Büyük Savaş- Bölüm I

Her şey nasıl başladı?

– Bekle de gör.

– Neyi göreyim?

– Bir insanın başka bir insana neler yapabileceğini. (Fury 2014)

Her şey 1939 yılında Nazi Almanya’sının Polonya’yı işgaliyle başladı. Öyle ya Birinci Dünya Savaşı’da Avusturya-Macaristan veliaht prensinin Sırp bir isyancı tarafından öldürülmesi ile başlamıştı…

Şimdi sizleri dünya tarihinin en kanlı savaşı olarak bilinen İkinci Dünya Savaşı yıllarına götürmek istiyorum. Hakkında sayısız kitap ve makale yazılan, kahir ekseriyeti propaganda faaliyeti olan onlarca filmin çekildiği, hala gün ışığına çıkarılmamış pek çok gizemi içinde barındıran bir savaştan bahsediyoruz. Müsaade ederseniz yanlış bulduğum bir adlandırmayı düzelterek başlayayım. Başlıkta da görüldüğü üzere bu savaşın “Büyük Savaş” olarak adlandırılması daha isabetli olacaktır. Dedelerimizin can verdiği, imparatorlukların tarihe karıştığı Birinci Dünya Savaşı’nın adı da dönemin şahitlerince Büyük Savaş olarak konulmuştu. Hatta dönemin şahitleri “bütün savaşları bitiren savaş” diyordu.

Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya Savaşı zannımca bir maçın iki devresi gididir. Büyük bir savaşın ardından yapılmış kötü bir barış daha büyük bir savaşa sebep olmuştur. 1918-1939 yılları arasında Avrupa’da biriken nefret ve kin göstermektedir ki Birinci Dünya Savaşı, yani Büyük Savaş henüz bitmemiş sadece bir müddet ara verilmiştir.

“Germany will either be a world power or will not be at all.” (Almanya Bir Dünya Gücü Olacaktır Ya da Bir Hiç Olacaktır.) Bu sözün sahibi 1889 da Avusturya’da doğan, çocukluk ve gençlik yılları sefalet içerisinde geçtikten sonra koyu bir Alman milliyetçisi olan, 1. Dünya Savaşı’nda asker olarak savaşan ve Almanya’nın teslim olması ile birlikte savaşa dair heveslerini bir süre ertelemek zorunda kalan Adolf Hitler’dir. Aslen Avusturyalı olmasına rağmen büyük Alman imparatorluğu idealiyle yaşayan Adolf Hitler’in hayatı, aslında İkinci Dünya Savaşı’nın çıkış sebeplerine dair fikir vermektedir.

Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı Devleti’ne dayatılan Serv Antlaşmasını hatırlarsınız. Sevr’i dahi aratacak düzeyde ağır şartları barındıran Versay Antlaşmasını imzalayan Almanya, savaş sonrasında ciddi bir ekonomik bunalım ile karşılaşmış, 1929’da dünyayı kasıp kavuran büyük ekonomik buhran sonucunda ülkede hiperenflasyon meydana gelmiş, işsizlik tavan yapmış ve tabiri caizse Alman Markı müsvedde kağıt haline gelmiştir. Ülkede yaşanan kıtlık sebebiyle milyonlarca Alman açlıktan ölmüş; açlık, sefalet, işsizlik dönemin Almanya’sının acı gerçekleri haline gelmiştir. Almanya’nın o yıllarda yaşadığı sefalet ülke genelinde, Birinci Dünya Savaşının muzaffer devletlerine karşı büyük bir kin ve nefreti körüklemiştir.

Bu ortamda tabii olarak Adolf Hitler’in de aralarında bulunduğu aşırı milliyetçi akım güç kazanmış, Hitler ve arkadaşları yaşanan sefaletin sorumlusu olarak 1918 yılında teslim olmayı kabul eden dönemin Alman yöneticilerini hedef göstermişlerdir. Hitler’in tabiriyle onlar “Kasım Hainleriydi”. Teslim olarak ülkeyi felakete sürüklemiş, Versay Antlaşmasını kabul ederek ülkeye ihanet etmişlerdi. Bu anlaşmanın şartları gerçekten de çok ağırdı. Almanya ordusu tamamen etkisiz bırakılmış, savaş teçhizatı üretmesi yasaklanmış, savaştan çıkmış bir ülkenin karşılayamayacağı bir düzeyde tazminat ödemeye mahkum bırakılmıştı.

Bu şartlar altında siyasete adım atan Adolf Hitlerin en büyük amacı Büyük Alman İmparatorluğu’nu yeniden diriltmek ve 3.Reich’ı kurmaktı. Hitler’e göre Birinci Reich Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu, İkinci Reich ise Otto von Bismarck’ın 1871’den 1919’a kadar devam eden Alman İmparatorluğuydu. Kendisi de ebediyete kadar sürecek olan Üçüncü Reich’ı kurmalıydı. Bunun için ilk olarak Alman Milletinin uyanışa geçmesi gerekiyordu. Hitler o dönem akıllı bir politika yürüterek kendisini desteklemesini istediği Almanlara, Versay Anlaşması’nı yok saymayı vadetti. İktidara geldiği takdirde anlaşma hükümleri geçersiz kalacak, Almanya ekonomik kaynaklara kavuşacak, Avusturya ve Çekoslavakya’daki Alman soydaşlarla bir bütün olunacaktı. Normal şartlarda oldukça absürt bulunması gereken bu söylemler dönemin Almanya’sında büyük bir ses getirdi. Hitler’in liderliğindeki Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi girdiği 1932 seçimlerinde iktidar olamasa da parlamentoda en çok sandalye sayısına sahip parti olmuştu. Hitler şüphesiz çağımızın en büyük diktatörlerindendi fakat iktidarı zor kullanarak ele geçirmemişti. Ülkede ki genel düzensizlik hali sebebiyle hükümetsiz kalma korkusuyla dönemin Cumhurbaşkanı Hindenburg Adolf Hitler’i şansölye olarak atadı. Bu kararla birlikte çağımızın en büyük insanlık dramının başrol oyuncusu sahneye çıkmış oldu. Güncel bir tabirle artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Adolf Hitler iktidara gelir gelmez 1929 Ekonomik Buhranı ve Versay Anlaşmasının ağır sonuçları sebebiyle ortaya çıkan hiperenflasyon ve büyük işsizlik sorunlarıyla ilgilenmiş ve kısa sürede ülkenin ekonomik krizden çıkmasını sağlamıştı. Kendisine ayak bağı olduğunu düşündüğü Cumhurbaşkanı ve muhalefet partilerini saf dışı bırakmak isteyen Hitler, kundaklanan hükümet binasını (Reichtag Yangını) bahane ederek muhalefet partilerini etkisizleştirmiş ve 1933 yılında yapılan baskın bir seçimle iktidarını pekiştirmişti. Ekonomik olarak rahatlayan Almanlar, Hitler’in siyaseten attığı adımlara, iktisaden attığı adımlar hürmetine sessiz kalmıştı. Gençlik yıllarından itibaren Yahudi nefretiyle büyüyen ve iktidara gelirken dahi bu nefretini gizlemeyen Hitler, ülkesinin yaşadığı ekonomik yıkımdan Yahudileri sorumlu tutmuş ve ileride toplama kamplarına göndereceği Yahudilerin mallarına el koyarak işe başlamıştı. Yahudilerin Almanya’da refah içerisinde yaşıyor olması Almanlar arasında da ciddi bir antisemitik tavra yol açıyor, bunun neticesinde Almanlar yanı başlarında cereyan eden ırkçı uygulamaları görmezden geliyorlardı.  O dönemde yapılmaya çalışılan aslında bir kültür ihtilaliydi. Nasyonal Sosyalistler, Alman ırkının köklerine dönebilmesi için kendini keşfe çıkması gerektiğini düşünüyordu. Yahudilerden kurtulmak, Bolşevizm illetinden arınmak gerekiyordu. Kafa karıştıran entelektüeller ve çok soru soran gazeteciler can sıkıcı bir hal almıştı. Her türlü Nazi aleyhtarı görüş bastırılmalıydı. Bir grup ateşli Nazi sempatizanının sokak ortasında kitap yaktığını görmek vaka-i adiyedendi. Alman şair Heinrich Heine’nin o günleri anlatan veciz bir sözü vardı. “ Bir yerde kitaplar yakılmaya başlandıysa, nihayetinde insanlar da yakılacaktır.”

Adolf Hitler, Versay Anlaşması sonucu eli kolu bağlanan Alman ordusunu toparlaması gerektiğini biliyordu. Dönemin en etkili savaş araçları olan tank, uçak, savaş topu, denizaltı ve kruvazör üretiminin mümkün olduğunca gizli bir şekilde yapılması gerektiğinin farkındaydı. Onun bu çabasını cesaretlendiren gelişmeler ise Birinci Dünya Savaşı’nın itilaf devletleri eliyle gerçekleşiyordu. Hitler’in göz göre göre anlaşma şartlarını ihlal etmesi, yeni bir savaşın çıkmasından ehven görülüyor, Birleşik Krallık ve Fransa, Avrupa’nın geri kalanını Nazi Almanya’sının insafına terk ediyordu. Adolf Hitler artık tek halk, tek imparatorluk, tek lider ilkesi gereğince Almanların Führer’i haline gelmişti. Hitler’in emirleri sorgulanmıyor, ekonomideki büyük başarı onu kurtarıcı lider olarak göstermeye yetiyordu. İşin içinde bir de Almanların kırılan gururu vardı. İlk savaştan sonra imzalanan anlaşma ve sonrasında yaşananlar Almanları küçük düşürmüştü. Hitler, onlara yeniden büyük bir imparatorluk kurmayı vadetmiş, kırılan gururlarını onarmayı başarmıştı. Bir konuşmasında şöyle diyordu: “ Alman halkı, özgürlüğünüzü gasp edenleri asla unutmayın ve intikam saatini bekleyin.”

Gücünü tam manasıyla pekiştiren Hitler, öncelikli olarak Alman toplumunu bir araya getirmek ve Almanca konuşan nüfusa sahip olan bölgeleri yeniden Almanya’nın bir parçası yapmak için  Avusturya’yı ilhak eder. Anschuluss olarak adlandırılan bu harekat süresince tek bir tüfek dahi patlamaz. Führer, Avusturya’da muzaffer bir komutan edasıyla geçit resmi yapar. Halk Führer’ini güllerle karşılamıştır. Onun gelişi bir felaketin habercisi olarak değil yeniden kalkınmanın müjdecisi olarak algılanmıştır. Çaresiz kalan Avusturya Hükümeti darbeyle alaşağı edilir. İtilaf devletleri cılız bir protesto ile bu ilhakı adeta görmezden gelir. Hitler’in bununla yetineceğini, daha fazlasına cesaret edemeyeceğini düşünürler. Özellikle İngiliz Başbakan Neville Chamberlain’in fikir babası olduğu yatıştırma politikası uygulanır. İngilizler, Avrupa’da yeni bir savaş istememektedir. Avrupa’nın sıkıntılarıyla ilgilenmek onlar için ciddi bir maliyet getirmekte, güneş batmayan imparatorluğun, denizler ötesindeki topraklarına gerekli ehemmiyetin verilememesine yol açmaktadır. Öte yandan potansiyel bir tehdit de doğuda belirmiş, Stalin önderliğinde SSCB batılı ülkeler için siyasi ve kültürel bir tehdit halini almıştır.

İngilizlere göre Nazi Almanya’sı SSCB ve Avrupa arasında bir tampon görevi görebilirdi. Nasyonal Sosyalist olan Adolf Hitler komünizmden nefret ediyordu. Bu nefretten faydalanılmalı ve Sovyet tehlikesi bertaraf edilmeliydi. İngilizler, Nazi tehdidine karşı kendisine yönelen imdat çağrılarına karşı adeta ölümü gösteriyor sıtmaya razı ediyordu. Olası bir savaş halinde ise tamamen hırpalanmış Almanya’ya karşı dönemin en güçlü kara ordusuna sahip Fransa’ya güveniyorlardı. Bu politikanın en büyük karşıtlarının başında ise 1915 Gallipoli(Gelibolu) harekatıyla elini kolunu sallayarak İstanbul’u işgal edeceğini düşünen ve Kraliyet Donanması’nın mahvına yol açan Winston Churchill geliyordu. Ona göre Hitler oldukça çılgın ve hafife alınmaması gereken biriydi. Onu yatıştırmaya çalışmak beyhudeydi, dersinin verilmesi gerekiyordu. Çanakkale’den sonra siyasi kariyeri bitme noktasına gelen bu adam tabii olarak dikkate alınmadı ve İngiliz Hükümeti aracılığıyla Münih’te bir konferans tertip edildi. Konferansa Birleşik Krallık Başbakanı Neville Chamberlain, Fransa Başbakanı Edouard Daladier, İtalyan Diktatör Benito Mussolini ve Adolf Hitler katılmıştı. Konferans neticesinde Hitler’e sus payı olarak ilk savaş sonrasında Almanya’nın elinden alınan Çekoslavakya’nın Südetenland bölgesinin verilmesi kararlaştırıldı.   İngiliz başbakan ülkesine döndüğünde büyük bir diplomatik zafer kazanıldığını gururla ifade etmiş ve “çağımızın barışını güvence altına aldık” demişti. Alman tankları Polonya kırsalında boy gösterdiği sırada mahcup bir ses tonuyla Almanya’ya savaş ilan ettiğini söyleyecek olan da yine kendisi olacaktı. Oysa ki verilen taviz savaşın başlangıcıydı, Hitler yatışmamış aksine cesaretlendirilmişti.

Adolf Hitler, Münih Konferansı’nın hemen ardından pervasızca Çekoslavakya’yı işgale girişir. İşgal tamamlandıktan sonra Doğu Prusya yeniden Almanya’nın bir parçası haline gelir. Nazi Almanya’sı artık en büyük ideolojik düşmanı konumunda bulunan Sovyetler ile komşu olmuştur. Tüm Avrupa’yı şaşkına çeviren gelişme ise o günlerde yaşanır. Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov ve Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop  arasında imzalanan Nazi-Sovyet Paktı, iki ülkenin birbirine saldırmayacağını garanti altına alıyor, Polonya’nın Almanya ve Sovyetler arasında paylaştırılmasını kararlaştırıyordu. Pakta göre Vistül Nehri iki ülke arasında sınır kabul edilecek başkent Varşova iki ülke arasında paylaştırılacaktı. İngiltere ve Fransa ise yaşadıkları şokla birlikte Polonya’nın toprak bütünlüğünün garanti altına alındığını, aksi bir tavrın savaş sebebi sayılacağını taraflara bildirmekle yetindi.

Artık yolun sonuna, sonun başlangıcına gelinmiştir. Çağımızın en kanlı savaşının başlaması için tek bir merminin yuvasından fırlaması yeterli olacaktır. 1 Eylül 1939 günü Alman orduları Polonya’yı işgale başlar 3 Eylül’de Birleşik Krallık, 4 Eylül’de Fransa Nazi Almanya’sına savaş ilan eder… (Devamı 2. Bölümde)

Ahmet Yasin Kocamaz