Dilin Düşünme ve Toplumların Dini Yorumlaması Üzerine Etkisi

Dil, insana ve birbirleri arasında türdeş olan hayvanlara da verilen eşsiz bir hediye ve deneyimdir. Dil, insanların duygu ve düşüncelerini bildirmek için sözcükler ya da işaretler aracılığıyla yaptıkları anlaşma ve öteki kişilerle iletişimi sağlayan bir çeşit olgudur. Peki, Dünyada konuşulan yaklaşık yedi bin (7000) dilin nasıl doğduklarını ve kökenlerinin nerelere dayandıklarını biliyor muyuz? Aslında bakarsınız bilim insanlarının ve filozofların elinde bu konular hakkında pek fazla elde tutulacak güçlü bilgiler yok fakat bu bilgisizlik onları daha da kamçılamaktan başka bir işe yaramıyor…! Dilin, doğuşunu ve kökenini genelde iki başlık halinde açıklıyorlar. Açıklamalardan ilki; inanç kaynaklı teorilerdir. Bunlara örnek vermek gerekir ise Babillerin inanışında, Dünyada eskiden konuşulan tek bir dil vardı ve bu tek dil sayesinde bütün insanlar uyum içinde yaşayıp gelişiyorlardı. Zaman ilerledikçe ve insanlar geliştikçe Tanrı katına erişmek için bir kule yapmaya başladılar zira insanlar Tanrıya güçlerini göstermek istiyorlardı. Tanrı, o zaman insanların dillerini karıştırıp onları dünyanın dört bir tarafına dağıttı. Bu inançla alakalı görüşler zaman ilerledikçe bilim insanları ve düşünürler tarafından pek desteklenmedi. Bunlardan ikincisi olan; rasyonalist ve evrimsel açıklamalar yapılmaya başlandı. Örnek vermek gerekirse Chomsky dili, iki elde ediş biçimine göre ayırarak ‘‘iç dil ve dış dil’’ şeklinde tanımladı. Dış dil tanımlamasında ‘‘dillerin dışa yansıyan özelliklerini (ses birimleri, diller arası ilişkileri) barındırırken iç dil ise insanın dili nasıl edindiği ve kullandığı ile ilgili süreçleri içeriyor.’’ dedi. Dili, beyin ve zihin ile ilişkilendirerek rasyonalist bir bakış açısı ile baktığını anlıyoruz. Günümüzde ise daha birçok sınıflandırma yapılıyor. Bu sınıflandırmalar arasında en tutarlı açıklama olarak kabul ettiğim, dilin doğayı ve doğanın seslerini taklit edip evrimleştiğini savunan yansımatik (onomatopoeia) bakış açısı olduğu kanaatindeyim. Örneğin, bir ağacın dalının kırılması ve bu sesin insanlar tarafından zamanla çatırdamak fiiline dönüşmesi daha sonrasında ise bu sesi cümle içerisine nüfuz ettirmek denebilir. Tabi ki bu sadece dil için değil, düşünme için de geçerlidir. Bir örnek vermek gerekirse insanlar, doğadaki uçan kuşun kanadını ve yapısını taklit ederek uçak teknolojisini yapması gibi. Buradan da düşüncenin kainattaki olan olayların kişinin zihnine zuhur etmesi diyebiliriz. İnsandan bağımsız evrende gerçekleşen bu olaylar silsilesi, kişilerin düşüncelerine yansıdığında hep aynı şeyleri mi doğuruyor?

Birçok düşünüre göre, evrendeki olup biten her şeyi her insan farklı yorumlayıp farklı düşüncelere sahip olabilir. Bu farklı yorumlamaya birçok etken sebep olabilir; kişinin düşünce yapısı, geçmişi, sosyal hayatı, inandığı dini ve bu yazının da üstünde duracağı en önemli etken dili olabilir. Yani dil, bir insanın düşünce yapısını ve dini yorumlayışını değiştirir mi? Bu soru birçok insan tarafından tarih boyunca soruldu ve her verilen farklı bir cevap toplumu, dini ve kültürü etkiledi.

Öncelikle, en temel sorumuzdan başlayıp bu sorumuzun açıklanmasına önem vererek yazımıza devam edelim. Dilin, insanların düşünce yapıları üstünde herhangi bir etkisi var mı? Bu soruyu yakın zamanda soran ve araştıran Stanford üniversitesinde dil bilimi araştırma grubunun verdiği cevap şaşırtıcı olmayan bir şekilde; ‘‘Farklı dilde konuşan insanlar, gerçekten farklı düşünüyor ve gramerdeki rastlantısal farklılıklar bile dünyayı, dinleri nasıl algıladığımızı derinden etkiliyor.’’ dediler. Gramerdeki farklılıkları örneklendirerek verelim. Dünyanın evrensel dil olarak kabul ettiği İngilizce ile Türkiye’de konuşulan Türkçe dilini ele alalım. İngilizce ve Türkçe arasındaki en temel fark: Türkçede cümleler ne kadar birleştirerek kurulursa cümle o kadar kaliteli bir cümledir. Bunun tersi olarak, İngilizcede ise cümleleri ne kadar ayırarak kurarsan o kadar etkin cümledir. Daha somut bir örnek vermek gerekir ise ‘‘Küçük bir çocukken arkadaşlarımla okulda sürekli kavga ettiğim için ailem beni okuduğum okuldan alıp mahallemizden daha uzakta olan başka bir okula yazdırdı.’’ bu cümleyi Türkçe konuşan bir insan sarf eder fakat İngilizce konuşan insan bu cümleyi parçalarına ayırır. Şu şekilde söyler; ‘‘Ben küçük bir çocuktum. Okuldaki arkadaşlarımla sürekli kavga ederdim. Kavgalarımdan dolayı ailem beni mahallemizden daha uzakta olan başka bir okula yazdırdı.’’ Burada da görmüş olduğumuz gibi, sürekli basit cümleler kurup olayları birbirinden ayıran bir dili kullanan insan ile cümleleri birleştirip daha komplike cümleler kuran ve olayları birbirine bağlayan bir insanın düşünme sisteminin aynı olduğunu söyleyemeyiz.

Bu vermiş olduğumuz örnek, gramerdeki farklılıklardan dolayı oluşan düşünce sistemi farklılığı idi. Şimdi ise dillerinin gramer yapısına göre düşünen insanların fikirlerini nasıl dile getirdiklerine değinelim. Buna da somut bir örnek verelim. Kuzey Avustralya’nın Cape York bölgesinin en batısında bulunan ‘Aborjin’ kabilesine gidelim. Türkiye’de ve Dünyada yaygın olarak kullanılan yön ve mekan belirten sözcükler, ‘‘sağ, sol, ön, arka’’ bu kabilede ise yön ve mekan sözcükleri, ‘‘kuzey, güney, doğu, batı, kuzeydoğu’’ olarak kullanılıyor. Yani Dünyada ‘‘Bardağı masanın sağına koy.’’ derken, Aborjin dilinde ise ‘‘Bardağı masanın doğusuna koy.’’ demek oluyor. Eğer sürekli olarak yönlerin farkında değilseniz ‘‘Nereye gidiyorsun?’’ sorusuna ‘‘Yukarı’’ diye cevap verirsiniz ve bunun kuzey ya da güney olduğunu anlamazsınız fakat Aborjinler ‘‘kuzey ya da güney’’ olarak cevap verdikleri için onlarla ‘‘merhabanın’’ ilerisine dahi geçemezsiniz çünkü neden bahsettiklerini anlamazsınız. Sonuç olarak, yön kavramını kuzey ve güney olarak ifade eden bu kabile, dünyadaki diğer insanlara göre yönlerini bulma konusunda daha başarılıdırlar. Örneğin, bu kabileyi ve Türkçe konuşan insanları alışık olmadıkları bir bölgeye koyduğumuzda, kabile halkı yön kavramını kullanarak yollarını bulabilirken, sağ sol kavramını kullanan Türkçe konuşan insanlar yönlerini bulmada daha da zorluk yaşarlar.

Bu paragrafta da görmüş olduğumuz şekilde, dilin, düşüncelerimizi nasıl etkilediğini ve düşüncelerimiz tarafından dilin nasıl etkilendiğini anladık.

İkinci olarak bahsetmekte önem arz eden konu ise dilin, insanların dini ve dini inançları yorumlaması üzerine nasıl bir etkisi vardır? Ama bu soruya gelmeden önce, dinin ne olduğunu açıklamamız ve dil ile din arasında ne gibi etkileşimler olduğuna bakmamız gerekiyor. Dil, dinin teorik, pratik ve sosyolojik boyutlarında önemli rol oynar. Din, Arapça kökeni ‘‘deyn’’ sözcüğünden gelir ve sözlük anlamı; ‘ceza ve karşılık, itaat, boyun eğme, makbul ibadet’ gibi birçok anlama gelir. Bugün Batı dillerinin din karşılığı olarak kullandığı kelime ise Latinceden gelen ‘‘Religion’’ olarak kullanılır. Anlamı ise ‘Tanrıya bağlayan bağ, bir şeyi vazife edinmek’ gibi anlamları vardır. Her iki kelimenin de genel anlamları bir yaratıcıya boyun eğme veya bağlanma olarak kullanabiliriz. Lakin, dini genel bir tanımla tanımlamak oldukça zordur, dinin tanımı yapılabilmesi için bütün dini inançları kapsıyor ve sınırları kesin olarak belirlenmiş olması gerekiyor. Biz ise tanımını yapamasak bile filozof olan Ludwig Wittgensteın’nın görüşüne bakabiliriz. Onun görüşüne göre, dinsel inançlar ne kanıta dayalıdır ne de rasyonalist bir doğrulamaya açıktır. Dinin, tarih ve bilim gibi konulardan mantıksal olarak ayrı olduğudur. Ludwig’e göre nasıl bir Tanrı inancı olursa olsun, test edebileceğimiz ya da test etme metodu bulabileceğimiz bir şeye inanılamaz der. Eğer bir test etme olursa Tanrının vermek istediği mesajı en önemli noktayı kaçıracağımız görüşündedir çünkü ‘‘Dini inançları alıp onları desteklemek veya kanıtlar dökmek dinleri, sadece batıl inanç düzeyine indirgemek olacaktır.’’ diyor. Ve bunu yaparken ki kullanacağımız lisanın kullanış metodunu doğru olarak ayarlayamazsak ve anlatılmak istenilen asıl şeyi veremezsek dinin, kendi içinde de bölünebileceği ve zamanla değişip yok olabileceği görüşündedir. Lakin, Ludwig’in anlayışının tersi olarak günümüzde pozitivizmin devamı sayılabilecek düşünce akımlarından olan daha çok din ağırlıklı analizleri ile öne çıkan mantıkçı pozitivizmin görüşü ise dini, bir takım doğrulama ve yanlışlama testlerine sokmaktır. Bu anlayışı antik çağdan beri gelen rasyonelleştirmek olarak adlandırılan sürecin son halkası olarak yorumlayabiliriz.  Şimdi ise Mısırlı modern İslam düşünürü olan Hasan Hanefi’nin dini tanımlayışına bakalım. Ona göre, dini anlama ve tanımlamada tek bir yöntemin olamayacağını savunur ve sabit bir tanımın yapılamayacağını düşünür. Onun düşüncesine göre din; psikolojik, ahlaki, sosyolojik ve tarihi olan sosyal bir fenomendir yani ‘‘din de anlaşılmada kendine özgü farklı yöntemler içerir.’’ der. İslam bilginleri arasında ise dini ‘‘akıl sahiplerini kendi hür iradeleriyle kendinde iyi olan işlere sevk eden ilahi bir olgudur.’’ tanımı yapılır. Dinin tam olarak genelgeçer bir tanımı kimileri tarafından yapılamasa da hepimizin zihninde kelimelerin ve dilin kifayetsiz kaldığı bir tanımı vardır. Peki bu paragrafın başında da sorduğumuz soru olan zihnimizdeki görüşü ifade ederken ki kullandığımız lisan, insanların dinini yaşaması ve yorumlaması üzerinde ne tarz bir etkisi vardır?

Dil ile din arasında karşılıklı bir ilişki olduğu aşikardır. Mesela, söz konusu dinin anlaşılmasının en önemli taşı olan dil, insanlar tarafından şekillenir ve dini anlatım ile birleştirilir. Bu birleşmede ise dil, içinde doğduğu kültürü, hem inanç, ibadet ve din esasları ile hem de bu esaslara bağlı olarak ortaya çıkan hayat tarzı ile zenginleştirir, şekillendirir ve birleştirir. İbadetlerde mutlaka bir takım ortak dilsel pratikler eşlik eder ve aynı inancı paylaşan insan gruplarında dini etkileşim dil ile geçerlidir. Bu ortak dinsel pratikler ise din hakkında farklı düşünen insanları dil ile ortak bir düşünme mekanizmasının içine doğru hareket ettirmek için kullanılır. Yani bir önceki paragrafta da dinin tanımının tam olarak yapılamaması ama her insan için kutsal bir tanımı olan dinin dil ile yapılan ortak ritüeller sayesinde birleştirici gücünün arttığını söyleyebiliriz. Örneğin toplu olarak yapılan ibadetler. Ama biz yine de dil ve din arasındaki birleştirici rolü biraz daha açalım. Din ve dil bazı ülkelerde birlik ve beraberliğin toplumsal bağlacı rolünü üstlenmekte bazı ülkelerde ise ayrılıkçı ve bölücü hareketleri tetiklemektedir. Dini yaşayan ve dili kullanan insanın çeşitlilik gösterdiği bazı ülkelerde ön yargı ve düşünce farklılığından doğacak çatışmaları önlemek amacıyla farklı din mensubu insanlara yönelik farklı yasalar çıkartılmakta ve uygulanmaktadır. Örneğin nüfusunun %80’nin Hindu, %14’nin Müslüman, %3’nün Hristiyan olduğu Hindistan’da bu dinleri yaşayan insanlar arasında çatışma çıkmaması için insanların bazı konularda kendilerine göre farklı yasaların, örflerin ve adetlerin uygulandığı görülmektedir. Öyle ki insan ve din çeşitliliği bu kadar fazla olan ülkede, resmi dil olarak sadece İngilizce ve Hintçe varken yerel bölgelerde konuşulan 200’den fazla dil olduğu bilinmektedir. Ama bu kadar çeşitlilikte konuşulan dil ve bu kadar fazla yaşanılan dinin olmasında tarihin ve coğrafyanın etkisi dışında dilin de etkisi olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Lakin yine de bir yandan ayrıştırıcı rolü görünen dilin bir yandan da daha güçlü bir şekilde örf, adet ve kurallar sayesinde içinde doğduğu kültürü ve insanların bakış açısını etkileyerek ortak bir alanda insanları buluşturduğu ve birleştirdiği gerçeğini değiştirmez. Yani insanların yaşadıkları coğrafyaları ve birçok görüşü farklı olsa bile dillerin yorumlamasına etkisinde bulunduğu kültür, gelenek ve dinleri anlayışları yine dil sayesinde ortak bir payda da buluşturduğunu gördük.

Bu paragrafta ise dilin din üzerinde ayrıştırıcı rolünden daha çok dilin dini anlayışımızı kültür, örf ve adetimiz etkilediğini ve bu etkilenişten bir ayrışmadan ziyade bir birleştirici bir güç olduğunu anlatmak istedim.

Kısacası bu yazıdan anlayacağımız üzere dil, insanların düşünceleri üzerinde farklılıklar oluştururken düşüncelerde dili kullanış biçimimize bağlı olarak farklılıklar meydana getiriyor. Lakin din üzerinde insanlar tarafından dinin tam olarak tanımlanamamasından dolayı, dil burada birçok etkeni kullanarak hem bir tanımlayıcı hem de birleştirici rolünde oynadığını görüyoruz.

Hidayet Öztürk

Kaynakça

Daniel, Cacasanto. ‘‘How deep are effect of language on thought?’’. Proceeding of the 26th Annuel Conference of the Cognitive Science Society, (2004), 575-80

Boroditsky, Lera. ‘‘How does our language shape the way we think?’’. Edge Journal, (2009). S 32-44

Yolcu, Mehmet: “Dil: İşlevi, Çeşitleri ve Alanları Bağlamında Kavramsal Bir İnceleme”, Din bilimleri Akademik Araştırma Dergisi II. 4, 2002. ss.67-96.

Mengüşoğlu, T: “Dilin insan için önemi”, Ders Belgeliği Sayı 1, Nisan 1998,

Aliy, Mustafa, “Wittgenstein Felsefesinde Din Dili ve Dinî İman [Bir Rekonstruksiyon Denemesi], Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cv, sayı 1, Adana 2008

Kanter, Ö. (2019). Hasan Hanefî. İslâm Kültüründe İnsan ve Tarih. İstanbul: Ay ışığı kitapları Yayınları, 2000. Tasavvur / Tekirdağ İlahiyat Dergisi, 5 (1) , 515-526