İlk Dönem İslam Mimarisinde Emevi Dini Mimarisi

Emevi Camii

Şam Ulu Camii olarak da bilinen, dünyanın en eski büyük camisi olan bu ihtişamlı yapı 634 yılında yapılmıştır. Kilise ve caminin aynı yapı içerisinde kullanımı ile yaşamına başlayan yapı, nüfus yoğunluğu Müslümanların lehine dönünce tamamen camiye çevrilmiştir.

Selahattin Eyyubi’nin mezarının ve Hz. Hüseyin’in mübarek başının burada bulunması sebebiyle Şii ve Sünni mezhepleri için çok önemli bir yere sahip olan bu yapı, Anadolu cami mimarisinin yönünü pek çok anlamda etkilemiştir. Kubbe kullanılan ilk yapı olmasının yanında hayvan ve bitki mozaikleri ile benzenmiş eşsiz duvarlara sahiptir. İlk umumi helaların da kullanılmaya başlandığı camiye yetersiz kaldığından ötürü ek bölümler eklenmiş ve günümüz boyutlarına ulaşmıştır.

Bu yapıdaki taş ustalığı, İstanbul’dan getirtilen ustalarca 1.000.000 dinara yapılmıştır. 12.000 işçinin çalıştırıldığı yapı, Abbasîler dönemine kadar popülerliğini korusa da Abbasiler döneminde sistemli olarak Emevi dönemi eserlerinin çoğu tahrip ve yok edilmiştir. Bu tahribe rağmen İslam’ın zafer nişanesi olan bu yapının yıkılmaması başarılmıştır. Abbasiler dönemine aidiyet oluşturulması için saat kulesi yapılmıştır. Abbasi yönetim merkezini Şam’dan Bağdat’a taşıdığı için önemi azalmış olsa da bu yapı günümüze değin önemini yitirmemiştir.

Emevi Camii, sütunlarla çevrili geniş avlusuyla, şadırvanı ve dış özellikleriyle İslam mimarisinin birçok motifini bir arada bulundurmaktadır. Dört mihraplı olan yapının her mihrabı dört mezhebin birini temsil etmektedir. Hz. Ali namaz kılarken şehit edilmesi üzerine, halifenin namaz kılacağı kafes bölümü ilk defa bu yapıda inşa edilmiştir.

Üç minaresiyle ilk minareli yapı olarak kayıtlara geçmiştir. Bu minareler; Hz.İsa minaresi, Kayıtbay minaresi ve aruz minaresidir. Ek olarak her minarenin ayrı bir hikâyesi vardır.

Hz. İsa minaresi, İsa Mesih’in ineceğine inanılan minare olarak bilinir ve toplumsal olayların bir çok defa meydana gelmesinden ötürü, insanlar burada Mesih nöbeti tutmuştur. Kayıtbay minaresi; Fatih Sultan Mehmet tarafından Memluk sultanı adına yaptırılıp hediye edilmiştir. Arus minaresi ise, ”gelin, düğün” anlamında yapılmış ihtişamlı ve süslü olan minaredir.

Sidi Ukba Camii:

Batı İslam eserlerinin atası olarak bilinen anıtsal yapıdır. Ukba b. Nafi tarafından yapılmaya başlanıp Hişam bin Abdülmelik tarafından bitirilmiştir. Camiü’l Kebir adıyla da anılan yapı, ”mağribi cami mimarisi” adı altında bir başlık başlatmıştır. 135 metreye 80 metre dev yapı, Kuzey Afrika mimarisinin tipik özelliklerini üzerinde taşımaktadır. Kare planlı ve üç katlı minaresiyle simetrik özelliğini korumaya özellikle önem verilmiştir. Simetrinin ilahi bir sanat olduğu ve ilahi sanatın bir ibadi taklidi olarak kullanılan bu cami, simetri sanatının ustaca kullanıldığı bir yapıdır. İlk abanoz minberin bulunduğu yapı, eşsiz süslemeleri ile dikkat çekmektedir. Çini ve metal süslemeleri ile çöl güzeli eserlerimizden olan bu yapı günümüzde Tunus sınırları içerisinde yer almaktadır.

Mescidi Aksa:

Mescidi Aksa, daha önce bahsettiğimiz tüm yapılardan farklı bir yeri olan yapıdır. Tüm Ehl-i kitap için özel bir yeri olması, onu en özel yapı olarak karşımıza çıkarmaktadır. Hz. Âdemin inşa ettiği ibadethanenin temelleri üzerine inşa edildiğine inanılmaktadır.

Bilinen ilk inşa Hz. Davud döneminde yapılmıştır. Ad ve Semud kavimlerinden alındığına inanılan şehir, Hz. Davud’un emriyle imar edilmiştir. İlk bilenen mabet bu dönemde yapılmıştır. Hz. Davud’un vefatı ile Hz. Süleyman döneminin imar çalışmaları devam etmiştir. Süleyman mabedi olarak da atfedilen mabedin bu dönemde inşa edildiğine inanılmaktadır. Hz. Süleyman’ın vefatıyla Babil baskısı arttığı ve sonunda Babil sürgünü olarak da bilinen büyük sürgün yılları başlamıştır. Tüm şehir köle olarak kullanılmak için Babil’e götürülmüştür ancak Farsların Babillileri yenmesiyle özgürlüklerine kavuşan Yahudiler, Kudüs’e geri dönmüştür. Böylece ”ikinci tapınak” adıyla anılan dönem de başlamıştır.

Ancak Roma Kralı Heriot’un Kudüs’ü ele geçirmesiyle ikinci tapınak asla tamamlanamamıştır. Herot tapınağının bir parçası olarak tamamlanmıştır. Daha sonraları Hz. İsa’nın burada doğup büyümesi, burayı Hristiyan âlemi için de kutsal bir bölgeye dönüştürmüştür. Bu aşamadan sonra Hristiyan dünyası için de kutsi bir hedefe dönüşmeye başlamıştır. Daha sonraları Hristiyan şehrine dönen Kudüs, Kıyamet Kilisesi’nin yapımıyla zirve dönemini yaşamıştır.

İslamiyet dönemi ise, Hz. Ömer’in çıkartma yapmasıyla siyasi olarak başlamış olsa bile, Hz. Muhammed’in bir gece Kudüs’e götürüldüğünü anlatan Kur’an ayetleriyle başlamıştır. Hatta Hz. Ömer Mescidi Aksa denilen alana girdiğinde, ”Muhakkak Allah resulünün anlattığı yer burasıydı.” dediği rivayet edilir. Mescidi Aksa, gerçek anlamıyla surlarla çevrilmiş olanın tamamının adıdır. Bu bazen tek bir yapı ismi olarak algılanmakta ve mantık hataları oluşturmaktadır. Mescidi aksanın ilk namzedi olan Hz. Ömer Mescidi inşa edilmiş ancak zamanla Müslüman sayısının artması ile camii büyütülmüştür. İlk yapı, bin kişi alması için tasarlanmış küçük ahşap bir mescit iken, sonraları adım adım büyütülmüştür. Kubbetü’s Sahra’nın yapımına kadar Mescidi Aksa hep ikinci sırada kalmıştır. Kubbetü’s Sahra’nın inşa edilme sebebi ise Mescidi Aksa’nın öneminin arttırılması içindir. Daha öncede bahsettiğimiz gibi Mescidi Aksa bir yapı değil bir bölgenin adıdır. Bu sebeple Kubbetü’s Sahra, bu yapının bir parçası olarak algılanmalıdır.

Abbasi döneminde yaşanan bir deprem sebebiyle tahrip olan yapı restore edilmiş ve büyütülmüştür. Fatımiler döneminde Abbasî restorasyonu kaldırılmış, yapı eski boyutlarına çekilmiştir. Haçlılar dönemi olarak ele alacağımız dönemde ise, Kudüs’ün düşüşüyle Mescidi Aksa önce saray sonra da ahıra çevrilmiştir. Günümüzde atların bağlandığı halkaları görebilmek mümkündür. Daha sonrasında ise tapınak şövalyelerinin merkezi haline çevrilen Mescidi Aksa’ya dev taştan tonozlar eklenip, kilise ve merkez olarak çift işlevli bir yapı haline getirilmiştir. Günümüzde bu tonozların ayırdığı alanlar kadınlar mescidi ve İslam müzesi olarak kullanılmaktadır. Eyyubiler dönemine kadar süren Haçlı istilasının ardından, Nurettin Zengi tarafından yaptırılan çivisiz minber yerleştirilmiştir. Restorasyonu yapılmış ve Müslümanların kullanımına sunulmuştur. Osmanlı’ya bağlılığı sunulan şehrin anahtarı, Yavuz Sultan Selim’e teslim edilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman, tarihindeki en kapsamlı imar çalışmasını yaptırmış ve günümüz kullanımdaki son dokunuşları yaptırmıştır. Daha sonra en büyük meblağın kullanıldığı Sultan Abdülaziz dönemi restorasyonu dönemi başlamıştır. Bu restorasyonun meblağı, yapılan darbenin sebeplerinden biri sayılabilecek kadar büyüktür. Günümüze ulaşamayan en büyük kayıp minberdir. Radikal bir Yahudi rafından yakılarak kullanılmaz hale getirilmiştir.

Kubbetü’s Sahra:

Emevi halifesi Abdülmelik bin Mervan döneminde yapılmıştır. Kubbetü’s Sahra yeni inşa edilmiş bir cami değildir. Sahra Mescidinin bulunduğu alana daha büyük ve kubbeli bir yapı yapılmasıyla ortaya çıkmıştır. Sekizgen şeklindeki dış duvarları, yirmi metrelik bakır ve bronz alaşımlı kubbesi, on dokuz metre aralıklarla yerleştirilmiş sütunları, on altı penceresi ve on bir metre iç mekân yüksekliği ile bu ihtişamlı yapı, günümüzde çoğu insanın Mescidi Aksa alanında bulunduğu için, Mescidi Aksa olarak tanıdığı yapıdır.

Kubbetü’s Sahra, Mescidi Aksa inşa edilirken, Hz. Ömer Camii kullanılamayacağı için yapılmıştır. Haçlılar, Kubbetü’s Sahra’yı keşişlerin kullanımına vermiştir, keşişler de yapıyı bölümlere ayırmıştır, günümüzde de bölünme izleri hala görünmektedir. Kudüs haçı olarak bilinen meşhur altın haç, Kubbetü’s Sahra’nın üstüne asılmıştır. Günümüzde Süleyman Mabedi olarak duyduğumuz yer ise, Mescidi Aksa’nın dış bölümünde şövalyelerin kaldığı bölümün adıdır.

Selahaddin Eyyubi, Kudüs’ü özgürleştirince tekrar imar edilen yapı, asli kullanımı olan camiye kavuşmuştur. Gül suları ile yıkanıp İran halıları ile bezenmiş, haç asılan kubbenin hilal alnına nakşedilmiştir. İslam devletleri tarafından sık sık tamir ve tadilatı yapılmıştır. Yavuz Sultan Selim, dönemin İran mimarisinin ünlü motifi olan çiniler ile kaplatmıştır. Daha sonraları Osmanlı padişahlarının İran halıları ile de sürekli el üstünde tuttukları bir mekân olmuştur. Günümüzde asılı olan avize dahi II. Abdülhamit döneminde gönderilen imar malzemelerindendir. Çiniler de aynı imarda değiştirilmiştir.

1927 yılında yaşanan büyük depremden sonra Müslüman devletler tarafından günümüz ve en son restorasyonu yapılmıştır. Yapı, Yahudilerin eski tapınaklarını yapmak talepleri ile sürekli risk altındadır. Daha önce birkaç küçük girişim olsa dahi, bu girişimlerin bedellerinin büyüklüğünün hissedilmesi sebebiyle vazgeçilmiştir. Müslümanlar, İslam toprağı kabul edilen bir yerden yapının taşınamayacağını her fırsatta dile getirmelerine rağmen ne yazık ki bu riskin ortadan kalktığından söz edilememektedir.

Davut Ufuk Erdoğan