Bugün Türkçülük Kime Ne Söyler?

Cumhuriyet kurulalı neredeyse yüz yıl oldu ancak sanki yüz dakika gibi geçmiş gibi her şey yerli yerinde duruyor. Sorular, sorunlar, yanıtlar, arayışlar, dünya görüşleri, partiler, programlar ve hepsinin hem sebebi hem sonucu olan paradoksal ideolojiler… Peki neden tarih sahnesinde bu asrın perdesini çekemiyoruz? Neden her sorunun cevabında yine aynı soruyu buluyoruz? Cevabımız gayet basit. Varlığımıza, daha popüler bir ifadeyle kimliğimize ilişkin böylesine can alıcı bir meselenin konuşulduğu zeminde sahici olan ile kurgusal olanın ayrımını yapamıyoruz. Kurgu bizi gerçeklikten uzaklaştırıyor. İthal düşünceler Türkiye’yi çıkmaz sokakların arasında mahpusluk insanlar gibi bir ileri bir geri volta atmaktan öteye taşımıyor. Her biri için ayrı ayrı sorulması gereken bu soruyu bugün yalnızca birisi için yineliyorum. Bugün Türkçülük kime ne söyler?

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra devlet yönetimini eline alan İttihat ve Terakki kadrosu her ne kadar Abdülhamit aleyhtarlığında ortak bir zemin bulmuş ve bu nedenle farklı görüşte olan insanları çatısı altında toplamış olsa da parti ilerleyen yıllarda daha çok Enver, Talat ve Cemal Paşa üçlüsünün kontrolüne girecektir. Bu üç ismin müşterek düşünce dünyası, milliyetçilikle bezeli bir vatanperverlik duygusudur. Düşünceden ziyade politik ezilmişlik altında gelişen güçlü bir duygudan bahsediyoruz. Balkan muharebeleri, Arap isyanları, Birinci Dünya Harbi ve imparatorluğun dört bir yanında baş gösteren işgaller sebebiyle ağır bir travmanın eseridir bu duygu. Nihayetinde derin bir Sevr korkusuna sahip olan kurmayların kurduğu yeni devlette, kurucu kadroların toprağa bağlı milliyetçilik gibi eğilimlerinin olması kaçınılmazdı. Ancak şu husus öylesine önemlidir ki bugün dahi tam olarak idrak edilebilmiş değildir. İstiklal mücadelesi her ne kadar milliyetçi kadroların liderliğinde gerçekleştirilmiş olsa da, mücadeleye hakim olan söylem tamamiyle dini referanslarla oluşturulmuştur. Bu durum milleti mücadeleye dahil etmek gibi salt faydacılığın ötesinde dönemin önemli isimlerinin bilinçli ve iradi bir tercihidir. Zira ifade ettiğimiz gibi o kadroların ekseriyetinde milliyetçilik bir düşünce değil yalnızca duygu halidir. Sonuç olarak cumhuriyetimizin “kurucu ideolojisi” düşünce ve inanç sathında yalnızca İslam’dır.

Cumhuriyetin kurulmasını takip eden devrim niteliğindeki değişikliklerin sıhhati için iki tasfiyenin yapılması gerekiyordu. Birincisi dini ve dini sembolleri içerisinde taşıyan geleneklerin tüm siyasi ve toplumsal kurumlardan tasfiyesi. İkincisi ise yaralı dahi olsa bu değerlerle bezenmiş bir kimliği yaşatan kadroların tasfiyesi. Bu iki tasfiye Osmanlı ile Cumhuriyet arasında kurulan süreklilik ilişkisinin özünde ne kadar yüzeysel olduğunu da bizlere gösterecektir. Bütün bu yaşanılanlar yok olma korkusuyla geliştirilen tepkisel bir parti politikası ve nefes alma çabası olarak görülmeliydi. Ancak tarih çarpıtıldı. Nesiller dönüştürüldü. Dokunulması yasak ne idüğü belirsiz dogmalar üretildi. Bugün gelinen noktada Şerif Mardin’in dediği gibi hepimiz bir parça Kemalistiz. Bu yüzden Türkçü diye bilinen Enver Paşa’nın Bağdat düşerken hilafetin sembolü olarak gördüğü bu yere karşı duyduğu hezeyan halini idrak etmekte güçlük çekiyoruz. Bir Türkçü Bağdat için neden üzülsün? Osmanlılar, milliyetçi, islamcı veya batıcı olsun farketmeksizin müşterek bilince sahip bir nesildi ve tarih sahnesinden çekildiler. Bugünün milliyetçileri kökenlerini Osmanlı’da arasalarda kaybedilmiş bir toplumsal bilince sonradan dahil olmaları mümkün değil. Bugünün milliyetçileri törpülenmiş zihinlerimizde ürettiğimiz romantik tarihlerin gerçekliğini sorgulamazsa, 2020 yılında hala İttihat ve Terakki partisini pusulalarda aramaya veya Mustafa Kemal’in ruhaniyetinin aramızda dolaştığına inanmaya devam edecektir. Bu inançları tarihte oyalanmak olarak tanımlamaktan başka çaremiz kalmadı.

Cumhuriyetin ilanından sonra toplumda ciddi bir karşılığı olan ilk milliyetçilik damarı Atatürk milliyetçiliğidir. Bu milliyetçilik düşüncesi teorik olarak vatandaşlık temellidir ve etnik bir ayrımcılığa yer vermez. Fransız devriminden ve dönemin doktrininden ilhamını alan bu düşünce yurttaşlık bilincinin yerleşmesini amaç edinir. Ancak Fransız kökenli olması nedeniyle jakoben bir laiklikten ayrı düşünülemez. Paranteze alınmış Osmanlı ve Selçuklu mirası, milli kültürün baş yapıtları haline getirilen kaynağı belirsiz ulusal destanlar, kabile seviyesinde bir dil inşası amaç edinen Öztürkçecilik akımı hep bu milliyetçilik anlayışının ürünleri olmuştur. Ayrıca bu düşüncenin Türkiye’deki siyasi pratiğini anlamak için CHP’nin genel sekreteri Recep Peker’de müşahhas hale gelmiş olan 1930’ların totaliter yönetimini ve İtalya kaynaklı faşist eğilimleri göz önüne almak zorundayız. Her ne kadar bu zorba praitkler yumuşatılmış olsa da Demokrat Parti ve onu takip eden uzun yıllar boyunca bu doktrin varlığını korumuştur. Her askeri ihtilal sonrası pekiştirilen ve vesayet organlarının kırmızı çizgilerinden birisi haline gelen milliyetçilik anlayışı esasında artık tarihin tozlu raflarında kalmış kuru bir yurttaşlık söylemi olmaktan öte geçemeyen, hayali bir ulus inşasının teorik dayanağıdır. Bu hayal kısmen de olsa başarıya ulaştı ancak bize nelere mal olduğu anlamak için azıcık gündelik hayatımıza bakmamız yeterli olacaktır.

Yakın tarihimizde bir diğer Türkçü-millyetçi düşünce akımı Nihat Atsız ve bir grup öğrencinin etrafında şekillendi. Rejim tarafından Almanya ve Sovyetler Birliği ile geliştirilen dış ilişkilerin seyrine göre kaderi tayin edilen bu akımın dönemin rüzgarlarının da tesiriyle ırkçı ve Turancı taraflarının olduğu aşikar. Her ne kadar Osmanlı tarihine olan saygıları nedeniyle Kemalist milliyetçilere bir tepkisellik söylemlerinde var olsa da, dini yaklaşımları nedeniyle toplumsal bir karşılık bulamadan kısa sürede etkisini kaybetmiştir. Müslüman Türk toplumu, cumhuriyet tarihinde Avrupa’da yükselen aşırı sağ eğilimlerin kendi topraklarında vücut bulmasına hiç bir zaman müsaade etmemiştir.

Yalnızca sembolik olarak İttihatçıların din ve milliyet hislerine benzer tarzda bir milliyetçiliklerinin olduğunu iddia edeceğimiz ve bugünün milliyetçilik söylemini yaşatan asıl yekûn ise ciddi bir düşünsel arka planı olmadan tamamen politik bir zeminde ortaya çıkmıştır. Kemalist vesayetin dışlayıcı laik miliyetçiliği ile dini hassasiyleti baskılanmış toplum arasında bir köprü vazifesi gören bu hissiyat tarihsel şartların bir ürünüdür. Nitekim 1960 ile 1980’li yıllar arasında Türkiye’de rejimin dini açıdan baskıcı tutumu nedeniyle müslümanların kendilerine varlık alanı bulabilmesi için milliyetçilik en masum görünen yoldu. Sosyalist sokak hareketlerine ve rejimin jakoben anlayışına karşı toplumda gri bir bölge oluşması amacıyla bu milliyetçilik anlayışı devlet tarafından makul olmasa da mazur görülebilmiştir. Bu nedenle Ahmed Arvasi, Erol Güngör, Kadir Mısıroğlu veya Necip Fazıl gibi farklı isimlerin dahi gençlik yıllarındaki milliyetçi söylemleri bizleri şaşırtmamalıdır. Seküler bir milliyetçilik karşısında Türk kimliği ile dini inanışı barıştırmak gibi teleolojik bir gaye güden bu kimseler için Türk milliyetçiliği kültürel bir coşkunluk, epik tarihçilik, vatanperverlik ve Türk-İslam ayniyetinden öte rasyonel bir anlam ifade etmez. Bu düşünceye sahip olanlar bazen ehl-i tarik bir görünüm arz etmiş, dini değerlerle barışık mukaddesatçı bir kişiliğe sahiptir.

Sonuç olarak bugünün sağ partilerinin tabanlarının çoğunluğunda gözüken bu eğilimler yer yer ortaya çıkan temelsiz Orta Asya özlemlerini dile getirse de özünde Türkiye eksenli “vatanperverlik” duygusundan öte bir muhtevaya sahip değildir. Görüldüğü üzere tüm bu düşünceler “milliyetçilik” veya “türkçülük” gibi ortak isimlere sahip olsa da özellikle dine dair tutumları ve ortaya çıkış şartları itibariyle önemli farklılıkları haizdir. Ancak bugün Türkçülük kime ne söyler sorusunun cevabı için hepsinin ortak noktalarına bakmamız gerekiyor. Bu zaviyeden bakıldığından da manzara kimlik arayışlarına çözüm üretirken kimlik krizinin bir parçası olan, sorunu gerçekçi temellerden uzak bilgiye değil duyguya dayalı söylemlerle derinleştiren bir durum arz ediyor. Bugün Türk denilince zihninde bir parıltı bulamayan kimselerin tarihe böyle bir duygusal bilinçle yönelmesi anlaşılabilir. Ancak Türkçülük veya milliyetçilik gibi düşüncelerin tüm tarihsel şartlarından koparılıp soyut bir düşünce sistematiği olarak kabul edilmesi uzun vadede Türkiye’nin sorunlarına fayda sağlamayacaktır. Partilerin bu hissi yer yer istismar etmesi, çoktan tarih sahnesinde yerini alması gereken tüm ideolojilerin varlıklarını devam ettirmesine neden oldu. Bu ise bize gerçeklikle uyumsuz, entelektüel derinliği olmayan, ideolojilerin gölgesinde kalmış çıkar odaklı tartışmaların esir aldığı bir ortam yarattı. Soğukkanlılıkla bu tortulardan arınmazsak, bireyin var olduğu ülkeye aidiyet duymasını bir ideolojiye mensup olmak olarak değil, herkeste mevcud olması gereken sıradan bir vaka olarak anlama düzeyine erişemezsek çıkmaz sokaklarda volta atmaya devam edeceğiz. Ve gün sonunda, yaratılan bu yapay gündemlerin yorgunluğuyla baş başa kalacağız.

Mustafa Bozoklu