İstanbul Vapur Demektir

       İstanbul ile ilgili ilk hayallerimden ve çoğu İstanbul’da yaşayan –hatta yaşamayanın bile- aynı hayali kurduğundan emin olduğum şuydu: “İşim Avrupa Yakası’nda olsun, oturduğum yer ise karşıda olsun, her sabah vapurla gidip geleyim. Ne güzel olurdu!” Bu hayalde bir toplu ulaşım aracı olarak “Vapur ”un bilhassa belirtilmesinin ardında bir neden vardı. Bildiğimiz gibi İstanbul’da yaka değiştirmek için üç farklı toplu ulaşım aracı vardır. Fakat “Vapur” dışındaki diğer ikisi hiç de hayallerine konu olmaz insanın. Hiçbiri, yorgun geçen bir günün ardından biraz kafamı dinleyeyim, şöyle bir keyif yapayım hissiyatı ile kullanılan toplu taşıma aracı değildir. Bazen hiçbir sebep yokken bile Üsküdar-Beşiktaş arasında gidip gelesi, bir boğaz turuna çıkası gelir insanın. Ruhlarımızı dinlendiren, boğazın serin sularında kendimizi bulmamıza yardımcı olan, boğazın mis gibi havasını içimize doldurmamıza sebep olan vasıtadır, vapur. O yüzden farklıdır, o yüzden hayallerimizin bir köşesinde vardır. İstanbul denilince genellikle insanların aklına ilk olarak Boğaz gelir, Boğaz’ı görmek yetmez, hissetmek istiyorum derseniz ise vapurların eşliğinde kendinizi Boğaz’ın serin sularına bırakırsınız. Vapur, İstanbul’u derinden hissetmek için kullanmanız gereken yegâne vasıtadır. Kâh Kanlıca’da yoğurt yemek için, kâh Çengelköy’de çay içmek için, kâh Emirgan’da bir huzurlu yürüyüş yapmak için, Üsküdar’da Kız Kulesini görmek, Eyüp’te Pierre Lotiye çıkmak için, Adalar’da keyifli bir piknik yapmak için ve daha nice İstanbul’ un nice güzelliklerini görmek için yolculuğumuzu güzelleştiren araçtır vapur. İstanbul’un neredeyse tüm güzellikleri vapurla bağlaşıktır. O yüzden İstanbul, Vapur demektir.

   Peki, İstanbul’un vapur macerası ne zaman başladı, biraz ona değinelim. Vapurlara geçmeden önce ilk olarak kayıklara değinmek gerek. Deniz vasıtası ile yaka değiştirmek yahut bir yerden başka bir yere gitmek İstanbul halkının yabancı olmadığı yüzyıllardır aşina olduğu bir durum. Bu kayıkları kullanmayı seven çokça insan olduğu gibi 17. Yüzyılda yaşayan divan sahibi bir şair olan Cevri Çelebi gibi sevmeyenler vardı. Cevri Çelebi, Üsküdar’ı hayatında görmemiş Galata’ya bile deniz yoluyla değil de Haliç’in etrafından dolaşıp geçermiş. Kimi zamanlar ise âşıkların gizlice buluşma noktası olan kayıklar hakkında, bu buluşmaları engellemek amacıyla fermanların çıkartıldığı bile olmuştur. Sonraki yüzyıllarda İstanbul’da kayıkların yerini yavaş yavaş gemiler yer almaya başlamıştır. Tabii tahmin edileceği üzere bu süreç ekmek teknelerini kaybetmek istemeyen kayıkçılar tarafından hiç hoş karşılanmamıştır. Fransız yazar Lamartine bu durumu “Her saat başı Hisar, Bebek, Büyükdere, Üsküdar ve Kadıköy’e yüzlerce yolcu taşıyan Türk, Avusturya ve İngiliz gemileri var. Kayıkçıların etten adaleleri gemilerin çelik pistonlarıyla uzun süre rekabet edemeyecek. Yakında vapurlara ucuz mevki konulunca, pazar ve dolmuş kayıkları da ortadan kalkacak.” şeklinde aktarmıştı. Kayıkçılar’ın yavaşça deniz trafiğinden dışlanması esnasında bir başka sorun da Boğaz’da yolcu taşıyan yabancı şirketlerin yolcu taşımasının önüne geçilmesiydi. Bunun içinse 1851’de Osmanlı devlet adamları ve Şirket-i Hayriyye isimli yerli deniz ulaşım şirketi kurulup, İstanbul’daki yabancı şirketlerin kabotaj hakkı ellerinden alınıp Şirket-i Hayriyye’ye verilmiştir. Ayrıca Şirket-i Hayriyye Osmanlı Devleti’nde kurulan ilk anonim ortaklık olma özelliğini de taşır. Bunun sonucunda İstanbul’daki deniz ulaşımı bu şirketin tekeline verilmiş ve Avusturya, Rus ve İngiliz vapurları deniz ulaşımından çekilmek zorunda kalmıştır. Şirket-i Hayriyye ilk seferini Üsküdar’a yapmıştır. Daha sonra seferleri çoğunlukla bugün Boğaz hattı diye bildiğimiz Anadolu Kavağı, Emirgan, Arnavutköy, Kuzguncuk, Çengelköy, Kanlıca arasında mekik dokudu. Şirket-i Hayriyye’nin zaman içerisinde 77 gemisi oldu. İstanbul halkının Vapur ulaşımı ihtiyacını karşılayan şirketin 1913’e kadar taşıdığı yolcuların sayısı yaklaşık 19 milyon olmuştur. I. Balkan Savaşı, Trablusgarp Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında vapurlarının çoğunu ordunun emrine veren şirketin bu savaşlar sonrasında yalnızca 18 adet vapuru kalmıştır. İstanbulluların deniz ulaşımını karşılayan şirket iflasın eşiğine gelmiş ve devlet yardımlarıyla ayakta kalabilmiştir. Cumhuriyet yıllarında ise yine müdavimlerini taşımaya devam eden şirket, 1944’te devletleştirilmiş ve tüm mal varlığı Şehir Hatları’na devredilmiştir. Bugün günde 250-300 bin İstanbulluya ev sahipliği yapan, Boğaz’ın serin sularında ruhlarımızı derin yolculuklara çıkaran ve çıkarmaya devam edecek olan İstanbul vapurlarının tarih sahnesine çıkışı ve gelişimi bu şekildedir.  

  Yazımızı Edebiyat camiamızın değerli şahsiyetlerinden olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın İstanbul ve Boğaz tasvirleri ile sonlandıralım.

 “Boğaz bana daima zevkimizin, duygumuzun büyük düğümlerinden biri gibi gelmiştir. Öyle ki, onun külçelenmiş manasını çözdüğümüz zaman büyük hakikatlerimizden birini bulacağız sanmışımdır. Bu bir hayal olabilir. Boğaz’ın kendisi de sanatkârane, hatta müzikaldir. Amiel ‘manzara bir ruh halidir’ der. Fakat bazı manzaralar vardır ki bizi Amiel’in iddia ettiği kadar serbest bırakmaz. Hülya ve düşüncelerimize kendiliğinden bir istikamet verirler. Bu esrarlı dehliz öyle teşekkül etmiştir ki, bir tarafında yaşanan şey, öbür tarafında bir hatıra gibi tadılır. Çünkü güneş, Boğaziçi’nde doğup batmaz. Tıpkı hoparlörle dışarıdan dinlenen bir opera gibi, bütün hareket adesenizin dışında kalır. Siz yalnız musikiyi duyarsınız.

Her iki kıyı birbirine zamanın saatlerini tutar. Beylerbeyi’nde, Emirgan’da, Kandilli veya İstinye’de günün her saati birbirinden ayrı şeylerdir. Beykoz, Çubuklu, ağaçlarının serin gölgesinde henüz son rüyalarını üstlerinden atmaya çalışırken Yeniköy veya Büyükdere gözlerinin ta içine batan güneşle erkenden uyanırlar. Kuzguncuk’ta sular, sahil boyunca, arasına tek tük sümbül karışmış bir menekşe tarlası gibi mahmur külçelenirken, ince bir sis tabakasının büyük zambaklar gibi kestiği İstanbul minareleri kendi hayallerinden daha beyaz bir aydınlıkta erirler. Rumeli kıyısında akşam, daima uzakta, daima eşyaya sinmiş bir hal olarak tadılır. Ağaçlar, evler, mukaddes bir ziyaretten arta kalmış mahlûklar gibi biçare ve mahzun, geceye girerler. Onun kendisine seçtiği elbiseye bürünürler. Bu bazen bir musikinin sırmadan hil’atı olur, bazen sadece mehtabın sarı gülleridir, bazen yaşayan günün dilde ve damakta dolaşan lezzeti veya dört bir taraftan semt ve mahalle adlarının hayalimize birbiri ardınca sunduğu hizmetlerdir…”

Selim Talha Sevinç