Sosyalist Bir Yönetmen: ‘Ken Loach’ ve 3 Güzel Filmi

Bir eylül gecesi idi. Hava ne üşünecek gibi soğuk ne de içe ferahlık verecek kadar ılıktı. Çalışma odamı çepeçevre saran, tavana kadar uzanan kitap raflarına göz gezdirdim. ‘Ne yapabilirim?’ diye düşünürken, en nihayetinde film izlemeye karar verdim. Bir tavsiye üzerine ismine bir yerlerden aşina olduğum yönetmen Ken Loach’un rastgele bir filmini açıp izlemeye başladım. 

Alışılmış senaryoların dışında, izleyicinin filmde kendine ait bir şeyler bulduğu ve filmin sonunda seyircide teşekkür mahiyetinde tebessüm oluşturan yönetmenin, o gece üç filmini art arda izlemiştim. Kameraların sanki o semtlerde yaşayanların, o okulda okuyanların  hiç haberi yokmuş gibi ayarlanıp yerleştirildiği; herkesin kendi gündemini ve kaygısını izlendiklerini bilmeden hissettirdiği Ken Loach filmlerinde her karakterin, sahnenin, kostümün filmi defalarca izlemeye değer kılacak kadar gerçek olması ve her bir karenin karşısına geçip seyredilesi bir tabloya benzemesi  yönetmenin filmlerini izlemek için önemli sebeplerden biri.

Eserlerinde sadece sinemaya değil hayata dair de dersler alabileceğimiz yönetmenin bu mücadeledeki bireysel varlığına değinmiş olalım.

1936 yılında İngiltere’de işçi sınıfına mensup bir ailede doğan Kenneth Loach, Oxford Üniversitesinde hukuk eğitimi aldıktan sonra yönetmenlik öncesi şansını aktörlükte denemiş. 1961 yılında Northampton Tiyatrosu’nda yönetmen asistanı olduktan sonra 1963’te BBC’ye geçerek TV yönetmenliğine başlamış. 

Filmlerinde sosyalist kimliğini her zaman öne çıkaran, sinemayı toplumun bir aynası olarak değerlendiren ve gerçeğin olduğu gibi perdeye aktarılmasına büyük önem veren, izleyicisini başlangıçtan bugüne kadarki tüm filmleriyle bürokratik sistemin katı yapısının bireyler arasında nasıl etkiler yarattığıyla yüzleştirmeye çalışan yönetmenin filmografisine baktığımızda sıradan insanı ele alarak onun günlük hayatını; yaşadığı sosyal, siyasi ve maddi zorlukları tüm çıplaklığıyla ve anlaşılır biçimde sinema eserlerine aktardığını görürüz. 

Film çekmenin, hikâye anlatmanın aynı zamanda politik bir eylem olduğunu; sırf bu nedenle de büyük bir sorumluluk gerektirdiğini düşünen Ken Loach yalnızca filmleriyle değil sosyal yaşamdaki hareket ve söylemleriyle de savunduğu düşünceleri gözler önüne sermiştir. Zira 2009 Temmuz ayında Avustralya’da gerçekleşen festivalde yarışan filmini İsrail’i gerekçe göstererek geri çekmiş, festivalin sponsorunun İsrail olduğunu öğrendiğinde “Şiddet üreten devletin gölgesinde sanat yapılmaz. Sanat, savaşa ve yok etmeye değil, barışa ve insanlığa hizmet eder. İsrail, Ortadoğu`daki politikalarını gözden geçirmeli” demiştir. Yine 2012 yılında Torino Film Festivali’nde Yaşam Boyu Onur Ödülüne değer bulunan Loach festivali düzenleyen Ulusal Sinema Müzesi’nde işçilerin taşeron şirket aracılığıyla çalıştırılmasını ve güvencesiz, düşük ücretle çalışmaya direnen işçilerin işten çıkarılmasını görmezden gelemeyeceğini açıklayarak ödülü reddetmiştir.

İzleyicisinin muhalif taraflarını uzun uykusundan uyandıran; kalbimize, ruhumuza ve hayatımıza dokunan bu filmlerden bazılarına şöyle bir bakalım:

Kerkenez

Altı kez Cannes Film Festivali’nde ödül alan ve Ken Loach’un ilk filmi olan 1969 yapımı Kerkenez; İngiltere’nin küçük bir kasabasında yaşayan Billy Casper’ın hayatının trajik hikayesini anlatıyor. Bir kuş yuvasından alıp Kes adını verdiği şahini eğitmeye başlamasıyla hayatında birtakım değişiklikler yaşayan Billy şimdiye kadar farkında olmadığı bir tarafını keşfederek mutsuz varlığının amacını bulur. Ta ki hayatının trajedisi meydana gelene kadar. Roman okur gibi izleyeceğiniz filmde esas vurucu nokta ise yırtıcı bir kuşu on beş yaşındaki Billy’nin büyük bir özenle eğitebilmesi, bunun yanında aynı Kes gibi yırtıcı bir karaktere sahip olan fukara Billy’i eğitmekte ise İngiliz eğitim sisteminin yetersiz kalmasıdır.

The Angel’s Share

Hikayesi İskoçya’da geçen, 2012 yapımı Ken Loach’un bir diğer filmi olan The Angel’s Share’da hapis cezasından son anda kurtulduktan sonra hayatını değiştirmeye çalışan genç bir babanın hikayesi anlatılıyor. Ana karakter Robbie ve tesadüfen tanıştığı yeni arkadaşları çevresinde şekillenen film ilerleyen dakikalarda bir soygun komedisine dönüşüyor. Tabii sonunda “meleklerin payını” ayırmayı ihmal etmeden. Kamera arkasındaki Ken Loach’un en neşeli filmlerinden olan ve İskoç aksanını dibine kadar duyacağınız The Angels Share, kapitalizmin bir tarafında ümitsiz gençlerin var olma savaşını diğer tarafında ise zevkine düşkünlüğünden bir fıçı viskiye milyonlarca sterlin harcayacak denli hazza düşkün insanların var olduğunu gösteriyor.  

I, Daniel Blake

2016 yapımı, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülü alan, dokunaklı olduğu kadar öfke dolu bir dram sergilenen I, Daniel Blake filminde kendisini birdenbire İngiliz bürokrasisinin kıskacında debelenirken bulan ve hiçbir gelir kaynağı olmadan mücadelesini sürdürmeye çalışan Daniel’in filmin sonlarına doğru cebinden çıkan not, filmde anlatılmak istenenlerin ana hattını oluşturuyor: “Ben bir müşteri, bir hizmet alıcısı, bir sahtekâr, beleşçi, bir dilenci ya da bir hırsız değilim. Ben bir sosyal güvenlik hizmet numarası, ekrandaki bir görüntü değilim. Faturalarımı, vergilerimi zamanında ve kuruşuna dek ödedim; bununla da gurur duyuyorum. Kimseye boyun eğmem ama elimden gelirse komşumun gözünün içine bakar ona yardım ederim. Sadaka istemem de aramam da. Benim adım Daniel Blake. Ben bir insanım, köpek değil. Hakkım olanı istiyorum. Sizden bana saygı duymanızı istiyorum. Ben bir yurttaşım. Ne daha azı ne daha fazlası. Teşekkürler.”

Ken Loach’un iç parçalayıcı filmlerinden biri olan I Daniel Blake, bürokratik sistemin ağırlığı altında en çok ezilen sınıfın toplumu esas ayakta tutan kesim olduğunu açıkça gözler önüne seriyor. 

Her filmin sonunda hayata dair bakış açımızı sorgulatan ve kaçmaya çabaladığımız gerçekleri peşimize takan Ken Loach; inandığı değerleri ve savunduğu ilkeleri insanlara aktarmak için en iyi yaptığı işi yapıyor ve sinemayı toplumu bilinçlendirmede bir araç olarak kullanıyor. Tıpkı kendisinin dediği gibi: “Bir hikâye anlatacaksanız güzel olduğu için değil, anlatılması gerektiği için anlatmalısınız”. Eğer hala Ken Loach ile tanışmadıysanız, rastgele bir filmini açıp başlamanız tavsiyesiyle.

Gamze Nur Türkoğlu