İstanbul; Uzun Tarihinin Kısa Serüveni

İstanbul 8500 yıllık birikimiyle insanlık tarihinin her döneminden izler taşıyan, pek çok kültürü içerisinde barındırıp, bu kültürlerin kaynaşıp başlı başına ayrı kültür oluşturmuş bir “Dünya Başkentidir”. Uzunca bir dönem siyasetin, kültürün, sanatın, bilimin, teknolojinin, dinin, ekonomi ve ticaretin merkezi olmuş olan bu kent her dönem cazibesini ve önemini korumuştur. İstanbul’un tarihindeki merkez bugün “Tarihi Yarım Ada” olarak isimlendirilen bölgedir. Tarihi yarım adanın bu üne ve birikime sahip olmasındaki temel sebepler hiç kuşkusuz bölgenin coğrafi konumu ve haliçtir. İki denizi birbirine bağlayan boğaziçine sahip olması, iki kıtayı birbirine bağlayan konumu ve üç tarafı suyla çevrili olan bir yarım adada olması bir yana. Haliç gibi dört mevsim gemilerin rüzgâra karşı sığınacağı güvenilir doğal bir limana sahip olan tarihi yarım adayı stratejik olarak merkez konuma getirmiş ve bu denli önemli bir şehrin olmasında hiç şüphesiz etkili olmuştur.

Bölgenin böyle bir konuma sahip olması sebebiyle İstanbul’un prehistorik dönemi oldukça eski ve zengindir. Bu bölgede ki ilk insan kültürüne ait izler Küçükçekmece gölü kenarında bulunan Yarımburgaz mağarasında yapılan kazılarda rastlanmıştır. Bugünkü Fatih semti civarındaki ilk izler ise MÖ. 6.500 dolaylarında Yenikapı’da ortaya çıkmış bulgular ile bu döneme tarihlenmiş. Bu yerler dışında bugünkü İstanbul içerisindeki yerleşim alanlarından, farklı dönemlerden birçok arkeolojik bulgu gün yüzüne çıkmış. Bu durum İstanbul’un insanlık tarihinin her döneminde yerleşim alanı ve geçiş yolu olarak kullanılan önemli bir bölge olduğunu bize göstermektedir. Bugünkü şehrin akropolü(şehir merkezi) olarak belirlenen Sarayburnu ve çevresindeki ilk yerleşim M.Ö. 660 dolaylarında Megera Kralı Bizos tarafından “Byzantion” şehir devleti burada şekillenmeye başladı. Bu tarihten sonra İstanbul’un her yeniden planlanışında kentin akropolü daima burada kurulmuştur.         

Şehir MÖ.146 yılında Romalıların ilhakıyla tam olarak ele geçirilmiş ve buraya “Nea Roma” (Yeni Roma) adını vermişlerdir. Roma İmparatorluğu doğu ve batı olarak MS. 324’te idareten ikiye bölündükten sonra “Nea Roma” Doğu Roma’nın Başkenti olarak kabul edildi. İmparator I.Constantinus( 272- 337) tarafından yeni başkentin konumuna yakışır bir imar hamlesi başlatıldı. Meydanlar, limanlar, su sarnıçları ve su tesisleri yeniden düzenlenip, 100 bin kişilik hipodrom, Hıristiyan romanın ilk büyük mabedi olan Ayasofya’nın ilki bu imar girişimi içinde yapıldı. Büyüyen şehrin savunması için yeni bir sur yine bu dönemde yaptırılmıştı. Şehri büyüten I.Constantinus şehre “Konstantinopolis” adını vererek Eski Byzantion kentinin yeni hamisi olmuştur. I.Constantinus ile birlikte şehir Hıristiyan Roma’nın başkenti olarak hem siyasi hem de dini merkez oldu. Böylece İstanbul bu tarihten itibaren hak ettiği değeri en sonunda görmüştür. Şehir büyümeye devam ederken 200 yıl geçmeden Unkapanı ve Yenikapı arasında ki surlara sığmayacak, bugünkü konumuna kadar genişleyecektir. Bu surlar günümüzdeki tarihi yarım adanın surları olup, şehri 1453 yılına kadar 23 kuşatmadan korumuştur. İmparator I.Jüstinyen bugün gördüğümüz Büyük Ayasofya’yı, Nika Ayaklanmasında harap olan 2. Ayasofya’nın yerine yaptırmıştı. Büyük Ayasofya dönemin mekaniği, teknolojisi, sanatı, mimarisi yönüyle en gelişmiş yapısıydı, öylesine kudretliydi ki I.Jüstinyen 532 -537 yılları arasında 5 yıl kadar kısa sürede biten yapının içine girdiğinde heyecanını gizleyemeyerek “Süleyman seni geçtim!” demiş ve Kudüs’te ki Süleyman mabedine atıfta bulunmuştu. 6. yüzyılın ortalarında, Doğu Roma İmparatorluğu ve İstanbul için yeni bir yükseliş döneminin başlangıcı olmuştur. Hıristiyanlığın büyük merkezlerinden biri olan kentte pek çok Konsül yapıldı ve Hıristiyanlık tarihinin dönüm noktalarından biri olan 1054 yılında ki “Skizma” yine bu kentte gerçekleşti. Bu olaydan sonra Hıristiyanlık iki mezhebe bölünmüş Konstantinopolis Ortodoks Hıristiyanlığının merkezi olmuştur.

7, 8 ve 9. Yüzyıllar Konstantinopolis için kuşatma yüzyılları oldu. Bu tarihler arasında şehir farklı dönemlerde Sasaniler, Avar Türkleri, Bulgar Türkleri, Müslüman Araplar ve bazı Rus Knezlikleri tarafından kuşatıldı. Bu kuşatmaları atlatan Constantin’in şehri uzun yıllar zenginliğini ve kendine has kültürünü korumayı başarmıştır. Ancak 1204 yılında Bizans’ın Müslümanlar ile mücadelesinde yardım talep ettiği haçlılar şehri zapt ettiler. Klasik ve Orta Çağ’ın kültür hazineleriyle dolu olan şehri 3 gün boyunca yakıp, tümüyle talan ettiler. Ayasofya ve birçok dini binayı yağmalayıp, tahrip edip, tabiri caizse kirlettiler. Ortaçağın en büyük kenti bu talandan sonra yoksul ve harabe bir kent haline dönmüştür. 1204 ve 1261 tarihleri arasında kent Latin İmparatorluğu egemenliğine girdi. Bu tarihler arası kent küçülmeye ve fakirleşmeye devam etti. 1261 yılında kent yeniden Bizan’ın eline geçtiğinde Konstantinopolis eski ihtişamından ve değerinden oldukça uzaktı. Şehir Osmanlıların 1453 yılında fethine kadar değerini tekrar kazanamamıştır.

Osmanoğulları takriben 1299 tarihinde Söğüt civarında teşkilatlı bir devlet kurdu. Hızla büyüyen Osmanlılar İstanbul’un fethinden önce14. yüzyıl ortalarında Anadolu ve Rumeli fetihlerini tamamladıklarında; Doğu Roma İmparatorluğu artık sadece Konstantiniye’den ibaret bir şehir devletine dönüşüp Osmanlı topraklarının içinde kalmıştır. Osmanlılar Sultan I. Bayezid (Yıldırım) (1389-1403)  devrinde, 1391 yılından itibaren şehri baskı altına almaya başladı. Şehre Karadeniz’den gelen askeri ve ekonomik desteğin kontrol altına alınması amacıyla Anadolu Hisarını 1396 tarihinde yaptırmıştır. Yıldırım Bayezid ve sonra gelen Osmanoğulları şehri almaya muvaffak olamamıştır. Konstantiniye’nin fethi ancak Sultan II. Mehmet’e (Fatih) (1444-1446 / 1451-1481) nasip olacaktı. Sultan II. Mehmet’in Şehri kuşatması oldukça uzun sürdü. 2 aylık zorlu Konstantiniye kuşatması 29 Mayıs 1453 tarihinde Osmanlıların zaferiyle sonuçlanmıştı. Bu zafer dünyada yeni bir çağın başladığının habercisi olmuş. Kuşatma sırasında dönemin en ileri teknoloji ve stratejileri kullanılmıştır. Fatih Sultan Mehmet şehri zapt ettiğinde ilk iş kentin eski ihtişamına ve ününe yaraşır şekilde büyük bir imar girişiminde bulunmak olmuştur. Kısa sürede surlar onarılmış, pek çok kilisenin mimari dokusu korunarak camiye çevrilmiş, bununla beraber külliyeler, medreseler, hanlar, hamamlar ve bahçeler yapılmıştı. Ayasofya; Fatih’in ilk cumayı burada kılmasıyla fethin sembolü olarak Camii-i Kebir oldu. Osmanlı sarayını Edirne’den İstanbul’a taşıyan Fatih Sultan Mehmet Topkapı Sarayının temellerini 1465 yılında kentin akropolü olan Sarayburnu’nda atmıştır. Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli yörelerinden getirilen Osmanlı tebaası bilinçli bir iskân politikasıyla şehrin birçok yerine yerleştirildi. Fetih öncesi 40 bin’den az olan kent nüfusu, kısa sürede sur dışında yaşayanlarla birlikte 120 bin’i aşmıştır. Açık planlı ve ızgara tipi roma şehir modeli hızla külliye merkezli kapalı ve labirent planlı Müslüman ve Türk kültürünün izlerini taşıyan şehir modelliyle birleşti.

Panaroma Müzesi/ İstanbul

 İmparatorluğun başkenti 16. ve 17. Yüzyıllarda en parlak dönemini yaşamıştır. Kent bu yüzyıllarda çevresine yayıldığı gibi, büyük ölçüde de imar gördü. Fetihten sonra şehrin minareli ve kubbeli silüeti oluşmaya başladı. Haliç’e bakan tepelere yapılan görkemli yapı ve camiler kentin görünümünde önemli değişikliklere yol açtı. 17. yüzyıl sonunda 800 bini bulan nüfusuyla İstanbul, Londra ve Paris gibi kentleri geride bırakıp, Ortadoğu ile Avrupa’nın en büyük şehri ve merkezi oldu. Daha sonraları 18. Yüzyıl’ı “Lale Devri İstanbul’u” ismini alan kent, özel olarak da İstanbul’un Batı’ya açıldığı dönemdir. Kentin mimari yapısıyla halkın yaşamında yeni bir biçimlenme oluşturdu. Aynı zamanda mimaride klasik dönemin yerini Osmanlı baroğu almaya başlamış, resim, müzik ve edebiyatta İstanbul bir merkez olmuştur. Bu haliyle kent pek çok sanatçıya ilham kaynağı olmuştur. 19. Yüzyıl dünyada ekonominin ve sanayinin gelişmesi ve yayılmasıyla birlikte İstanbul’da da büyük dönüşümlerin yaşandığı bir dönemdir. Kentin ulaşım altyapısı da gelişmiş; demiryolları, rıhtımlar, garlar yapılmıştır. Kentin batıya açılan bölgesi Galata ile arkasındaki Pera’nın yeni bir güç merkezi oluşturan kimliği iyice belirginleşmiştir. Birçok yabancı banka, banker ve komisyoncunun yerleştiği Galata, bir finans merkezi haline gelmiştir. Bu bölgenin hızla gelişmesi tarihi yarım adada ki hanedanın da Dolmabahçe’ye taşınmasına, sonraki yıllarda da Beylerbeyi, Çırağan ve Yıldız saraylarını yaptırılmasında etkili olmuştur. Bu arada kentte sanayi hızla büyümüş ve yayılmıştır. Haliç çevresi şehrin sanayi bölgesi haline gelmiştir. Bu sırada kentte yaşanan yangınlarda kent büyük zarar görürken 19. yüzyıldaki dönüşümde koşulların uyumunda bir fırsat yaratmıştır.

Osmanlı devletinin son dönemine gelindiğinde 1918 yılında Osmanlı Devletinin I. Dünya Harbinde yenilmesi ve yıkılmasına kadar ki süreç için de kent başkent özelliğini kaybederken nüfusu da düşmeye başladı. Kısa süre İngilizlerin işgaline uğradıktan sonra Kurtuluş harbi sonunda Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlanmıştı. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren şehir ihmallere, yıkımlara, imarlara, kısacası büyük değişimler yaşamaya devam etmiştir. 1950,60 ve70’li yıllara gelindiğinde kentte imar girişimleri ve yatırımlar arttı. Sanayi hızla yayılırken kentte dış göçün sebep olduğu çarpık kentleşme ve gecekondulaşma artmıştı. Kentin nüfusu bu yıllar içinde hızla artmaya devam etti. Sanayileşen ve büyüyen kentin tarihi dokusu sanayileşmeden oldukça zarar görmüştür. Günümüz İstanbul’u, nüfusu on milyonu aşan ve sınırları doğuda İzmit, batıda ise Tekirdağ ile birleşen bir metropol durumuna ulaşmıştır. Bu uzun tarihi serüveninde değinemediğimiz daha pek çok olay kentin bu denli değişiminde rol oynamıştır. Farklı dönemlerde yaşanan yıkımlar ve imar girişimleri bu ihtiyar kenti insanlığın ortak hafızası yapmış olup dünyada eşi benzeri olmayan bir konuma getirmiştir.

Kerem AÇIKKOL

Kaynakça

1. TARİH İÇİNDE İSTANBUL ULUSLARARASI SEMPOZYUMU. Dr. Davut Hut, Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Prof. Dr. Ahmet Kavas. İstanbul : s.n., 2010.

2. Ortaylı, Prof. Dr. İlber. İlgili Madde. [yazan] Doç. Dr. Ahmet Emre Bilgili. Şehir ve Kültür İstanbul. İstabul : Profil Yayınları, 2011.

3. Prof. Dr. Işın Demirkent, Prof. Dr. Feridun Emecen,Prof. Dr. Halil İnalcık. İstanbul maddesi. DİA İslam Ansiklopedisi. 2001. [Alıntı Tarihi: 13 02 2020.] https://islamansiklopedisi.org.tr/istanbul.