Ateş Denizinde Mumdan Gemilerle, Dâima!

Şeyh Gâlib | Fariğ Olmam Eylesen Yüz Bin Cefâ eşliğinde…

https://www.youtube.com/watch?v=QUIi_86A_pU

O yaz, ufka doğru mora çalan mavisi olan Akdeniz kıyılarındaydım. Üzerimde bırakacağı etkilerden bihaber, nemli günlerin birinde koymuştum önüme Hüsn ü Aşk’ı. Şimdi dönüp baktığımda her yerine notlar almış olarak buldum kitabı. 16 yaşındayken bu kadar çok not aldıracak ne var diye düşünürken, içinden çıkılması çok zor bir dünya ile karşılaştığımı anımsadım hemen.

10. sınıfa geçerkenki yaz tatilinde okumuştum ilkin. (Tabi, okuyanın hayatını değiştireceğini söyleyen kıymetli hocam Ercan Yılmaz’ı anmadan geçemem burada.) Okuma ‘sebebim’ ise sene sonunda sahneleyeceğimiz Aşk Hastası oyunu içindi. Hüsn ü Aşk’tan uyarlanan bu tiyatro oyununun bir yerinde Şeyh Gâlib’i, bir yerinde Aşk’ı, bir yerinde tiyatro oyuncusunu oynamam gerekiyordu. Biraz karmaşık durduğunun farkındayım, kestirmeden söylersek ‘Aşk Hastası’ olmam gerekiyordu. Nitekim oldum da…

O zamana kadar yapıp ettiklerim bir yana, bu eser ve bundan sonrası bir yanaydı artık. “Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;/Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum…”[1]’abenzer bir hâle büründüğümü hissediyordum. Söz sükûta ermişti. Peki, neydi bu ‘romanı’ bu kadar önemli kılan? “Satrançta piyade, seferden dolayı vezir olur”[2] sözü işin hülâsası aslında. İnsanın içindeki ‘tarik’ ihtiyacı, çember misali kendinde başlayıp yine kendinde biten bir yolculuk…

Eser üzerinde yoğunlaşırsak, 24 yaşında Divân’ını tertipleyen Şeyh Gâlib’in, 26 yaşında, altı ayda bitirdiği mesnevîsini yazma gerekçesi de epey ilginç doğrusu:

Gâlib, ‘Der beyân-ı sebeb-i te’lîf bölümünde, bir mecliste, Nâbî’nin ‘Hayr-abâd’ından bahsedildiğini, meclistekilerin bu mesnevîyi övmede pek ileri gittiklerini, buna bir nazîre yazmanın mümkün olmadığını söylediklerini, bu sözlerin, kendisine ağır geldiğini, hattâ bu sözleri bir çeşit sınama saydığını, Nâbî’nin, bu hikâyenin konusunu Şeyh Attâr’dan çaldığını, Nef’î’nin ‘Rahşiyye’sini örnek edindiğini söylediğini, bunun üzerine kendisine, böyle bir eser yazmasını teklif ettiklerini, onun da bu teklif üzerine ‘Hüsn ü Aşk’ı yazdığını söyler (s.9-12).”[3]

Yani bir iddialaşma üzerine kaleme alınmış eser, bugün bile hâlâ üzerine konuşulmaya, yazılıp çizilmeye devam eden bir klasiğe dönüşüyor. Onca mesnevîden farklı olan yönü de, şüphesiz divan edebiyatı sınırları içerisinde özgün oluşudur diyebiliriz. Şâir de yaptığının farkında olmalı ki mesnevîsinin sonunda bunu dile getiriyor:

Tarz-ı selefe tekaddüm ettim

Bir başka lügat tekellüm ettim

(Eskilerin usûlünden daha ileri gittim ve başka bir dille konuştum.)

Gelmişdir o şâir-i yegâne

Gûyâ bu kitab içün cihâne

Ziya Paşa’ya bu beyti söyleten eserin özetinden bahsedelim şimdi de:

“Hikâye, Arabistan’da Benî Mahabbet (Sevgioğulları) adlı hayalî bir kabile içinde geçer.  Hayatları ızdırap; gönülleri sevgiyle dolu olan bu kabilede olağanüstü tabiat olaylarının yaşandığı bir gecede iki çocuk doğar. Kıza Hüsn, erkeğe de Aşk adını koyarlar. Hüsn’ün beşiğini Kader sallar. Aşk ise ağlayarak büyümektedir. Büyüyünce Mekteb-i Edeb’te (Terbiye Okulu) Molla-yı Cünûn’dan (Çılgınlık Hocası) yalnızca aşk ve sevgi üzerine dersler okurlar. Bu dönemde Nüzhetgâh’ta (mânâ mesiresi) dolanıp Feyz (Bereket) havuzunda kendi güzelliklerini seyrederler. Bir ara yanlarına kabilenin en kalender kabadayısı olan Hayret (Kendinden geçiş) gelir. Hüsn ondan çekinip evine kapanır. Sühan (Söz), ikisinin mektuplaşmalarını sağlar. Hüsn’e İsmet (Masumluk) dadılık eder. Aşk’ın lalası ise Gayret’tir (Çalışıp çabalama). Aşk, ayrılığa dayanamayıp kabile ulularından Hüsn’ü ister. Onlar da Kalb (Gönül) Ülkesindeki Kimyâ’yı (İksir, tılsım) elde etmesini şart koşarlar. Aşk, lalası Gayret ile birlikte yola çıkar. Bu yol tıpkı masallardaki gibi tehlikelerle doludur. Sühan’ın yardımıyla karşılaştıkları bütün tehlikelerden kurtulurlar. İlk adımda bir kuyuya (çile) düşerler. Buradan kurtulup Harâbe-i Gam’da (Gam Harabesi, dünya nimetlerine karşı nefsi öldürüş) yürürler. Oradaki cadı (cinsel istek) elinden kurtulup Kalp Şehri’nin bulunduğu Çin diyarına ulaşırlar. Çin’de Aşk’ın karşısına, Hüsn’e çok benzeyen Huşrübâ adlı bir kız çıkar. Dostlukları artınca birlikte Zâtüssuver (Görüntü yurdu) kalesine girerler. Burası dünyanın temsilidir. Bir zaman sonra Aşk buradan kurtulmak ister. Gayretin öğütleri sonucu Aşkar adlı atına biner. Aşkar bir anda bin yıllık yol aştığı halde bir türlü kalenin dışına çıkamaz. İmdada Sühan yetişir. Yolculuğunun son durağı Kalp Kalesidir. Burası, çekilen bütün sıkıntıları unutturacak kadar güzeldir. Aşk burada harikûlade bir resim görür ve sevgilisi Hüsn’e kavuşur. Anlar ki Hüsn aslında kendi içindedir. Sonuçta Aşk Hüsn olmuştur.[4] Hüsn de Aşk.”[5]

Özetten anlayacağımız üzere Hüsn ü Aşk mesnevîsi, olgunluğa erişmenin zorluklarını ve bu yola giren sâlikin sonunda Allah aşkına kavuşup, fenâfillaha erişebilmesi için kendi isteği ve çabası yanında bir yol göstericinin yardımlarının da gerekli olduğunu anlatmaktadır. Gâlib Dede, eserini “hitâmuhu’l-misk” (1197) terkibiyle tamamladıktan yaklaşık bir yıl sonra, ailesine bile haber vermeden Konya’ya gidip Mevlânâ dergâhında çileye soyunmuştur. Yani, ‘yolculuk’ hikâyesini yazdıktan sonra yolculuğa başlamıştır. Önce yazmış, sonra yaşamıştır.

Son olarak söylemek gerekir ki, Hüsn ü Aşk’tan sonra değişmeye başlayan günlerimle birlikte bir sürü yeni kapı açılıyordu. Başka başka aracılarla metni ve yazarı tanımaya devam ediyordum. Şeyh Gâlib Divânı, Kuğunun Son Şarkısı, Aşkın Okunmaz Kıyıları kitapları ve daha nicesi ile o ‘hâl’i diri tutmaya çalışıyordum. Sezai Karakoç/Fecir Devleti’nden, Behçet Necatigil/Ölü, Hilmi Yavuz/Kalp Kalesi, Asaf Hâlet Çelebi/Nûrusiyâh gibi şiirleri de eklemeliyim listeye. Galata Mevlevîhânesi’nden de bahsetmem gerek, Şeyh Gâlib’in kabrini ziyaret etmek ve Hâmûşan’da dolaşıp biraz derine dalmak için…

Tüm bunların sonucunda bu yazı, hayatını değiştirmeyi göze almış cesur okuyucuları Gâlib Dede’nin dünyasına davet edebildiyse kendimizi bahtiyar sayacağız.

“Gele bir devr ki bu Gâlib’i yâd eyleyeler

Fırsat-ı sohbeti ahbâb ganîmet bilsin”

Mehmet Semih Çiğdem

Dipnotlar

[1] Necip Fazıl Kısakürek

[2] Mevlâna

[3] Abdülbâki Gölpınarlı, Hüsn ü Aşk önsözünden alınmıştır.

[4] ‘Gelince hüsn ile aşk, ansızın, nazar nazara/ Bir an içinde döner karşılıklı aynalara.’ dizeleriyle Faruk Nafiz bu duruma atıf yapmıştır.

[5] İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü’nden aktarılmıştır.