yetişkinler, kenarda başka bir girişi olan toplamda 10 kişiyi alabilecek bir alanda ise peruklu bayanlar bulunuyordu. Bu inanmış topluluğun içinde göze batmamam, dikkat çekmemem mümkün değildi lakin yalnızca oynak ve pek hararetli ibadetlerine daha fazla güç yetiremeyip dinlenmek isteyenler bana ortalama bir üslup ile kim olduğuma dair sorular yöneltiyor ben de gözlemimi yarıda kesmemek adına her seferinde elimi ağzıma götürüp fermuar işareti yapıyor konuşma bilmediğimi gösteriyordum ki nitekim aynı işareti yaptığım üçüncü kişi –dilenci olduğumu varsayarak- cebinden çıkartıp bir şikel vermişti bana, tabi bende Yahudi parası yemedim demem kendime..

Mahalleden çıkarken gözlemlerimi not etmek için kalem ve defterimi çıkartıp yazıyordum ki bir grup Yahudi genç bana ne yaptığımı sordu ben de doğal bir eda ile sadece not aldığımı söyledim. Kendileri (başımdaki Yahudi kepinden dolayı beni de Yahudi sanmış olacaklar ki) bugün yazı yazmanın yasak olduğunu bilmiyor musun dedi, ben de içeride herkesin kitap okuduğunu okumanın değil de neden yazı yazmanın yasak olduğunu sordum ve kendilerinden hiçbir cevap alamadım. Bana bu sorunun cevabını ise bu olaydan bir yıl sonra Ümit Aktaş Hoca’nın aktarımı ile Heidegger’in ‘’Düşünmek Ne Demektir’’ adlı kitabındaki şu bölümde buldum:

‘’Batının en saf düşünürü Sokrat’tır; çünkü o hiç yazmadı.’’

Ne kadar da vurucu bir cümle değil mi, hele ki ümmi bir peygamberin takipçileri için.

 Ne kadar da ilginç Rasulullah’ın okuyabiliyor iken yazmıyor, yazamıyor oluşu..

Hıristiyan Teolojisinin babalarından Aziz Augustunus’un Potinos eleştirisi, ebediyette vecd içinde olacaksak bile bunun dünyevi yaşamlarımızda mümkün olmamasıdır; bu dünyada yalnızca tefekküre dalmamalı, aynı zamanda eylemek de zorundayızdır. Augustunus’un Ostia’da Monica ile paylaştıklarından bahsettiği vecd, aslında tefekkür ve eylemin iç içe geçtiği bir kilise (ecclesial) pratiği sentezidir ve bu da sonraları İtiraflar’ın on üçüncü kitabındaki Hexameron yorumlarında yaratılışın tek sayılı günlerinde düşünmüş çift sayılı günlerinde ise eylemişti. Bu sözler yine bana Heidegger’i hatırlıyor. Heidegger bir röportajda kendisine sorulan ‘’Ne yapmayı düşünüyorsunuz’’ sorusuna yapmak ve düşünmek ikisi bir cümlede benim için çok fazla demişti inziva için çekildiği dağ evinde.

İsmaili irfanda ise hexameron; hierokosmos, yani ruhani insanlığın dini ve kutsallaştırılmış alemin (alem-i Din) yaratılışın altı günüdür. Bu ‘’altı gün’’ güncel devrimizin her biri peygamberinin adıyla imlenmiş altı dönemdir: Adem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed. Bu noktada yaratılışın ancak altıncı günündeyiz; yedinci gün ‘’Şabat’’ Kıyamet İmamının (Kaim-i Kıyamet) ortaya çıkışıdır.

Evlerimizde gönüllü hapis hayatı yaşadığımız şu günlerde bu işin aslına sanırım daha net vakıf oluyoruz:

Kendine veya Rabbine

 Kendine ve Rabbine

      Veya

Rabbine ve Kendine Rabbine veya Kendine ayırdığımız bir güne ne kadar da çok ihtiyaç varmış. Unutmamak gerekir ki durmak anlamanın ön koşuludur, bir zamanlar dilimizde anlamak için kullandığımız ‘’vukufuvakfe’’ de İngilizce’de ‘’Understanding’’te ve Almanca’da ‘’Verstehen’’den de anlaşılacağı üzere anlamak her zaman durmaktan neşet olmuştur.

Mehmet Kani Polat