Dervişler, Fakihler, Gaziler

Kitabın bir hikayesi var mı? Sizi böyle bir konuyu incelemeye yönelten faktörler nelerdir? Eserin ortaya çıkış sürecinden biraz bahseder misiniz?

Kitabın bir hikayesi var elbette…  Kitap benim doktora tezim ama doktoraya daha başlamadan önce bu konuyu çalışmaya karar vermiştim. Doğal olarak bunun hikayesi doktoranın çok öncesine dayanıyor. Benim Osmanlı  Devletinin kuruluşuna olan ilgim üniversite 2. sınıfta aldığım derse kadar uzanır. Burada tabii çocukluğumdan beri kahramanlık hikayeleri ile büyümüş olmam, Türk-İslam kültürüne ve medeniyet tarihine düşkün olmam, kahramanlık destanlarını okumam, Hazreti Ali cenklerini okumam, Muhammed Hanefi cenklerini okuyor olmam zaten bu alanlara karşı bir aşinalık oluşturmuştu bende ve merak uyandırmıştı. Ben devletlerin yıkılışlarından daha çok kuruluş dönemlerini incelmeyi seviyorum. Hatta bazen esprisini yaparız; bana konferans teklifleri gelir, Abdülhamit dönemi üzerine konuşur musunuz hocam v.s gibi. Ben genel anlamda şunu söylüyorum:  Ben 16.yy sonrasını konuşmuyorum zirvede bırakmayı seviyorum genelde. Çünkü kuruluşu meydana getiren dinamikleri incelemeyi seviyorum. Alpleri, gazileri… Ama bunun kökeni, demin de söylediğim gibi kahramanlık destanlarını çok erken dönemden beri okumaya başlamamdan kaynaklanıyor. Bu konuda amcamın üzerimde etkisi var. Kemal diye bir amcam var benim onun etkisi vardı sağ olsun ve sonra üniversite ikinci sınıftan itibaren Ahmet Yaşar Ocak hocanın çalışmalarını keşfettim.

Lisans döneminde özellikle dini hayat konusu beni çok etkiledi. Ben de kuruluşta dini hayat çalışmaya karar verdim.  Yüksek lisans tezim mesela Abdalan-ı Rum konusuydu.  Şu anki tezin işte dörtlü tasnifin bir tanesini oluşturan bir çalışma. Çok detaylı bir çalışma değil tabii ki rutin bir yüksek lisans tezi o aşamada çok derinlemesine giremiyorsunuz; fakat eksik olduğunu ve bu konunun aslında ciddi anlamda çalışılması gerektiğini gördüm. Bu konudaki çalışmalar daha çok Köprülü’nün çok eski tarihlere dayanan çalışmalarıydı. Birincisi konumun güncellenmesi gerekiyordu;  ikincisi de biraz daha farklı bir bakış açısıyla ele alınması gerekiyordu. Mesela Ömer Lütfü Barkan’ın bir makalesi vardır: Vakıflar Dergisinde, Kolonizatör Türk Dervişleri diye bu çok kapsamlı, çok detaylı ve kışkırtıcı bir makale, Osmanlı’nın erken döneminde dervişlerin rolünün ortaya koyuyor aslında. Fakat ben kolonizatör kelimesinden rahatsız olmuştum. Belki o dönemin şartları gereği bunu kullanmıştı Barkan bilemiyorum ama sonuç itibari ile bir derviş kolonizatör olur mu? Ya da bir Türk dervişi kolonizatör olur mu? Neyi kolonileştirdi? Biz diyoruz şehir imar eden derviş, işte imarı sağlıyor, iskanı sağlıyor, gelip geçene yemek yediriyor, burada nerede kimi kolonileştiriyorsunuz? Ama tabii ki önemli bir makaleydi. Bu makale de beni çok etkiledi ve sonra doktora tezi olarak yapmaya karar verdim ve doğal olarak kitabın hikayesi bu şekilde ortaya çıkmış oldu.  Yani kitabın ortaya çıkış sebebi, benim doktora tezim olmasıdır. 

Dört zümre incelemiştim. Aşıkpaşazade’nin meşhur dörtlü tasnifinin üçü vardı gaziler, ahiler ve dervişler. Bacılar teşkilatını ben Ahi teşkilatının bir kolu olduğunu düşünüyorum. Müstakil bir teşkilat olduğunu düşünmüyorum… Bu şu anlama gelmesin bunu bazen speküle ediyorlar, bacılar diye bir teşkilat yok mu? Kadını dışlıyor musun? Hayır, aksine ben kadının erken Osmanlı toplumunda da ondan önceki Selçuklu toplumunda da ondan önceki Türk toplumunda da toplumun merkezinde olduğunu ve erkekten çok daha fazla rol üstlendiğini düşünüyorum. Sonuçta hepimiz annelerimizin elinde büyüdük.  Babalarımız evi geçindirme derdine sahip olduğu için babasını görerek büyüyen çocuk azdır  Türkiye’de belki dünyada da. Doğal olarak çocuğu inşa eden, nesli inşa eden bir geleceği inşa eden annedir. Peygamberimizin “cennet annelerin ayağının altındadır” sözünün mantığı da bu. Sonuç itibariyle cennet toplumun genel anlamda  iyi olmasıyla, kişinin  iyi olmasıyla, insanı kamil olmasıyla doğrudan ilişkili değil midir? Burada insanı insan yapan birinci mürşidimiz annemizdir. Evet ileride okul girecek devreye, hocalar girecek başka insanlar girecek ama insanın ilk mürşidi annesidir. Doğal olarak kadın bu toplumun içerisinde var. Ben buna “düz mantıkla” bakıyorum. Şimdi bir teşkilat olarak ahilerden bahsediyorsunuz, İbn Battuta bahsediyor her yerde var ahiler, her kasabada her köyde var, zaviyeler var devlet onlara ödenek ayırıyor. Bunun dışında gazilere bakıyorsunuz devletin zaten temel hareket noktası odak noktası gaziler, silahlı gücü gibi bakabilirsiniz yayılmayı sağlayan ama bunu yaparken de ila-i kelimetullah uğruna yapan bir anlayıştan söz ediyoruz. Dervişler aynı şekilde mevcut. Ama bacılar dediğin zaman Fatma bacının dışında kimse gelmiyor aklınıza. Fatma bacı da zaten Ahi Evran’ın hanımı. Bugünkü Anadolu köylerine gittiğinizde, bugün ben Göynük’teydim mesela Taraklı’da tezgâhlarda hep teyzeler vardı işleme yapıyorlardı falan onları görüyorsunuz, yani esnaf teşkilatının bel kemiğini oluşturuyor kadınlar. Ama   bu bir teşkilat değil belki esnaf teşkilatının kadın kolu gibi  düşünebiliriz. O yüzden bunu kapsam dışı tuttum tezimde fakat bunun yerine fakihleri ekledim. Fakihler; dinin kitabi boyutuyla daha çok ilgilenen kesimdir. Yani gönüle hitap eden kısmı tasavvuftur diyelim ama bir de hayata hitap eden bir kısmı vardır dinin yani kuralları vardır kaideleri vardır; İşte bu kural ve kaideleri öğreten kişilerdir fakihler.

Aşıkpaşazade’nin dörtlü tasnifinden farklı olarak bunların üçünü yani; dervişler, fakihler ve gazileri bir kitapta topladım, ahileri çıkardım. Çünkü iktisadi boyutta girecekti. İlerde onu ayrı bir kitap yapmayı düşünüyorum.

Hocam ikinci sorumuz şöyle Türklerin tasavvufla tanışma süreci belki İslam’la tanışma süreci nasıl oldu? Eski din ve kültürlerinin örneğin Şamanizm’in Budizm’in bu tasavvuf anlayışı üzerine etkileri neler oldu?

Türklerin İslam’la tanışma süreci sancılı bir süreç. Yani bize anlatıldığı şekliyle öyle çok güllük gülistanlık gelişmemiş. Bizim Türkiye’de muhafazakar milliyetçi bir söylem var Türkler Müslümanlık için doğmuş diye. Hiç öyle değil yani Emevilerle Kerbela’da ya da sonrasında peygamber soyu nasıl gırtlak gırtlağa gelmişse Türklerde Müslümanlarla gelmiş aslına bakarsanız. Dolayısıyla başlangıç çok güllük gülistanlık bir şey değil yani biz kolumuzu açıp Müslüman falan olmamışız. Hatta epey uzun süre çatışma dönemi de söz konusu ve sonrasında Abbasilerle birlikte mevali politikasındaki değişiklik ve Abbasi ihtilalinde Türklerin ve İranlıların müşterek  hareket ederek Emevileri ortadan kaldırmaları yakınlaşmayı oluşturuyor. Üç devreye ayırırsak çatışma devresi var, tanıma ve ortak hareket etme devresi ve din değiştirme devresi var. Toplamda aşağı yukarı 300 yıla denk gelen muazzam bir zaman dilimi. 300 yıl az bir zaman değil. Talas’ı çok önemser bizimkiler ama ben derslerde öğrenci arkadaşlara söylüyorum bir Fenerliyle bir Galatasaraylı, Galatasaray Beşiktaş  maçını izlemeye birlikte gitseler döndüğünde Fenerli Galatasaraylı mı olur? Takım bile değiştirmeyen insanların din değiştirdiğini söylemek çok hafife almak gibi geliyor bana bilmiyorum yanılıyor muyum? Din niye değiştirildi çok farklı sebepleri vardı. Hz. Peygamber dönemini bile inceleseniz farklı sebepleri vardır gönülden gelir, incelersiniz inanırsınız, ticari çıkarlarınız buna uygun hale gelir, pragmatist davranırsınız vs. bunlar belirleyici unsurlar olur. Bunlar Türkler için de geçerli. Yani sınırda güçlü bir düşman varsa ve zayıfsanız bir şekilde din değiştirebilirsiniz. Din değiştirmek çok zor bir şeydir. Hemen oldubittiyle olacak bir şey değil. Bunun çok ciddi sosyolojik alt yapısı olması gerekir.

Esas soruya gelecek olursak Türklerin tasavvufla tanışması gerçek anlamda Abbasiler devriyle birlikte ortaya çıkmaya başladı. Belli bir süre sonra tarikatlar oluşmaya başlıyor ve Orta Asya’daki tarikatlar Türk toplumu arasında da etkinler. Mesela Kübrevilik Türk toplumu arasında yaygın ve Kübreviliğin biraz öncesinde Yesevilik yaygın. Piri Türkistan olarak nitelediğimiz Ahmet Yesevi burada öne çıkıyor. Ama Ahmet Yesevi’nin hocası Şeyh Yusuf Hemedani’ydi oda Türk coğrafyasında etkindi ve onun şeyhi Ebu Ali Farmedi aynı zamanda Gazali’nin de hocasıdır. Dolayısıyla Selçuklu hinterlandında yetişmiş bir tasavvuf var. Ama Orta Asya için söyleyecek olursak Türkler arasında en güçlü tarikatın Yesevilik olduğu ve bunun bir sonraki uzantısının Nakşibendilik olduğunu söyleyebiliriz.

Türklerin tasavvufla tanışmasında ehli beytin çok ciddi payı var. Ehli beyt kültürü ile yetişmesi biraz Türk tarikatlarının genel anlamda tasavvufta müteşeyyi olmasının sebebi bir anlamda budur. Ama buradaki Şiilik bugünkü anladığımız manada siyasi bir Şiilik değil. Mezhebi bir taassuba varan bir Şiilik değildir. Ehli beyt muhabbeti ve Hz. Ali’yi hikmetin başı olarak gören bir Şiilik. Coğrafyamızda var olan tarikatlarının neredeyse tamamının -Nakşileri istisna tutarsak-  silsilesi Hz. Ali üzerinden Hz. Peygambere uzanır. Şamanizmin etkisi belki daha marjinal tarikatlarda bir takım ritüellerde eski Türk inançlarından bazıları görülebilir. Mesela bazı kişilerin hem Türkmen babası olması hem de şifacı olması eski Türklerdeki şifacı – Şaman kültürünün Tasavvuf kültürü etkisi olarak görülmesi mümkündür. Daha marjinal bazı itikadi kuralları hiçe sayan bazı şeri kuralları hiçe sayan tarikatlarda var. – Bilhassa Kalenderiler.- Genel anlamda bu tarikatlar bazı eski Türk ve Şaman uygulamalarını itikadi olarak kabul etseler de şeri çizginin dışında değillerdir. Bu tür kendilerini şeri olarak dışlayıcı bir genelleme yanlış olabilir.

Mesela Kalenderilerin bazı görsellerde giyinişleriyle, saç sakal kesmeleriyle Budistlere benzediği görülüyor.

Çardarb dediğimiz tarzda, saçlarını, kaşlarını, sakallarını ve bıyıklarını kestiren Kalenderi dervişleri var. Bunların uzantısı olan Haydariler var Camiiler var. İçlerinde pala bıyık bırakanlar var. Vücutlarının avret bölgelerinin dışında kalan kısımları genelde kapalı küçük bir post giyerek örten zaman zaman avret bölgelerinin de açık olduğu resmedilebiliyor. Ama bu Oryantalist bir bakış, hayali bir bakışta olabilir. Buradaki mantık dünya malını önem verememe, eski İran’daki “rind” geleneğinin ya da kendini dünyadan soyutlayan Budist geleneğinin etkileri olabilir. -Özellikle Kalenderiler üzerinde.- O yüzden Kalenderilerin Mecusi olduğunu söyleyen bazı hocalar da olabiliyor. Kısaca bu tarikatlar için marjinal tarikatlar diyebiliriz. Kalenderiler zemmedilmeyi seviyorlar, hakaret görmeyi seviyorlar. Kendi nefislerine diyorlar ki senin dünyadan alacağın bundan ibarettir. Aslında bakarsak biz tasavvufa çok Ortodoks bir çizgiden yaklaşıyoruz. Riyazet açısından baktığımızda en sert riyazeti Kalenderilerin yaptığını söyleyebiliriz. Dilenmek, vücuda değişik halkalar takmak, kendini toplumun hakir görmesini sağlamak herhalde Tasavvuf-riyazet ilişkisi açısından bakarsak en sert riyazeti Kalenderilerin uyguladığını söyleyebiliriz. Çünkü zerre dünyaya itibarları bulunmuyor.

Tasavvufta “Kalender olma” diye bir deyim var. İstanbul’un fethinde dahi çok önemli faaliyetleri olmuş Kalenderilerin. Mesela Kalenderhane Camii var İstanbul’da.

Kalenderilerin kuruluşundan itibaren faaliyetleri sürekli olmuştur. Şimdi de var. Şu an sadece kılık kıyafetleri değişti içerik olarak hala dünyayı umursamayan insanlardır. En çok eleştiri almalarının sebebi ise Kalenderi dervişlerin şeri kuralları biraz geride bırakmaları veya toplum nezdinde bu tarz bir algı bırakmak istemeleridir. İçki içtikleri de rivayet ediliyor, uygunsuz ilişkilerde bulundukları da zaman zaman rivayet ediliyor. Sonuç itibariyle kalenderileri dahil onların içinden gelenler tarafından yazılmış kaynak olmadığı için metodolojik olarak dışarıdan yapılan her gözlem kusurlu olabilir.

Osmanlı Devletinin kuruluşunda Şeyh Edebali üzerinden Tasavvufun etkileri neler olmuştur? Osmanlı Devleti’ni kuran “kurucu zihin” veya Osmanlı Devleti’ni inşa eden yapıların fikirsel temelleri neler olmuştur?

Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda Tasavvuf noktasında en merkezde duran isim Şeyh Edebali’dir. Ancak tek isim değildir. Başka önemli sufiler de yer almıştır. Bu kişilerin neredeyse ortak özellikleri aynı zamanda birer Türkmen babaları olmalarıdır. Hepsi birer asker ve aşiret reisidir. Devlet onlara ciddi anlamda itibar etmiştir. Şeyh Edebali bu anlamda çok önemlidir. Eskişehir’de tekke kurmuş bir Vefai şeyhidir. Vefailer, Selçuklular döneminde de oldukça güçlüydüler. Osmanlı Devletinin kuruluşunda da oldukça güçlü olmuşlardır. Şeyh Edebali birkaç nokta da oldukça bilge bir kişi olarak öne çıktığını görüyoruz. Birincisi kitabın içerisinde yer alan Fakihler kısmının lideri gibi duran Dursun Fakih onun damadı. Aynı zaman da kendisi Anadolu’nun her yerinde yaygın olan Ahi Teşkilatının lideri Ahi Şemsettin’in kardeşidir. Eski dönemlerden beri Ahiler ile ilgili filmlerde Şeyh Edebali’nin Ahilerin lideri olduğu gösterilir. Ancak gerçekte lider olan Ahi Şemsettin’dir. Şeyh Edebali hem Ahiler tarafından hem de fakihler ve gaziler tarafından bilge olarak kabul edilir. Osmanlı Devleti üzerinde de tesiri çok büyük olmuştur. Mesela yeni ele geçirilen bölgelere onun müritlerinin yerleştiği görülür. Örneğin Kumral Abdal’ın kaynaklara geçen bir ifadesi var. – Bu tevatürde olabilir.- Rivayete göre Kumral Abdal ile Osman Gazi arkadaş olmuştur. Şeyh Edebali’nin dergahına giderler. Kumral Abdal yolda Osman Gazi’ye “sen padişah olacaksın, müjdeyi ben vereyim” diyor. Osman Gazi’de Kumral Abdal’a “eğer ben bey olacaksam ilk aldığım toprağı sana vereceğim” diye cevap verir. Kumral Abdal’da bu söz üzerine kendisinden yazılı kağıt vermesini istiyor. Osman Gazi’de okuma yazma bilmediği için veremeyeceğini ama kendisine kılıç ve maşrapa vereceğini söylemiştir. Bilindiği üzere kılıç ile savaş, maşrapa ile abdest alınır. Osman Gazi devam olarak bunları çocuklarıma göster senin toprağını almasınlar demiştir. Belki de bu tevatürdür, ancak zihin dünyasını görmek amacıyla önemlidir. Edebali açısından da Osman Gazi’ye beyliğinin ilk onun dergahında müjdelendiği görülebilir. Bu açıdan Devletin erken dönemde Vefai kültür ile daha çok beslendiğini söyleyebiliriz. Şeyh Edebali’nin devlet içindeki rolü merkezi bir rol olarak görülebilir. Kendi kızı ile Osman Gazi’yi evlendirmesi de aslında tekke ile devletin bütünlemesi olarak görülebilir. İlerleyen yıllarda tekke ve devlet arasında sorunlar çıksa da bu evlilik kuruluşta devlet-tekke bütünleşmesinin simgesi olmuştur. Bu evliliği hem Osman Gazi’nin hem de Şeyh Edebali’nin istediğini düşünmek mümkündür. Çünkü devletin temeline manevi bir hava katılıyor ve toplum nezdinde iktidardan çok daha fazla etkili olan bir tarikatı doğrudan yanınıza alıyorsunuz. O yüzden Şeyh Edebali kuruluş dönemi açısından sembol isimlerden birisidir.

Kitapta yazıldığı üzere Şeyh Edebali Şam’daki Selçuklu Medreselerinden birinde eğitim almıştır. Hatta orada İbnü’l Arabi ile karşılaştığı söyleniyor. Eğer Osman Gazi ile Şeyh Edebali arasında bir iletişim olmasaydı Osmanlı Devletinin tıpkı daha sonra Şah İsmail ve Yavuz Sultan Selim arasında olduğu gibi Şiilik-Sünnilik ayrımında Osmanlı’nın Sünniliği seçmesi Safevilerin Şiiliği seçmesi gibi kuruluş yıllarında Osmanlı Devleti’nin Tasavvuf kültürünü kabul etmeme ihtimali olabilir miydi?

Bu söylediğiniz oldukça ütopik olurdu. Birkaç boyutta cevaplamak gerekecektir. Birincisi Şah İsmail’in dedesi Şeyh Musa’ya kadar Safeviler Şii değildi. Bu ailenin oldukça güçlü bir Tasavvufi yönü vardı. Dolayısıyla Safevilerin Şiiliği siyasi gelişen bir hareketti ve sonrasında bir kimlik inşasına dönüştü. Aynı Safeviler, Osmanlı sufiliğini beslemiştir. Mesela Somuncu Baba (Hamidüddin Aksarayi) Alaattin Erdebi’nin halifelerindendir. Yani Şah İsmail’in büyük büyük dedesinin halifelerinden bir tanesidir. Somuncu Baba üzerinden Bayramilik Osmanlı Devleti’nin en güçlü tarikatı olacaktır. İstanbul’un fethinin sembol tarikatlarından biri olacaktır.

Cevabın başında ütopik dememin Osmanlılar açısından sebebi Türkler Müslüman oldukları dönemden itibaren Şiiliği hiçbir zaman tercih etmediler. Daha çok Hanefi-Maturidi çizgisinin temsilcisi oldular. Karahanlılarda böyleydi, Gaznelilerde böyleydi, Selçuklularda böyleydi. Şöyle bir anakronizme düşmemekte lazımdır. İran bugün Şii ama 16.yüzyıla kadar Sünniliğin merkezi olmuştur. Şiiliğin merkezi ise Mısır ve daha çok Afrika taraflarıydı. Memlüklülerin ortaya çıkmasından itibaren veya Selahattin Eyyubi’nin Fatımi Devletinin yıkmasından itibaren Mısır Sünniliğin merkezi haline geldi. Bunun en büyük örneği El Ezher’dir. Buna karşı Safevilerle beraber İran Şiiliğin merkezi haline geldi.

Türklerin Hanefi-Maturidi ve ehli beyt sevgisini içine alan bir çizgiden yetişmeleri Osmanlılar ve önceki beyliklerde bu kültürün bir temsilcisi olmaları için yeterli nedenlerdir. Osmanlılara kuruluşu itibariyle siyasi ve itikadi olarak bir Şiiliğin oluşması kesinlikle beklenemezdi. Temsil ettikleri gelenek buna çok uygun bir zemin oluşturmazdı.

Osmanlı Devletinde Bektaşilik-Yeniçerilik ilişkisi nasıl gelişti? Sünni Devlet içerisinde Bektaşi ve Yeniçeri ocakları nasıl beraber yürüyebilmiştir?

Burada bir bilgi sıkıntısı var. Bu konuya oldukça ideolojik bakılıyor. İki nokta da cevap verilebilir. Birincisi, Osmanlı Devletinin kuruluşunda yer alan ve bugün Alevi gelenek içerisinde kutsal sayılan Hacı Bektaş Veli’nin ocağını temsil eden Abdal Musa, Osmanlı topraklarında bulundu, Bursa’nın fethine katıldı ve Orhan gazi teftişine uğradığı için önce Saruhan bölgesine ardından Elmalı bölgesine gitmiştir. Bu bölgeler kendisi gibi Türkmenlerin çoğunlukta olduğu bölgelerdir. İkincisi Karaca Ahmet, O da Osman Gazi döneminde yaşamış ve Orhan Gazi döneminde de Balkanlardaki fetihlere, Üsküdar’da ki fetihlere katılmıştır. O da Saruhan’a gidip orada ömrünü tamamlıyor. Fakat yeniçerilerin Bektaşi olma sürecinde Hacı Bektaş başlığı giymelerinin sebebi bizim tahminimiz Abdal Musa’dan etkilenmelerinden kaynaklanıyor. Ama bu ilişki bütünlüğü açısından ne bugünkü bildiğimiz anlamıyla bir Sünnilik ne de bir Şiilik var. Daha çok Türk İslam’ı diyebileceğimiz, Orta Asya’da göçerler arasında yaygın olan ve aslında İslami kuralları çokta reddetmeyen bir anlayış söz konusudur. Bu sorunun birinci boyutuydu. İkinci boyutunda ise devlet ve Bektaşilerin arasında bir çatışma çıkması beklenilmezdi. Çünkü Bektaşi tarikatını kurduran bizzat Osmanlı Devletidir. Hatta Safevi Devletine fazlaca heterodoks dediğimiz kesimler kaymaya başlayınca bunun önüne geçmek için II. Beyazıt’ın emriyle Balum Sultan tarafından kurulmuş bir tarikattır. Dolayısıyla Bektaşilik dediğimiz tarikat bizzat Osmanlı Devleti’nin tarikatıdır. Türkmen kesimlere belki II. Beyazıt şu mesajı vermek istemiştir. “Siz Şah İsmail’e gidiyorsunuz ama bakın sizin inancınız bizim topraklarımızda da temsil ediliyor.” En güçlü unsur da kendileriyle aynı ocaktan olan Yeniçerilerdir. Dolayısıyla Bektaşilerin kötü görülme sebebi biraz daha geç dönemde II. Mahmut kaynaklıdır. Sultan Mahmut yeniçeri isyanlarından bıkmıştı ve devleti kurtarmak için önce yeniçerileri kaldırıp ardından onların zeminini oluşturan Bektaşi tarikatını da kaldırdığı için toplumun zihninde kötü bir Bektaşi imgesi oluştu. Ancak Osmanlı klasik döneminde Bektaşilerle bu tarzda bir problemi olmadı. Kaldı ki bu tarikatın kuruluşunda bugünkü bildiğimiz manada Hacı Bektaşi Veli çokta heterodoks birisi değil. Makalat’a baktığımızda, Besmele Şerihne baktığımızda bunu çok daha net bir şekilde görebiliriz. Bu sebeple keskin ayrımlara gitmeye gerek yok. Modern ve biraz da siyasi söylemin sanki çok ciddi bir ayrışma varmış gibi gösterdiği bir havadır. Erken dönem için böyle bir şey yok açıkçası.

II. Mahmut zamanında Yeniçerilerin ocağının bombalanmasına Vaka-i Hayriye deniliyor. Görebildiğimiz kadarıyla kendisini bu olayı yapmasının meşruiyetini de şöyle sağlıyor: Yeniçeriler öldüklerinde üzerlerinde haç bulunuyormuş kimilerinin de sünnetsiz olduğu söyleniyor. Böyle bir bağlantıyı son dönem Bektaşilik ile ilişkilendirebilir miyiz?

Bunların Bektaşilik ile bir ilgisi yok. Adamların Müslüman olmaması devletin kendi içerisinde oluşan bir problemdir. Hatta bu kişileri Bektaşilere teslim etselerdi daha iyi Müslüman olurlardı.

Kitabı oluştururken size çok farklı gelen bir olay oldu mu, kitabın yazılış sürecinde sizi şaşırtan bir olay var mıydı?

Kumral Abdal’ın daha devlet kurulmadan Osman Gazi’ye saltanat müjdesi vermesi ve ondan bunun karşılığında ne olur ne olmaz diye belge istemesi gerçekten çok dikkatimi çekmişti.

Kitabı okurken beni de en çok şaşırtan Orhan Gazi’nin Geyikli Baba’ya içki göndermesi olmuştu.

Rakı ve şarap gönderme metaforu çok eski dönemden veri vardır. Şeyhlere Türkmen kökenli devlet adamları belki kendileri gibi gördükleri için bu tarz hediyeler göndermişlerdir. Ama ben bu hediyenin bir metafor olduğunu düşünüyorum. Burada şu vardır Geyikli Baba ve Abdal Musa veya Ahmet Yesevi ile Tapduk Emre arasında geçen bir muhabbetten bahsedilir. Meclisinde kadın erkek birlikte zikir yaparken siz fuhuş yapıyorsunuz diyenleri pamuğun içerisine ateş koyup gönderiyor ve ateşin pamuğu yakmadığını görenlere de bizim dergahımız da böyledir, kadın ve erkek birbirlerine karşı bir gram şehvet duymaz. Şarap ve rakı metaforu da böyle işlenen bir süreçtir. Dervişin dediği gibi bizim dergahımıza giren rakı yağ olur şarap bal olur. Yani benim kudretim ve imanım onların üzerindedir ve onları dönüştürür mesajı vardır. Ama bunları düz akıl ile yorumlamaya kalkarsak o zaman da içki içiyorlarmış gibi bir yorum ortaya çıkıyor. İçki içmesi dini ve İslam’ı temsil eden bir kişinin aleni olarak haramlara çanak tutması yönüyle kötüdür. Tasavvuf bir mektep ise ve nefsi terbiye etmeyi ön plana çıkarmışsa gayr-ı şeri olan bir hareketin çok tasvip edilemeyeceğini düşünürüz. Zaten Geyikli Baba’nın cevabı da bizi destekliyor.

Bu tür konuları inceleyen arkadaşlarımıza hangi kitapları tavsiye edersiniz?

Ülkemizde tasavvuf ve Osmanlı Devletinin kuruluşu incelenecekse Fuad Köprülü’nün Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı kitabı başucu kitabı olması gerekir. Bunun dışında Abdülbaki Gölpınarlı’nın kitapları, Ahmet Yaşar Ocak hocanın, genel olarak tasavvufa bakış açısı kazanmak için Mustafa Kara hocanın kitaplarının okunması gerekir. Nihaz Azamat hocanın makaleleri, Mahmut Erol Kılıç hocanın eserleri bana her zaman açılım kazandırmıştır. Necdet Tosun hoca çok severek okuduğum insanlardan bir tanesidir. Reşat Öngören hocanın kitapları okunabilir. Ahmet Karamustafa’nın Tanrının Kural Tanımaz Kulları adlı kitabını tavsiye edebilirim.

Röportaj: Abdullah Denizhan-Mustafa Cin