Tinin Fenomenolojisinde Köle–Efendi Diyalektiği

1800’de, Hegel, Schelling’e şöyle yazar: “İnsanın en temel ihtiyaçlarıyla başlayan bilimsel
formasyonumda, kaçınılmaz biçimde bilime doğru gitmem gerekiyordu ve gençliğimin ideali
kaçınılmaz biçimde bir sisteme dönüşmeliydi; insan hayatı temelinde bir eyleme dönmenin yolunun
nasıl bulunabileceğini soruyorum şimdi kendime.” Bu arayış, Hegel için insanın düşünce tarihinin
aslında bir serüvenidir. İnsan bilinç olarak çıktığı bu yolunda, kendisi ve nesneyle giriştiği ilişkiler
sonucu öz bilincini yani felsefi düşünmeyi hedefi olarak seçer. Hegel’in Tinin Fenomenolojisi adlı eseri
insanlığın felsefi bir seyahat denemesi olarak tanımlanabilir. Bizlere bilincin kendini idrake doğru
yaptığı yolculuğu anlatır.

İnsanın kendini anlama süreci olarak özbilince ulaşması aslında kendisiyle nesne arasındaki ayrıma takılı kalan ve kendisini nesne kılamayan bilinç durumundan, var olan her şeyle birlikte kendisini kendi içeriği olarak alan “özbilinç” aşmasına geçiştir. Bilinç bu haliyle yalnızca duyumsamaya dayanan ve belirli bir hesaplaşma içerisinde bulunmaktan oldukça uzak olarak yalnızca burada ve şimdi belirlenimlerinden başka hiçbir özelliğe sahip değildir. Tüm bu süreç aslında özbilincin doğumuna şahitlik etmektedir. Çünkü bilinç doğa ve nesneyle girdiği iletişiminde yalnızca duyumsama içinde kalmayıp artık anlamlandırmak isteyecektir. Böylece “doğayı açıklamak için doğaya yönelen bilinç, kendisine dönmektedir. Kısır ve olumsuz bir döngü içinde değil üretken ve olumlu döngü içinde, özne kendi kendisini içeriği olarak almakta, kendisini nesne kılmaktadır. Algı içeriklerini birbirine bağlamak için kullandığı tüm kategorilerin kendi zihninin ve bilincinin ürünü olduğunu gören özne, kendi varlığının ayrımına varır ve özbilinç olur.”

T.F(Tinin Fenomenolojisi) bu aşamada artık Tümevarımcı bilgi yöntemini kullanarak bilimsel buluşlara imza atan Skolastik Yıkıcıların yaptığı gibi cesaretin tam olarak içine girmiştir… T.F kendinde bilinç(özbilinç) aşaması, kendinden önceki bilinç aşamasıyla zıtlaşır. Çünkü bu aşamada artık özbilinç seyredici olmaktan çıkarak kavram üzerinden anlamlandırma yapmak isteyecektir. Özbilincin nesneyle girdiği ilişkide kendisinden söz etmesi gerekecektir. İnsanı varlığı açıklamaya ve açımlandırmaya götüren seyirsel bir tavır değil, yukarıda bahsedilen kavramlandırma isteğidir.

Özbilincin bu ilk formu olan istek ile özne temel yönelim olarak nesneleri kendisine tabi kılmaya, kendi yararı için kullanmaya ve tüketmeye yönelmektedir.Bu şekilde özbilinç kendisi dışında olanın varlığının hiçliğinden emindir, bu hiçliği kendi hakikati olarak kurar, bağımsız nesneyi yok eder ve böylece ona nesnel şekilde hasıl olan kesinlik olarak kendinden-eminliğe, hakiki kesinliğe ulaşır. Ancak istek tarafından uyandırılan eylem aracılığıyla dünyanın olumsuzlanması başarısızlığa mahkumdur. İsteğin doyurulması ancak onun kendisine dışsal olan bir nesneye bağımlılığını açığa çıkarır. Yani özbilincin isteği nesnel veya doğal olan ile tatmin edilemez. Çünkü zaten isteyen ben’e içeriğini kazandıran şey, yöneldiği nesne olduğuna göre, özbilincin tam olarak insan olabilmesi için tek yol isteğinin doğal olmayan bir nesneye yönelmesidir. Bu ise zorunlu olarak başka bir ben ya da özneyle karşılaşmaktır. Bir başka özbilincin bulunuşu ya da benliğin ayrımına varılması varılışı, kendilik bilincinin zorunlu aşamasıdır. İki istek tatminleri için birbirlerini bulmak zorundadırlar. Bu süreçten sonra ise aralarında ölüm-kalım savaşı başlayacaktır. Bu iki bireysel kendinin-bilinci de ötekini, onu öldürerek olumsuzlamaya çalışır ve bunu yapmak için kendi yaşamını tehlikeye atmalıdırlar. Bu savaşın sonunda taraflardan birisinin kendi varlığını ölümüne dayatması ve diğer tarafında ölümü göze almayıp kölece yaşamayı seçmesi gerekir ve Köle-Efendi diyalektiği bu aşamadan sonra ortaya çıkar.

Efendi, bu savaştan önce isteğini bastırmak için doğaya bağımlıydı. Şimdi efendinin bu tatmini için bir dolayımı yani kölesi bulunmaktadır. Kendisini tek taraflı olarak tanımış olan bu köle, “efendisinin doğa ile olan ilişkisinde koruyucu bir ekran görevi görmekteydi. Nesnenin bağımsız olan yönüyle uğraşarak, nesneyi dönüştürerek, çalışarak, onu efendinin tüketimine, doyumuna hazırlar.” Tüm bu süreç ilerlerlerken efendinin köleye oranla özbilincine ulaşmada bir adım daha ileride olduğu düşünülebilir ancak sonuç böyle olmayacaktır. Aslında başlangıçtan itibaren köle-efendilik ilişkisi yalnızca düşüncede bulunmaktadır. “Her biri ötekinin aracılığıyla kendisini dolayımlayan ve kendisiyle birleşen aracıdır ve yalnızca bu dolayım aracılığıyla kendisi için var olurlar. Kendilerini, birbirini karşılıklı şekilde tanıyanlar olarak tanırlar.” Savaşın sonucunda düşmanı öldürmek tanığı da yok edeceğinden, ötekinin isteği/varlığı olumsuzlanarak aynı anda onun tanık olması da sağlanmalıdır. Bunun ise tek geçerli yolu karşısındakini sağ bırakmaktır. O nedenle galip gelen mağlup olanı kurban yapmak yerine tabi kılar.

Yukarıda bahsedilen efendinin özbilinç aşamasında bir adım ileride oluşu diyalektik açısından doğru değildir. Çünkü efendi kendi özbilincine ulaşmayı tek taraflı olarak inşa etmektedir. Hegel’e göre kabul edilme tek taraflı değil çift taraflı olmalıdır. Kölenin, efendinin bilincini kabul ettiği gibi, Efendinin de köle olarak karşısındakinin bilincini kabul etmesi gerekir. Ama eğer sonuçta böyle bir durum oluşursa, efendiliğin hiçbir anlamı kalmayacaktır. Çünkü efendi, köleyi sadece bir nesne olarak görmektedir. Durum böyle olunca efendi, belki de hiçbir zaman özbilinç aşamasına ulaşamayacaktır… Ancak köle, efendinin tembelliğinin aksine yine efendisi tarafından çalışmaya mahkum bırakılarak, maddi doğayı dönüştürüp kendi öznelliğini ve bilinç içeriğini dışavurup onu nesnelleştirir. Başlangıçta sanki, çalışarak, köle doğaya kölelik yapıyor, efendi ise onu tüketerek, isteğini doyurarak aynı doğanın bağımlılaştırıcı yanından, köle aracılığıyla korunuyor gibiydi. Ama, durum aslına oldukça farklıdır. Efendi sadece kölenin ürettiğini olumsuzlayarak tüketmesi, onun dünyada başka hiçbir olumsuzlama yapmaması doğayı ve kendini tanımasını yok eder. Oysa köle, belirli bir amaçla yapılan çalışmayla (eylemle) nesneyi-doğayı dönüştürerek kendini eğitir ve doğayı biçimlendirirken kendini de biçimlendirir. “Çalışma nesneyi yaratırken, bir özbilinç olarak insanı da yaratır.”

Doğayı biçimlendirirken köle, öznenin nesneye olan üstünlüğünü kavrar: Bir tasarı eşliğinde, belli amaçlarla nesneyi dönüştüren insan, veri olanı, doğayı aşabileceğini, bu anlamda, özgür olduğunu ve böyle olan tek varlık olduğunu anlar. Maddi doğanın çalışmayla işlenmesi ve dönüştürülmesi insanın tinsel gerçekliği için vazgeçilmez bir değer oluşturur. Köle çalışırken aslında kendisinin doğaya şekil verdiğini ve kendi eliyle dönüştürüldüğünün farkına varır. Çünkü köle efendisinin aksine doğayı sadece kendi isteğini tatmini için değil kendi isteği dışında bir nedenle biyolojik bir amaç taşıyarak, bir idenin sonucu olarak eylemde bulunur. Doğayı maddesel olmayan, tinsel bir şeye yani ideye göre dönüştürmek, insanın biyolojik isteğini doyurarak doğayla bütünleşmesini değil, doğanın bir insan dünyası haline gelmesini sağlayacaktır.

Çalışarak empirik bir bilinçle doğayı dönüştürdüğünün farkında olan köle henüz biyolojik varlığının tehlikede olduğu korkusunu yenememiştir. Efendisi ile girdiği savaş hala zihninde tazedir ve ölümden kaçarak kabul ettiği kölelik, ölüm korkusunu tekrar tekrar kendisine hatırlatmaktadır. Ama doğayla girdiği tüm praksis süreç aslında köleyi bir bilince ulaştırır. Çalışırken köle, savaşta olduğu gibi efendinin öldürmek üzere olduğunu duymamakta, onu öldürebileceğini bilmektedir. Çünkü köle doğayla ilişkisi sonucu tembel efendinin aksine otantik bir teknik geliştirmeye başlamıştır. Ancak Hegel’e göre kölenin özgürlüğüne kavuşması için, doğayı kendi düşüncesine göre dönüştürmesi, yani teknik praksisi yeterli değildir; onun ayrıca diğer insanla yani efendisiyle olan ilişkisini olumsuzlaması gerekir.

Kölenin geldiği bu süreç, onun özgürlük hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamıştır. Ancak bu bilgi, içeriği soyut bir kavrayışta yer bulur. Özgürlüğünün gerçekleşmesi için Hegel’in insan kavramının temeline koyduğu iki bilincin gerçekleşmesi gerekir;  Efendiyi olumsuzlama ve ona karşı eyleme geçmek. Bu süreç Hegel’in tarih felsefesinin temeline koyduğu gibi zorunlu diyalektik süreçlerle işleyecektir. Bir anda belirli bir çarpışmayla oluş(a)mayacaktır. Bu süreçleri açıklamada Hegel üç dünya görüşünün varlığını gösterir: Stoacılık, Septisizm ve Hristiyanlık.

Tüm bu üç dünya görüşünün her biri amaç olarak fiziksel dünyanın olumsuzlanmasına sahiptir. Stoacılık bu amacı fiziksel dünyayı yok sayarak gerçekleştirmeyi denerken Kuşkuculuk onun var olduğunu yadsıyarak, Hristiyanlık ise onun varoluşu olgusunu mutsuz şekilde kabul ederek amacının gerçekleşmesini, fiziksel dünyadan yalnızca bir öte-yaşamda bağımsız olmayı dört gözle bekler. Ancak insanın yukarıda belirtilen tanımında temel iki özelliği; olumsuzlama ve eylemdir. Bu süreçler insanın bilincini yalnızca soyut bir düşünme yetisine indirgeyerek kölenin, efendiye karşı özgürleşmesini sağlayamayacaktır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Hegel tarihte iki insanın karşılaşmasını köle-efendi diyalektiği üzerinden yorumlamıştır. Mutlak Tin’e ulaşmanın birer aşaması olan bu diyalektik, aylak efendiliğin bir çıkmaz olmasına karşılık, çalışan Kölelik, her insani, toplumsal ve tarihsel ilerlemenin kaynağıdır. Tarih ise çalışan kölenin tarihi olacaktır. Tüm tarihi yapan kölenin ta kendisi olacaktır. Aylak Efendi ise tarihte sadece etken/ulaştırıcı rolü kabul ederek, ilerlemenin pasif bir öğesi olarak kalacaktır.

Abdullah Denizhan

GENEL KAYNAKÇA

Jean-François Kervegan, Hegel ve Hegelcilik, Dost Yay.

Tülin Bumin, Hegel- Bilinç Problemi, Köle-efendi diyalektiği, Praksis Felsefesi, Yapı Kredi Yay.

Enver Orman, Hegel’in Mutlak İdealizmi, Kesit Yay.

Ivan Soll, Hegel’in Felsefesine Eleştirel Bir Giriş,  Ayrıntı Yay.

Alexandre Kojeve, Hegel Felsefesine Giriş, Yapı Kredi Yay.

Ümit Aktaş, Okuma Serüveni, Çıra Yay.

Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi.

G. W. F. Hegel, Tinin Fenomenolojisi, İdea Yay.