Balat’ta Bir Gün

İstanbul’da en sevdiğim vakitler, hiç kuşkusuz pazar sabahlarının erken vakitleridir. İnsanlar uykudayken yola düşenlerin öğlene yani sessizlik bal kabağına dönüşüne kadar huzuru adımlama şansları olur. İşte sekiz Mart pazar gününün böyle güzel bir vaktinde, Kariye Müzesi’nin önünde toplanmışken rehberimiz geldi; geziye ve müzeye dair giriş niteliğinde bir konuşma yaptı. İngilizce konuşuyordu. Rehber de dahil herkesin Türk olduğu bir ortamda yabancı dilde konuşuyor olmamız, bence garip ve komik bir durumdu. Fakat bu gezi, EDEP’te aldığımız İngilizce derslerinin bir uzantısı olduğu için yine bir miktar makul karşılayabildim. İletişim sıkıntısı çekmemiş olsak da gezilerimizde Türkçe konuşulmasının, aramızdaki samimiyeti ve geziden alacağımız keyfi artıracağı kanaatindeyim.

İlk durağımız olan Kariye Müzesi, bir rivayete göre IV. yüzyılda Konstantinos’un yaptırdığı surların dışında kaldığı için Eski Yunanca’da “kent dışı, kırsal alan” anlamına gelen Chora kelimesiyle isimlendirilmiş. Bir zamanlar Hristiyanlara ve II.Bayezid döneminden 1948’e kadar da Müslümanlara mabed olan müze; resimlerle, mozaiklerle bezenmiş bir sanat sergisi gibiydi. Ayrıca cami olduğu dönemlerde çeşitli yöntemlerle üzeri kapatılmış görseller, müzeye çevrildiği vakit olabildiğince gün yüzüne çıkarılmıştı. Hz. Meryem ile Hz. İsa’nın hayatlarından bazı kesitlerin anlatıldığı freskler gerçekten çok ilgi çekiciydi. En çok hayret ettiğim bölüm ise, Hz. İsa’nın atalarının taşa oyulduğu kubbeydi. Hayranlık duyulacak bir sabrın ve hiç esirgenmeyen bir emeğin ürünü olduğu o kadar belliydi ki! Duvarlarda anlatılan hikayeleri dinledikten sonra soğuktan titreyecekken müzeden ayrıldık.

Surları solumuza almış yolumuza devam ederken yanından geçmekte olduğumuz kalabalık dikkatimizi çekti. Bunca insanı pazar sabahının erken vaktinde, surların yanında toplayan kaç tane sebep olabilirdi ki? Hemen yan tarafta bulunan halı sahayı görünce aklımıza direkt futbol gelmişse de rehberimiz burada bir kuş pazarının olduğunu belirtti. Pek çok ırktan onlarca, belki yüzlerce kuşun getirtilip açık artırmayla satıldığı pazarda, herkes bütçesine göre bir şeyler bulabiliyor fakat bazı kuşların ücretleri, otomobil fiyatlarıyla yarışıyor. Pazar kalabalığına girmeden ilerledik. Az ilerideki parkta oturup içinde bulunduğumuz mevki’in ismi ve tarihi hakkında konuştuk. Eyvansaray mı, Ayvansaray mı yoksa Hayvansaray mı? Detayları araştırmak size kalsın.

İlk duraklarımız arasında Panagia Vlaherna Meryem Ana Ayazması vardı. Ayazma, Rum-Ortodoks mezhebinde kutsal ve şifalı kabul edilen su demek. Onlara göre her ayazmanın ayrı bir şifası var ve Ayvansaray’daki Meryem Ana Ayazması’nın çocuğu olmayanlara şifa olacağını umuyorlar. Ayrıca dünyadaki tüm kiliselerce pazar günü yapılan ayinler, burada cuma günleri yapılıyor. Duyduklarımızı heybemize doldurduk ve yola koyulduk.

Surp Hreşdagabed Kilisesi, fetihten sonra Ermeniler’e devredilen kiliselerden biri. Diğer kiliselere göre oldukça sade ve gösterişsiz olan bu kilisede de bir ayazma, iki azize ait kemikler ve küçük kutularda satılan kutsal yağlar vardı. Dikkatimi, salondaki musalla taşının üstünde yer alan oymalar çekti; zira melek tasvirlerinin yanında bir kurukafa vardı ve kilisenin soğuk, sessiz atmosferiyle birleşince biraz ürpermeme sebep oldu.

Yolların dar, yokuşların dik ve yerlerin Arnavut kaldırımıyla döşendiği sokaklardan geçtik. Yan yana inşa edilmiş ve rengarenk boyanmış cumbalı evler, çok şirin görünüyordu. Hele merdivenli yokuşun aşağısından yukarı doğru bakınca gökyüzüne doğru uzanıyormuş hissi uyandıran bu evlerin kat sayısı iki ya da üçü geçmiyordu. Balat’ta yalnız cumbalı evler yoktu, balkonlu evler de vardı. Bu balkonları zikretmeye değer kılan şey ise birinden öbürüne gerilmiş ipler üzerindeki çamaşırlardı. Bir ara, onlarca çamaşırı sokağın üstüne nasıl asabildiklerini düşünürken gruptan geri kalmışım. Neyse ki vefalı dostlarım vardı da onları kaybetmeme izin vermediler. Derken rehberimiz bizi, fırsat buldukça bakkallardan ufak tefek atıştırmalıklar alıp yerken yakaladı ve yemek molası verdik.

Öyle doymuştuk ki Özel Fener Rum Lisesi’ne doğru yokuş çıkarken yorulduk. Ama şahsen ben, liseyi gördüğüm anda tüm enerjimin yenilendiğini hissettim. Kırmızı ateş tuğlalarının iç ısıtan sıcaklığı, yapının üzerine güneş vurdukça daha da artıyor ve okulun ihtişamını katlıyordu. İlk olarak 1454’te kurulan okulun bugünkü mimarisi, mezunlarından biri olan Dimadis’e ait. 1881’de inşa edilen yeni yapıda, yalnız Rum kökenli erkek ve kız öğrenciler eğitim alabiliyor.

Lisenin hemen aşağısındaki Moğolların Azize Meryem Kilisesi, çok mütevazı bir yapı. En önemli özelliği ise Bizans’tan kalan ve fetihten sonra kubbeli olup da camiye çevrilmeyen tek kilise olması. Diğer adı Kanlı Kilise olan mabedin, bu yazıda değinemeyeceğim acıklı bir hikayesi var meraklısına, benden söylemesi.

Aya Yorgi Kilisesi’ne uğramasak olmazdı. Avlusunda Rum Ortodoks Patrikhanesi, Aya Haralambos Ayazması ve bir de kütüphane bulunan kilisenin ön yüzündeki çift başlı kartal kabartması, oldukça dikkat çekiciydi. Günümüze değin pek çok millet ve medeniyet tarafından kullanılmış olan sembol burada, kilise ile siyasi iktidarın güç birlikteliğini simgeliyor.

Balat’ın kafeleri son zamanlarda pek meşhur, malumunuz. Gezi boyunca rast geldiğimiz birçok kafeden biriydi Dimitri Kantemir Kafe. Elbette size menüsünü aktaracak değilim fakat adını aldığı şahıstan bahsetmeyi gerekli görüyorum. Dimitri Kantemir, Osmanlı’da bir dönem Boğdan beyliği yapmış ve bunun öncesinde 20 yılı aşkın bir süre boyunca İstanbul’da yaşayıp tahsil görmüş bir kimse. Türk müziğine de önemli katkıları olan Kantemir, gelin görün ki beyliği sırasında Rus Çarı’yla bir olup Osmanlı’ya ihanet etmiş. Böyle birinin isminin mekanlara verilmesini hatta İstanbul’un bir ilçesinde büstünün bulunmasını anlamlandıramıyorum fakat “İnsanların farklı değerleri, garip hayat görüşleri var” deyip yazmaya devam ediyorum.

Balat’ın sıkça fotoğraflanan renkli kapılarını, antikacıları ve mezatları ardımızda bırakmıştık ki 130 çeşit gazozuyla meşhur olan Sevda Gazozcusu’nda biraz mola verdik. Devam ededurduğumuz yollar üzerinde eskiciler vardı. Biraz daha ilerlemiştik ki kendimizi Ahrida Sinagogu’nun önünde bulduk. İstanbul’un en büyük sinagoglarından biri olan Ahrida’yı farklı kılan; dua kürsüsünün, gemilerin baş kısmına benzer şekilde tasarlanmış olması. Bazılarına göre Hz. Nuh’un gemisini, bazılarına göre ise İspanya’dan Osmanlı’ya sığınan Yahudileri taşıyan gemiyi yâden böyle yapıldığı düşünülüyor.

Adı gibi karmaşık ve pek kalabalık olan Çıfıt Çarşısı’nı turladıktan sonra Sveti Stefan Kilisesi’ne vardık. Namıdiğer Demir Kilise, ana dillerinde ibadet etmek isteyen Bulgarların talebiyle 1898’de ibadete açılmış ve Viyana’dan getirtilen dökme demirlerle inşa edilmiş prefabrik bir yapı. Aya Yorgi’den çok daha aydınlık ve sevimli olan Demir Kilise, mabed olmaya uygun bir iç huzuru sağlıyor diyebilirim.

Gezimizin son durağı olan kiliseyi fotoğraflıyorduk ki gün boyu aşina olduğumuz bir ses bize, fotoğraf çekebileceğimiz en iyi açıyı söylüyordu; rehberimiz, Haktan Tursun… Şahsına, gezinin düzenlenmesinde emeği geçen hocalarımıza ve geziye katılan tüm arkadaşlarımıza teşekkür ve muhabbetle…

Sümeyye Uzun