Felsefenin Doğuşu ve Kaderi Üzerine

İsa’dan önce altıncı yüzyıla kadar geçen zamandaki medeniyetler, bilincin maddi dünyasını açıklarken çeşitli tanrı figürleri, gizli ve esrarlı birtakım görünmez yaratıkları ve doğaüstü güçleri kullanmışlardır. Bahsi geçen kutsallar, aşina olmadığımız bütünsel bir algılama haliyle insanın kendi akıl ve tecrübesiyle sorgulanmaya tamamen kapalı varlıklardır. İnsanlar kendileri adına yararlı şeyler elde etmek için tanrıların gönlünü hoş tutmalı; onların arzularını büyüler, dualar ve çeşitli ritüellerle ikna etmeliydi. Aksi halde tanrılar depremler, şimşekler ve taşkınlar aracılığıyla onları cezalandırabilirdi. Söz konusu iknanın nasıl yapılması gerektiğinin bilgisi ise rahip aristokrasinin tekelindeydi. Yüksek aristokrat sınıfı hem elindeki gücü korumak hem de kitleleri kontrol altında tutabilmek amacıyla sahip olduğu sırları kendilerinden başka ortak kabul etmeksizin koruyordu. Ancak İsa’dan önce 6. yüzyılda Yunan düşünürler, dünyanın ve insanoğlunun doğasını açıklamaya çalışırken, yerleşik inanç sistemlerine bağlı kalmayıp akıl yoluyla sorgulama faaliyeti gerçekleştirmiş ve muhtemel cevaplara erişmeye çalışmıştır. Bu entelektüel faaliyet, uzlaşma yoluyla değil cevabı bulunamayan sorular ve biriken cevaplarıyla felsefenin temelini atmıştır. 

Yazılı kültüre geçişten İÖ 6. yüzyıla kadar insanlık tarihinin gelişimine katkıda bulunmuş büyük medeniyetlere baktığımızda başta Mısır, Mezopotamya, Çin gibi doğu medeniyetleri gelmektedir. Adı geçen bütün büyük medeniyetlerin arasında özellikle Mısır, bilim ve teknik alanda oldukça ilerlemiş önemli düşünce sistemlerine sahip bir medeniyettir. O halde bugünkü anlamıyla felsefe neden doğu medeniyetleri yerine Miletos’ta başladı? Bu soruyu cevaplarken Antik Yunan’da felsefenin oluşumunu sağlayan coğrafi, ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasi koşulları ele alıp karşılaştırmalı bir analiz yapacağız. 

İnsanoğlu doğada sürekli bir şeyler üretmiştir. Bu bir bilim bir kültür ya da bir düşünce olabilir. Ancak bu üretimin altındaki temel motivasyon insanın bunları doğaya hükmetmek için kullanma arzusudur. Antik Yunan düşünürleri pratik fayda gözetmeksizin insanoğlunu ilgilendiren her konuyu geniş bir menzilde ve saf bir merakla muhakemeye tabi tutmuştur. Elde edilen bilgileri rasyonel biçimde tetkik etme başarısını göstermeleri Yunan spekülatif düşüncesinin sistematik bir hale gelmesini sağlamıştır. Parça parça olan bu bilgilerden hareketle bir sistem oluşturarak praxis’in (pratik disiplin) üstünde theoria’ya (teorik disiplin) yükselmişlerdir. Mısır Medeniyeti’nde ise gelişen astronomi, geometri ve matematik tarımsal verimliliği en üst düzeye çıkarmak amacıyla kullanılmıştır. Tarım ve ülke ekonomisi için hayati bir önem arz eden Nil Nehri’nin taşma zamanlarını önceden hesaplamak, taşmaların kontrolü için kanal açma zorunluluğu, mahsul sayımı ve yüzey ölçümü için geliştirilen formüller bir sistem kurmaktan çok pratik bir fayda elde etmek için kullanılmıştır. Doğayı ehlileştirmek için kullanılan bilgi, teknolojik gelişmeleri beraberinde getirse de teoride değil pratikte işlevsellik kazanmıştır. 

Felsefeye imkan veren diğer koşulları ele alacak olursak, son derece entelektüel olan bu faaliyet ancak yüksek bir kültür ve refah seviyesinde kendisini gerçekleştirebilmektedir. Abraham Maslow tarafından geliştirilen ihtiyaçlar hiyerarşisi kuramına göre entelektüel faaliyetin yapılabilmesi için kişinin fizyolojik, güvenlik ve aidiyet gibi ihtiyaçlarını gidermek amacıyla çalışmak yerine boş zamana sahip olma zorunluluğu vardır. İyonya Devleti bulunduğu konum itibariyle Güneyde Mısır’a, Kuzeyde Karadeniz’e, Doğu’da Mezopotamya’ya ve Batı’da da bütün Yunan kentlerine doğrudan erişebilme avantajının yanında ticaret yollarının kesiştiği önemli bir aktarım noktasıdır. Denizcilik ve tarımla birlikte tuz, şarap ve zeytin gibi o dönemin en değerli metalarının ihracıyla oldukça zenginleşen İyonya’da insanlar gerçek bir zenginlik ve insan zihninin üst ürünleri sayılan felsefe sanat edebiyat gibi alanlarla ilgilenebilecekleri bir kültür atmosferinde yaşıyordu. Ek olarak Eski Yunan toplum yapısında gelişmiş bir kölelik sistemi vardı. Kölelik vatandaşlara siyasal ve düşünsel faaliyetlerle uğraşacak zaman ve imkanı sağladığı için doğal bir kurum olarak kabul edilmişti. Öte yandan Yunan coğrafyası kendi içinde bütünlükten uzak polis(site) devleti şeklinde bir siyasi örgütlenmeye sahipti.

Her polis siyasal açıdan bağımsız ve kendi kendini yönetirdi. Polislerin otarşik (kendine yeten) bir yapıya sahip olmasının yanında merkezi bir otorite ve otorite kaynaklı bir baskı ortamının olmaması da özgür düşünce ortamına büyük katkı sağlamıştır. Doğu medeniyetlerinin hemen hemen hepsinde gördüğümüz güçlü merkezi otorite, dogmatik ve tartışılmaz inanç sistemleri bu toplumları değişim ve dönüşüme kapalı hale getirirken Antik Yunan’da yurttaşlar fikirlerini kamuoyuna önünde dile getirme ve tartışma özgürlüğüne sahipti.

Hülasa gerekli tüm şartların sağlanmasıyla birlikte evrene, yaşama ve insana dair her türlü meraklarını akıl yoluyla cevaplamaya çalışan Yunanlı düşünürler, bugün hala 2500 yıl önce bu konularda sorulan soruları ve cevapları inceleme ihtiyacı hissettiğimiz felsefe disiplininin temelini atmış oldu.

Nihal Bayrak

Kaynakça

Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi 1: Sokrates Öncesi Yunan Felsefesi 

Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi 2: Sofistler’den Platon’a

Ahmet Cevizci, Felsefeye Giriş

Alev Alatlı, Batı’ya Yön Veren Metinler 1. Cilt