Yüzyılların Kutsal Bilgeliği: Ayasofya

İnsanlık, tarih boyu geleceğe bir iz bırakabilmek için pek çok eser ortaya koymuştur. Bu izlerden en çok bilineni ve insanlık tarihi açısından pek çok ilkleri ile Ayasofya diğerlerinden ayrı bir yerde durmaktadır. “Kutsal Bilgeliği” ve 1500 yıla yaklaşan tarihiyle günümüzde hala tarihe, sanata, mimariye ve siyasete yön vermeye tüm ihtişamıyla devam etmektedir. Bu büyük ve kudretli yapının serüvenine hep birlikte bir göz atalım;

532 ve 537 yılları arasında İnşa edilen Ayasofya’dan önce şuan bulunduğu yer üzerinde 2 farklı Ayasofya kilisesi bulunmaktaydı bunların ilki şehrin hamisi ve kurucusu olan I.Constantinus zamanında, Şehrin akropolü[1] üzerinde ki eski bir tapınağın bulunduğu yere Hıristiyanlaşan Romanın ilk büyük mabedi olması amacıyla 337 yılında yapımına başlanmış ancak oğlu II.Constantinus döneminde 360 yılında tamamlanmıştı. Dikdörtgen bir plan ve ahşaptan yapılan bu mabet maalesef günümüze kadar ulaşamadan 404 yılındaki isyanlar sonucu yanıp kül olmuştur.[2] İmparator II. Theodosius dönemi İstanbul sınırlarına sığmayan koca bir kent olmuştu ve büyük imar girişimlerine şahit olmuştur. Bu girişimler arasında yeni şehir surları, yeni formlar ve 415 yılında yanıp kül olan başkentin başkilisesini 5 nefli ve dikdörtgen bir plan dâhilinde önceki kiliseden daha büyük şekilde inşa edilmiştir. Bu ikinci Ayasofya’nın ömrü de pek uzun olmamış ve 532 tarihinde İmparator I. Iustinianos döneminde çıkan Nika ayaklanması sonrası şehrin çoğu yeri ile beraber yanıp tahrip olmuştur.

Bugün tüm azameti ile ayakta olan Ayasofya, Iustinianos döneminde bu olayın ardından kenti yeniden imar girişiminin, büyüyen imparatorluğunun ve gücünün simgesinin bir temsili olarak inşa edilmiştir. İmparator inşa edilecek kilisenin öncekilerden çok farklı ve çok büyük olmasını istemekteydi. Bunun için imparatorluktaki en iyi mimar ve fizikçileri olan Miletli İsodorus ve Terallesli Anthemius’u bu iş için görevlendirmiştir. Aralık 532 tarihinde yapımına başlanan yapının inşaatı 5 yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmıştı bu dönemin şartlarında olağan üstü bir gayretin sonucudur. 537 yılında biten Ayasofya, tüm Roma’yı birleştirme idealinde olan Iustinianos’un İmparatorluğun dört bir yanından getirttiği parçalar Ayasofyaya yerleştirilmiştir.[3] Ayasofya açılışında Iustinianos içeri girdiğinde bu kudretli mabedin ve kubbenin altında kendini tutamayarak Antik dünyanın büyük mabedi Süleyman Mabedine atıfta bulunarak “Ey Süleyman! Seni geçtim.” diye haykırdığı söylenir. Bu tarihten sonra Ayasofya gören herkesi kubbenin büyüklüğü ve yapının heybetiyle etkisi altına almıştır. Doğu Roma İmparatorluğu boyunca Ayasofya önemli olayların merkezinde olmuştur. İmparatorların taç giyme merasimleri, Ekümenik konsüllerinin bazıları burada yapılmış ayrıca Ortodoks kilisesinin merkezide yine burası olmuştur. Yapımından kısa bir süre sonra büyük bir deprem sonrası kubbesi çöken Ayasofya’nın kubbesi yeniden bu sefer 6 metre daha yüksek olacak şekilde tamir edilmiştir.

Pek çok doğal afet ve tahribattan ayakta kalan Ayasofya, skizma[4] sonucu birbirlerini aforoz eden Katolik ve Ortodoks Hıristiyanlarının ayrılmasıyla başlayan süreç sonucunda 1204 IV. Haçlı Seferiyle (Latin İstilası) şehrin tümüyle yağma edilmesinden nasibini almıştı. İçerisinde bulunan altın ve değerli taşlar ile bezeli mozaikler, eşyalar, kutsal emanetler yağmalanıp olmaz işler yapılarak bu büyük mabedin ihtişamına gölge düşürmüştü. 1204-1261 Latin İmparatorluğu döneminde Ayasofya Katolik kilisesi olarak kullanılmıştı ve büyük tahribat görmüştü. 1261 tarihinde Bizans İmparatorluğu kenti yeniden ele geçirdiğinde Ayasofya metruk bir halde idi ekonomik gücü eskisi gibi yerinde olmayan Bizans İmparatorluğu Ayasofyayı eski ihtişamına ulaştıramamıştı. Bu dönemde Bizans Sarayı büyük oranda yıkılmış olmasından ötürü Ayasofya devlet işlerinin yürütüldüğü yer olarakta kullanılmıştır.

Ayasofya Camii içi görüntüsü.

29 Mayıs 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet döneminde Osmanlılar İstanbulu ele geçirdiğinde Ayasofya Fatih’in fetihin haklı nişanesi olarak burada namaz kılması ile Cami-i Kebir olmuştur. Sultan Mehmet’in vakfiyesi ile Ayasfoya’nın cami’i hüviyeti kesinleşerek Osmanlıların daima ilham aldığı ve kendileriyle özleştirdikleri büyük mabet 480 yıl bu hizmeti görecekti. Osmanlıların bu icraati Ayasofyanın günümüze kadar ulaşmasında kuşkusuz önemlidir. Fatih döneminden itibaren temizlik ve tamirleri başlayan Ayasofya’nın ilk minaresi yine bu dönemde yapılmıştır. Yanına yine bu dönemde bir medrese yapılmıştır böylece Ayasofya Külliyesi oluşmaya başlamıştır. Sultan II. Bayezid devrinde Ayasfoyanın ikinci minaresi de inşa olunmuştur. Kanuni Sultan Süleyman devrinde minberin sağ ve sol yanında bulunan iki şamdan Budin’in fethinden sonra oradaki Başkiliseden alınarak buraya yerleştirilmiştir. II. Selim dönemi, yıllarca eserlerinde kendisine ilham veren Mimar Sinan Ayasofya’yı geniş çaplı tadilatını gerçekleştirmiştir. Ayasofyanın yan taraflarında deprem riskine karşı kubbe baskısını azaltmak için yapılan payandaların çoğu ve 2 adet minare bu dönemde inşa edildi. Şehrin yıllarca en büyük ibadethanesi olan Ayasofyada ki ilk sultan türbesi yine Mimar Sinan tarafından II. Selim için yaptırılmıştır. Burada Sultan II. Selim dışında Sultan; III. Murat, III. Mehmet, I. Mustafa, I. İbrahim’in ve şehzadelerin türbeleri bulunmaktadır. III. Murat dönemi Bergama’da bulunan İlkçağdan kalma yekpare mermerden oyulmuş iki büyük küp getirtilerek caminin içine şadırvan yapılmıştır.[5] 1739 yılında Sultan I. Mahmut döneminde Ayasofya geniş çaplı bir tadilat geçirmiştir bu tadilat ile kütüphane, sıbyan mektebi, imarethane, şadırvan yapılmıştır. 1847-1849 yılları arasında Sultan Abdülmecit döneminde gerçekleştirilen restorasyon ile kubbe ve tonozlar güçlendirilmiş, iç ve dış dekorasyonlar elden geçirilmiş. Cami’i içerisindeki mozaikler ve hat levhalar yenilenmişti. 1651’de Teknecizâde İbrâhim Efendi’nin hattı ile yazılmış levhalar kaldırılarak yerlerine bugün görülen Mustafa İzzet Efendi’nin 7,5 m. çapındaki yuvarlak levhaları asılmıştır. Yeni bir muvakkithane ve medrese bu yenileme ile Ayasofya Külliyesine eklenmiştir.

Mustafa İzzet Efendi’nin hazırladığı hat levhaları.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ile Ayasofya 1930-1935 yılları arasında restorasyona alınmıştır. Mozaikler ve kubbe bu restorasyonda elden geçirilmiştir. 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararı gereğince Ayasofya Müzeye çevrilmiştir. 900 yıl Başkilise 480 yıl Cami’i Kebir olan bu büyük yapı 86 yıl müze statüsünden sonra yeniden 24 Temmuz 2020 tarihiyle Cami’i vasfını yeniden almıştır.

Ayasofya döneminden öte bir yapıdır. Mimarisinde insanlık tarihinde daha önce eşi benzeri olmayan çözümler geliştirilmiştir. Karşılaştıkları kubbe sorununa döneminde daha önce kullanılmamış bir yenilik ile çözüm bulmuş ve dikdörtgen planlı yapının kubbesini oturtturmak için kare planlı bir kat oluşturarak kubbeyi buraya oturtmuşlar ve iki yarım kubbe ve payandalar ile de kubbeyi desteklemişlerdir. Bu büyük yapıyı ayakta tutabilmek için günümüzde kullanılan harcın ilk örneğini geliştirmiş ve yapının sağlamlığını arttırmışlardır. Ayasofya mozaikleri farklı dönemler içerisinde yapılmıştır ancak her biri sanat eseri niteliğinde ve oldukça detaylıdır. Pek çok farklı ve değerli taşlar Ayasofya’nın koynunda ki mücevherler gibidir. İmparatorluğun farklı bölgelerinden getirilen pek çok malzemenin yapı içerisinde kullanılması yapının renkliliğini ve kendine has karakteristik özelliğini ön plana çıkarmaktadır. Kilise olarak yapılmasından ötürü az sayıda penceresi olan Ayasofya’nın özellikle kubbesinde bulunan pencerelerden aldığı ışık ile içerisinde oldukça ruhani bir atmosfer oluşturmaktadır. Neredeyse 1500 yıldır Doğunun ve Batının sentezi olan, iki medeniyetin izlerini hala taşımakta ve mimarisindeki ince detaylar, içerisindeki birbirinden eşsiz süslemeler ve ışık oyunları ile her dönemden kendisine has izleri içerisinde barındırmakta ve yaşatmakta olan Ayasofya “Kutsal Bilgeliğini” tüm insanlığa sunmaya devam etmektedir.

Kerem Açıkkol

Dipnotlar

[1] Eski Yunan şehirlerinde, en önemli yapıların ve tapınakların bulunduğu iç kale.

[2] Megale Eklesia(Latince “Büyük Kilise” anlamına gelmektedir. Ayasofya’ya verilen ilk isimdir.

[3] Mısır’da Heliopolis’ten sekiz büyük kırmızı porfir sütun, Batı Anadolu’da Efesos’ta (Ayasuluk-Selçuk) Artemis Mâbedi’nden, Kyzikos (Kapudağ yarımadası) ve Suriye’de Ba‘lebek’ten sütunlar getirildiği gibi başka yerlerden de değişik cins ve renklerdeki mermerler alınmıştır. Bunların başında gelmektedir.

[4] Doğu ve Batı Kiliselerinin ayrılması

[5] TDV İslam Ansiklopedisi, Ayasofya Maddesi, Müellifi Semavi Eyice

Kaynakça

Belge, Murat. İstanbul Gezi Rehberi. İstanbul: İletişim Yayınları, 2020.

Çetinkaya, Haluk. Ayasofya. Cilt VIII, Antik Çağlardan Günümüze Büyük İstanbul Tarihi içinde, yazan Coşkun Yılmaz M. Akif Aydın, 68-77. İstanbul: İbb Kültür Aş., 2015.

Eyice, Prof. Dr. Semavi. «Ayasofya.» TDV İslam Ansiklopedisi. 1991. https://islamansiklopedisi.org.tr/ayasofya (2020 tarihinde erişilmiştir).

—. Ayasofya 1. İstanbul: Yapı Kredi Bankası Kültür ve Sanat hizmetleri, 1984.

W. Eugene Kleinbauer, Antony Wight, Henry Matthews. Ayasofya. Çeviren Handan Cingi. İstanbul: Arkeoloji ve Snat Yayınları, 2004.