”Bir Türbenin Defnedilişi”

Selanik’in sahilden yukarıya doğru tırmandıkça topografyası gibi mimari özellikleri de değişir. Yedikule surlarına yaklaştıkça eski Türk mahallesinin izlerine rastlarsınız. Kötü restore edilmiş cumbalı evler… Yine de geçmiş zamandan bir işaret, bir renk sunar. Müslüman Selanik’e ait izler devlet politikası olarak yok edilmeye çalışılsa da tipik Osmanlı şehri olduğunu hissettirir.

Belgesel çekimi için yıllar önce elimde harita dik yokuştan tırmanarak Musa Baba türbesini arıyordum. Bir ara orta yaşlı birinin meraklı bakışından cesaret alarak haritadaki yeri sordum. Gayet anlaşılır bir Türkçe ile ama uzun zamandır kullanmadığı bir dilin tutukluğuyla yolu tarif edecekti.

Eski Türk mahallesinin ortasında açık alanda bakımsız bir türbe duruyordu karşımda. Musa Baba kimdi? Ne zamandan beri bu tepede yalnızdı? Yıkılan türbelere, camilere rağmen neden burası ayakta kalmayı başarmıştı? Bu soruların pek çoğunun cevabı yoktu elbette. Türbenin girişindeki bahçe duvarında küçük bir sunak dikkatimi çekecekti. Dikkatlice bakıldığında içerde bir İsa tasviri ve yanan mumlar vardı. Musa Baba bu gidişle bir Hristiyan azizi haline gelebilirdi.

Türbeye tırmanmadan önce daha aşağıda Alaca İmaret Camii’nin pencerelerinden birinin mermer pervazına elle kazınmış bir yazı içimde bir sızı gibi duruyordu. Osmanlı harfleri ile, “selam olsun müezzine imama/mukayyet olsunlar beş vakit namaza”…

Selanikli Rumlar hem Akdeniz hem Anadolu havasını taşır. Büyük kısmının kökleri Anadolu’dan kopmuş gelmiş mübadillerden oluşuyor.. Karagöz ustasının evi tam bir Karagöz atölyesi gibi. Yunan Karagözü ile Türk Karagözü arasındaki farkı anlatıyor. İlginç ayrıntılar var. Mesela Yunan Karagözündeki tipler zengin tiplerden oluşuyor.

Karagöz sohbeti kısa sürede nostaljik bir İstanbul muhabbetine dönüşecekti. Bir ara söz Telli Baba’ya kadar geldi.. İstanbul denilince aklına hemen Sarıyer’deki Telli Baba’nın gelmesi şaşırttı doğrusu… Gelinlerin Telli Baba’yı ziyaret etmesi çok hoşuna gitmiş. “Kızım gelin olduğunda Telli Baba’ya götüreceğim” dedi. “Ama o bir Müslüman yatırı” yönündeki itirazıma da itibar etmeyecekti: “Olsun madem iyi biri ben de götürürüm, ne zararı var?” Musa Baba acaba böyle bir iyi insan muamelesine mi kurban gidecekti diye içimden geçirmedim değil doğrusu.

1920’lerde çıkarılan bir yasayla şehirdeki tüm minareler yıkılmış, ayakta kalan birkaç cami de sinema salonuna ya da müzeye çevrilmiş, bu şansı(!) olamayanlar yıkılmaya terk edilmiş ya da farklı amaçlarla kullanılmak üzere el konmuştu.. Selanik’te namaz kılacak cami kalmamıştı.

Türbeler ve mezarlıkların bir İslam toprağı için ne anlama geldiğini rasyonelleşen Müslümanlık anlayışımızla kavramamız mümkün değil. Bosna savaşının hemen bitiminde Mostar’ın bombalanmış binaları, minareleri yıkılmış kubbeleri çökmüş camileri, yıkılmış Mostar köprüsünün içler acıtan görünümü ile savaşın tüm yıkıntılarını taşıyordu. Minaresi isabet alarak yıkılmış Koski Mehmet Bey Camii’nin avlusunda Mostar müftüsünün sözleri bana bir tarih dersi gibi gelecekti. “Bir zamanlar mezarlıkların park yapıldığı dönemden, parkların şehitlik haline geldiği bir dönemi yaşadık. Artık bize bir şey olmaz.”

Anadolu topraklarının Balkanların neden ve nasıl vatan haline geldiğinin nişanesi olarak ücra köselerde, dağ başlarında namı silinip giden mezar taşları, türbeye dair işaretler olmasa acaba Müslümanlık iddiamız bu topraklarda bu kadar köklü olur muydu? Geleneğin, içi boşaltılmış ritüellerin farkına varmadan yaşattığı şey aslında bu ülkenin neler karşılığında sahibi olduğumuzun tarihi değil mi?

Çoğu bir gaza erine ait bu mezar taşlarının bu topraklara yüklediği anlam taşların tarihinden daha derin değil mi?

Hatta bu taşlara izafe edilen anlam gerçekte kim ve ne olduklarından daha önemli hale geliyor. Ortak hafıza biraz böyle oluşuyor.

Yüklenen anlamın kendini aşmasının en ilginç örneklerinden biri Hasankeyf’teki Zeynel Bey Türbesi… Türbelerin, tarihi eserlerin en az Selanik kadar yıkıma uğradığı memlekette, sular altında kalmaması için bir türbe taşınıyordu. Taşınma işleminin teknik yönü bir tarafa kalabalıkla beraber türbenin taşınma görüntüsü sanki bir cenazenin omuzlar üstünde götürülmesi gibiydi. Bir türbe defnediliyordu.

Tarihi Hasankeyf sular altında kalacak ama bazı eserler taşınarak kurtarılmış olacaktı. Hasankeyf’i, gezerken yukarı kısımlarda tahrip edilmiş geleneksel yerleşim yerlerinin yıkık hali dikkatimi çekmişti. Gezmeye gelen Avrupalılara Türkiye’de insanlar mağarada yaşıyor görüntüsü vermemek için yıktırılmıştı. Baraj yapılmasına kararı verildiğinde, Kürt tarihi mirası yok ediliyor kampanyasının Avrupa’da çok canlı yürütüldüğü malum. Bu toprakların ortak mirasını Kürtlerin ve Türklerin olmak üzere parçalayan tahripkâr bir dil. Bu dili körükleyecek yerli aydın görünümlü kalem erbabı da hayli fazla. Türklüğün ve Kürtlüğün ortak mirası olan kimliği yok eden mozaikleştirici bir dil. Fatih’in ordusuna karşı savaşan Uzun Hasan’ın oğlu Zeynel Bey’in türbesi, yani iki Türk hükümdarının egemenlik savaşının sonucu dikilen bu kümbet Kürt ve Türkleri birleştirici bir unsura dönüşmüştü. Bölgedeki Kürt ve Türk ahali i için ziyaret edilesi bir ulu kişidir Zeynel bey. Oysa Fatih’e karşı savaşırken ölmüştür.

Bir mimari değer olarak Hasankeyf’i, Zeynel Bey türbesini ‘Kürt tarihi mirası’ olarak sahip çıkma iddiasındaki söylem, gerçekte, ortak bir medeniyetin varoluş idrakini parçalayan bir darbedir. Bir zamanlar birbiriyle mücadele eden iki Türk sultanının savaşının mirası bir türbenin Türklerle Kürtleri birleştirdiği başka bir coğrafya yoktur herhâlde.

Zeynel Bey Türbesi yerinden taşınırken, yaşanan gelişmelerle bana hissettirdiği şey, üzerinde bir tarih kurduğumuz zeminin de yavaş yavaş ayaklarımızın altından çekilmekte oluşundan başka bir şey değil…

http://www.akifemre.com/