Sinema ve Sinematopya

Merhaba Erk Bey, ilk olarak sizi tanıyalım.

1993 yılında doğdum, çocukluğumu Çorlu’da geçirdim, dedemin vefat ettiği 2007 yılında İstanbul’a taşındık. 2008’de liseye Üsküdar Amerikan Lisesinde başladım. 2011 yılında Kabataş Erkek Lisesine geçtim ve 2013 yılında mezun oldum. Aynı sene Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesine başladım ve 2017 yılında mezun oldum. 2019’dan beri İstanbul’da avukatlık yapıyorum. Bu sene de nişanlandım.

Sinemaya ilginiz nasıl başladı?

Üniversiteden önce sinemaya ortalamanın biraz üstünde bir ilgim vardı. Annemle beraber psikolojiyle ilgili filmler izliyorduk. Yani sıra dışı bir ilgi değildi bu. Ancak 2013’te üniversiteyi kazanıp, ilk dönemi de okuyunca ve sömestr tatiline girince, hayatım boyunca ilk defa gerçek anlamda boş kaldığımı hissettim. Bu hissi, kendime o ana kadar ilk defa sorduğum “Ne yapmak istiyorum?” sorusu takip etti ve kendimi aralıksız bir şekilde film izlerken buldum.

Sinema yazarlığına nasıl başladınız?

Sürekli film izlediğim için kafam sürekli filmlerle meşguldü. Yakın çevreme de sürekli filmlerden bahsediyordum. Çevremden konuştuklarımı yazıya geçirmem yönünde birçok tavsiye aldım. Hiç unutmuyorum, üniversitede Anayasa sınavına çalışırken, çalışmaya ara verip ilk sinema yazımı yazmıştım. Daha sonra birkaç yazı daha yazıp hepsini o dönem meşhur olan bazı sitelere yolladım. İçlerinden Sinematopya (o dönemde yayın yönetmeni Burak Hazine’ydi) yazılarımı kabul etti ve beni vizyona giren filmlerin basın gösterimlerine yollamaya başladı. Böylece sinema yazarlığı serüveni başlamış oldu.

Sinematopya serüveniniz nasıl seyretti?

Sinematopya’daki en güzel zamanlarımın sadece yazar olduğum ve tek görevimin sinema yazıları yazmak olduğu zamanlar olduğunu söyleyebilirim. Daha sonra editörlük ve yayın yönetmenliği görevleri eklenince ve Burak Sinematopya’yı bana devrettiğinde dijital yayıncılığa dair neredeyse tüm işleri yaptım. Ama benim için en önemli fark artık kimsenin benden bir yazı beklememesiydi. Sadece yazar olduğum dönemde Burak yayın yönetmeniydi ve sürekli benden yazılar beklemekteydi. Bir süre yazmadığımda şakayla karışık sitem ederdi. Uzun süre yazmayan yazarlarla yollarını ayırırdı. Bu da kalan yazarlarda bir tür korkuya neden olurdu. Herkes gibi ben de belli aralıklarla yazmaya gayret ediyordum bu yüzden. Ama gün gelip de yayın yönetmeni olduğumda ve üzerimde benden yazı talep eden bir insan bulamadığımda, yazma aralıklarım gittikçe artmaya başladı. Ancak beni çok etkileyen ve hakkında kolayca yazabileceğim filmleri yazmaya başladım. Rahatladıkça tembelleştim ve bir süre sonra hiç yazmamaya sadece editörlük ve yayın yönetmenliği yapmaya başladım. Bu durum beni bugün bile üzmekte. Keşke Burak hiçbir zaman Sinematopya’yı bırakmasaydı ve ben her zaman bir yazar olarak kalsaydım. Üretim insanın kendi kendine yapabileceği bir iş değilmiş. İnsan ya kendisinden ürün çıkarmak için bir patrona ya da kendisini kanıtlayacağı aç bir egoya ihtiyaç duyuyor. Burak’ın gidişiyle elimdeki patronu, yazılar yazdıkça ve beğeni topladıkça da aç haldeki egomu kaybettim. Patronsuz ve doymuş bir egoyla da yazı yazılmıyor. Bu noktada aklıma Fellini’nin bir röportajında verdiği cevap geliyor. Fellini’ye kendisinin hep yapımcılarla çalışması, bu durumun onun sanatsal üretimini sınırlayabileceği hakkında bir soru sorulduğunda Fellini, bu durumun rönesans geleneğiyle ilgili olabileceğini, sanatsal üretim için her zaman bir patrona ve onun kamçılamasına ihtiyaç duyduğunu, aksi takdirde üzerinde bir baskı hissetmeden hiçbir şey üretemediğini söylemişti.

Federico Fellini filmlerine dair yazılarınız olduğunu görüyoruz. Fellini’yi kendinize bu denli yakın hissetmenizin sebebi nedir?

Bir kere en önemli nedeni çocukluğa duyduğu özlem. Çocukluğa duyulan özlemi ve hatırlanan çocukluğu onun kadar samimi anlatan bir yönetmene rastlamadım. Kendisini, anılarını, rüyalarını, fantezilerini teşhir etmeye dair duyduğu yoğun arzu da ilgimi çekiyor. Bence bir sanatçı böyle yaşamalı: Kendisini kamuya sunmalı. İzleyen/okuyan ile sanatçı arasında ancak bu şekilde hakiki bir bağ kurulabilir. Fellini bunu başarıyor. Çektiği herhangi bir şeyi kırk saniye izleyip onun Fellini üretimi olduğunu çok rahat bir şekilde anlayabilirsiniz. İşte bu Fellini izinin berraklığı, samimiyetinden ve kendisini kimseden saklamamasından geliyor. Teorilere, süslü cümlelere, anlaşılmaz kelimelere gerek duymadan felsefenin ulaşabileceği en derin noktaya dokunuyor. İnancı hayatın dışından gelen, felsefi mantıkla ulaşılabilecek ve kanıtlanabilecek bir olgu olarak değil de hayatın içinden, hayatın sıcaklığıyla, hiçbir mantıklı açıklama yapmadan gösteriyor.

Yazılarınızda inanç teması oldukça ön planda? Bunun temelinde ne yatıyor?

İnanç, hakkında konuşması gerçekten zor olan bir kavram. Ne söylesem ahkam kesiyor gibi olacak. Yine de deneyeyim. Allah’a duyulan inancın bir insanın deneyimleyebileceği en üst duygu olduğunu düşünüyorum. Yaşamakta olduğum hayatta kendimi en hayat dolu hissettiğim zamanlar gerçekten inandığım zamanlar oldu. Ancak bu zamanlar benim için çok nadir. İnanç dolu anları, dini inanış ve yaşantımdan bağımsız olarak nadiren yaşadım. İnanmak belki kesintisizdir ama inancı hissetmek, inancın yaşama hükmetmesi ve yaşanan anları doldurması deneyimlemesi oldukça zor bir durum. Ve gördüğüm kadarıyla bu duruma ulaşmak üzüntüden ve zorluklardan geçiyor. Bu nedenle üzüntü ve zorlukları hayatın bize bahşettiği lütuflar olarak görüyorum. İşte bu yüzden şükür hali kesintisiz olmalı. İstenenler kadar, hatta daha da fazla istenmeyenler için de şükretmeliyiz. Bu noktada filmlerde gördüğüm, belli zor durumların, üzüntülerin karakterleri kurtuluşa götürdüğünü gördüm. Kendi hayatımla filmlerdeki bu uyum beni bu konuda daha çok yazmaya itti. Örneğin Terrence Malick filmleri, özellikle de Knight of Cups, buna çok güzel bir örnektir.

Son olarak, en beğendiğiniz filmleri ve yönetmenler soralım.

İlk aklıma gelenler Fellini’nin 8.5’u ve Malick’in Tree of Life ve Knight of Cups filmleri. Bunun dışında genel olarak söylemek gerekirse 1960 yılında çekilen İtalyan filmlerini çok seviyorum. Ülke sinemasından da Nuri Bilge Ceylan ve Reha Erdem filmleri en beğendiklerim.

Teşekkür Ederiz.

Röportör: Mustafa Levent