Tasarımın Gücü

Mimarlık kimi zaman mesaj iletmek için kullanılan bir araç olarak karşımıza çıkar. Taştaki yazı olarak tanımlanır mimarlık, çünkü kalıcıdır. Uzun yıllar varlığını korur ve bir mesaj verir alıcısına. Psikolojik olarak alıcı üzerinde etkiler bırakır. Kullanıcısını mutlu eder, öfkelendirir ve hatta depresyona bile sokabilir. Ve bütün bunları biz farkında olmasak da yapar.

Bu etkinin en büyüğünü hiç şüphesiz “mega yapılar” bırakır. Belli bir amaca hizmet etmek için yapılmış bu yapılara örnek olarak eski zamanlarda kaleler, kışlalar, tiyatrolar verilebilirken günümüzde havalimanları, köprüler ve oteller verilebilir.

Benim mega yapılarda dikkatimi çeken Nazi Almanya’sında Hitler’in yaptırdığı yapılardır. Bu yapılar günümüzde bile büyüklükleri ile görenleri hayrete düşürmeye devam etmektedir. TRT Belgesel’de yayınlanan ‘Nazilerin Mega Yapıları’ belgeseli bu ilginin temelini oluşturmaktadır. (https://www.youtube.com/watch?v=0_TM8ODtV5M)

Belgeselde anlatılan yapılar Adolf Hitler’in savaş politikalarından biri olarak belli bir amaç için yapılmışlardı ve insanlar bu yapılar içinde çok küçük kalıyordu. Hitler’e göre tasarlanan binalar, toplum bir bütün olarak düşünüldüğünde bireylerin anlamsızlığını simgelemeliydi. Bunu açıkça belirterek insanlar üzerinden bir taraftan silahlarla aktif olarak devam eden savaşı bir taraftan yapılar üzerinden psikolojik olarak devam ettiriyordu. İnsan ölçeğinde hiçbir detay bulunmayan bu yapılar bireye yalnızlığını, önemsizliğini dikte etmeliydi. Ernst Sagebiel tarafından tasarlanan Tempelhof Havalimanı bu konuya güzel bir örnektir. Norman Foster’ın ‘bütün havalimanlarının öncüsü’ dediği havalimanı büyüklüğü ve görkemiyle bugün bile görenleri hayrete düşürüyor.

Mega yapılara farklı ülkeler ve şehirlerden örnekler vermek mümkün. Bu anlamda ilk örneğimiz Hollywood filmlerinde hep gördüğümüz bir şehir olan Las Vegas. Orada Gizza Piramitlerinden Venedik Kanallarına, Eiffel’den Özgürlük Heykeline kadar her şeyin bir kopyası vardır. Orada, bize sunulan, ışıklar altında görkemli ve parıltılı bir dünyadır. Ayrıca bu dünya tüketim üzerine kuruludur. Her yönüyle tüketime teşvik eder.

Bir diğer örnek ise Mekke. Kabe’nin hemen yanındaki devasa saati (Abraj El-Beyt’i) hepimiz biliyoruzdur. Gösteriş ve rantın neler yaptırabileceğinin bir örneğidir bu yapı. Abraj El-Beyt’in olduğu bir fotoğrafla onun silindiği bir fotoğrafı yan yana koyduğumuzda bir yapının ne denli güçlü bir etki bıraktığını çok rahat bir şekilde anlayabiliyoruz.

Nazi Almanya’sına dönecek olursak o dönemde bazıları inşa edilen, bazıları ise tamamlanamayan birçok mega yapı planlandığını görürüz. Tamamlanamayan yapılardan biri olan 400.000 kişi kapasiteli devasa Deutsches Stadion isimli projeyi tasarlayan Albert Speer mimarlık anlayışını ‘Benim mimarlığım, gücün korkutucu bir göstergesiydi’ şeklinde tanımlıyor. Bu stadyum yapısının yapımına 1937 yılında başlanıyor. Ama araya 2. Dünya Savaşı girince savunma yapılarının yapımına ağırlık veriliyor. Sonrasında da tamamlanamıyor. Tamamlanabilmiş olsaydı bugün belki de tüm dünyanın bildiği bir stadyum yapısı olabilirdi.

Bir mimarlık öğrencisi olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, derslerde hocalarımız, ‘düşünmeniz gereken temel şey kullanıcıdır’ diyorlar. Bu doğrultuda düşündüğümüzde, kimi zaman ihtiyaç doğrultusunda büyük yapılar tasarlanması gerekebilir. Ama amaç ihtiyacın ötesinde güç gösterisi ve gösterişe girince burada konuyu tevazu kavramı üzerinden ele alabiliriz. Tevazu, alçak gönüllü olmak, insanın insana olumlu bakışı ya da insanın kendi haricindeki her şeye karşı saygılı olması olarak tanımlanıyor. Bize burada en çok üçüncü tanım yardımcı oluyor. Genelde kişiler için kullanılan bu tanımlama yapılar üzerinden düşünülünce soruların cevabı bulunuyor. Yapılar tevazu ile yapılsa nasıl olurdu? Frank Lloyd Wright bu konuda: “…Hiçbir ev bir tepede veya bir yerde olmamalıdır, tepeye veya o yere ait olmalıdır. Tepe ve ev bir arada mutlu bir şekilde yaşamalıdırlar…” der. Yani bir yapı çevresine uyum sağlayarak tevazu kavramına bir pencere açılmasına sebep olabilir.

Yeni açılan pencereden devam edecek olursak tasarımın psikolojiye etkilerinde sadece mega yapılar ve sarsıcı düşünceler olmadığını görürüz. Wright’ın dediği uyumu yakalayarak tevazu kavramını mimarisine yansıtan yapılar da vardır. Mesela 1984 yılında Fransa Devlet Başkanı Francois Mitterrand, I.M. Pei’yi, Louvre Müzesi için yapılacak düzenlemeler için davet eder. Ve Pei için ‘hayatımın en zor projesiydi’ diyeceği bir proje süreci başlar. Pei piramit strüktürünü müze binasının önüne geçmeyecek şekilde dahice tasarlar. Ona göre başka hiçbir ek eski saray yapısı ile bu şekilde uyuşmayacaktı ve bu şekilde zamanına ait olan bu şeffaf piramit öne çıkmadan var olabilecekti.

Bir diğer örnek olarak Anadolu’da Aksaray’da cumhuriyetin ilk yıllarında 1. Ulusal Mimarlık Akımı’nın etkisi ile inşa edilmiş olan Aksaray Lisesi’ni verebiliriz. Gerek inşa edildiği dönemi yansıtması ve gerekse çevresiyle kurduğu zarif ilişki ile olsun bu bina tevazu ve uyum konusuna güzel bir örnek teşkil eder.

Yazının başındaki cümleye dönersek taştaki yazı ifadesini kullanmıştık mimarlık için. Öyle bir şey yazılmalı ki verdiği mesaj ile iyi gelmeli herkese. Mimara, insana ve doğaya… Sesiyle, şekliyle, rengiyle bize doğanın bir parçası olduğumuzu hissettirmeli, ait hissetmeli ve benimsemeliyiz. Çevremize bir de bu gözle bakarak değerlendirelim yapıları. Bakalım bize ne diyorlar? Veya biz onlarda ne görmek ve onlardan ne almak istiyoruz?

Elif Sena Işık