Keşfedilen Sürgün: Malakanlar

Sürgüne maruz bırakılmak, geçmişten günümüze varlığını sürdüren ve insanlığın yaşadığı en acı gerçeklerden birisidir. Toprağını bırakıp başka diyarlara gitmek, orada tekrar filizlenmeye çabalamak, kendini bulunduğun yere ait hissedememek; bizim şu anda bile sadece okuduğumuz ama belli toplulukların sürekli yaşamak zorunda kaldığı bir durum. Ancak insan inandığı, yaşamaya ve yaşatmaya çabaladığı değerleri için tüm bu zorluklara göğüs gerebiliyor. 

Bu yazımda sizlere tarih boyunca sürekli sürgüne mahkûm edilmiş, köklerini toprağa salamamanın hüznünü yaşayan bir ütopya topluluğundan bahsedeceğim. Topraklarımızda yıllarca yaşamış olmalarına rağmen çoğumuzun adını bile duymadığı bir topluluk. Ben ise onların varlıklarından karlı Kars akşamında, bir peynirci dükkanında haberdar oldum.

2019 yılının Kasım ayı, beş arkadaşımla beraber hem öğrenci bütçesine uygun hem de yeni yerler keşfetme arzumuzu gerçekleştirebileceğimiz bir gezi planı yaptık. Yapacağımız gezi için Doğu Ekspresi treniyle Kars’a gitmeye karar verdik. Ailelerimizden izin aldıktan ve planımızı yaptıktan sonra son yıllarda popülaritesi artan Kars trenine, biraz da şansımızın yaver gitmesiyle, biletlerimizi kestirmiş ve yola çıkmıştık.

İç Anadolu ve Doğu Anadolu’nun küçük köylerini, gizli kalmış manzaralarını izleyerek bir gün süren yolculuğumuzu tamamladık. Şehre daha ilk indiğimiz andan itibaren insanlardaki sıcaklığı ve samimiyeti hissedebiliyorduk. Özellikle Kars Merkez’de tanıştığımız, çobanlık mesleğiyle uğraşan Erhan amcanın, otostopla arabasına binen ve hiç tanımadığı bu kızlara “Siz öğrencisiniz hem de misafirimizsiniz, karnınız açtır.” diyerek yemek ısmarlaması; dönüş trenimiz kalkarken vedalaşmak için kaldığımız tesisin müdürü Halil Amca’yı aradığımızda “Kızlarım, ben de trenin sesini duydum, cama çıktım siz el sallıyordum.” demesi beni çok duygulandırdı. Anadolu insanının gönlünün genişliğine bir kez daha şahit oldum. Gezdiğimiz yerlerin ve yaşadığımız olayların yanı sıra Kars’tan dönmeden önce öğrendiğim bir konu beni merak içinde bıraktı ve olayın ayrıntılarını araştırmaya sevk etti.

Kars, bilindiği üzere peynir ve ballarıyla meşhur bir şehirdir. Biz de gezimizin son günü ‘anne siparişleri’ üzerine Kars peyniri ve balı almaya gittik. Orada gördüğüm Kars gravyerleri dikkatimi çekti ve satıcı abiye, gravyerin Kars’la nasıl bir geçmişi olabileceğini sordum. O da bana 93 Harbi’nden sonra Rusya’nın Kars’ı ele geçirmesiyle burada yaşamaları için gönderdiği Malakanlar döneminde, gravyer üretiminin sistemli hale geldiğinden ve Rusların 40 yıl boyunca Kars’ta yaşadığından bahsetti. Zaten şehri gezerken hemen her yerde Baltık mimarisine rastlamak mümkün. Kültürel olarak pek çok zenginliği barındıran bu şehirde; Selçuklular, Ermeniler, Ruslar ve Osmanlılara ait mimari eserler bulunmakta. Bir sokak sizi Rusya’daymışsınız gibi hissettirebilirken ardından gördüğünüz bir başka sokak size Anadolu’da olduğunuzu hatırlatabiliyor. Eski dönem Rus tarzı taş binaları, bizim Türk amcaların kahvehane olarak kullandıklarını görmek tuhaf hissettiriyor insana. Rusların buralarda yaşadığı çok belli oluyor. Ancak Malakanlar’ı ilk defa duyuyordum, kimdi bu Malakanlar?

Anlatıldığına göre; Çarlık Rusya’nın Ortodoks Hristyanlığı benimsemesiyle yavaş yavaş ortaya çıkıyor Malakanlar. Devletin Hristiyanlık inancını kabulü ile kilisenin halk üzerinde oluşturduğu baskıyla beraber toplumda birçok muhalif grup ortaya çıkıyor. Malakan; Rusça moloko (süt), kelimesinden türeyerek süt içen veya perhizi bozan anlamına gelmektedir. Malakanlar, Rus Ortodoks inancının birçok ritüeli gibi et ve süt tüketimini sınırlayan oruç ibadetlerini de pratik etmedikleri, süt içmeyi çok sevdikleri ve her gün süt tükettikleri için onlara bu şekilde hitap edilmiştir. Kökenleri Slav olan Malakanlar’ın bulundukları topluma göre farklılıkları sadece dini anlamda ortaya çıkıyor.

Malakanlar’ın uğruna diyar diyar sürüldükleri inançlarının temelinde, yaratıcıyla aralarına herhangi bir aracı koymamaları geliyor. İnsan yapımı olduğu için haç ikonuna ve teslis inancına inanmazlar. İbadetlerini şatafatlı kiliselerde değil ‘Sabranya’ adı verilen son derece mütevazı, bembeyaz ve tertemiz ibadet evlerinde gerçekleştirirler. Bu ibadethanelerine kıyafetleri hariç dünya malının girmesi yasaktır. Dini kitapları Bibliya ve Güneş Kitabı’dır. Domuz eti yemeyi, ruhban sınıfını, şatafatlı kiliseleri ve dine sonradan eklenen birçok ritüeli reddetmişleridir. Yalan söylemek, cimrilik yapmak ve mal biriktirmek onların inancında yanlış kabul edilir. Hz. İsa’nın şiddet karşıtı söylemlerini inançlarının merkezine koyup barışçıl bir toplum oldukları için savaşmayı reddeden ve bu nedenle de askere gitmeye karşı çıkan Malakanlar, savaşa karşı başkaldırı olarak “Ellerimiz kirlendi!” diyerek silahlarını yakarlar. Bunun üzerine Çar tarafından yıllarca imparatorluk sınırlarının bir ucundan diğerine sürgün edilmişlerdir.

Malakanlar’ın göç tarihi aslında 18. yüzyıla dayanır. Devletle ve kiliseyle anlaşamadıkları için bir nevi aforoz edilen Malakanlar; inançlarını daha iyi yaşayabilmek adına kendi istekleri çerçevesinde merkezden uzak, gelişmemiş yerlere göç etmeye başlarlar. Ancak 19. yüzyılın başlarında Rus İmparotorluğu’nun Kafkasya’yı işgaliyle, daha uzak olan bu bölgelere göçe maruz bırakılırlar. Bu durum 1877-78 Osmanlı Rus savaşına kadar böyle devam eder. Osmanlı devleti 93 Harbi’nde -adını Rumi takvimden alır- Rusya’ya karşı yenilgiye uğrar. Savaşın sonucunda yapılan Berlin Kongresinden imzalanan anlaşmayla Elviye-i Selase (Kars, Ardahan ve Batum) Rusya’ya bırakılır. Başta Malakanlar olmak üzere diğer muhalif topluluklar[1] bu sefer de Kars’a sürülürler.

‘bir sarmaşık olsaydım sıkıca tutunsaydım bir yere sökülüp atılmasaydım köklerimi salsaydım derinlere’[2]

Malakanlar’ın tarihi sürgünlerle doludur. Ancak onlar yaşadıkları tüm olumsuzluklara rağmen inançlarından taviz vermeyip bölge halklarıyla beraber hoşgörülü bir şekilde yaşamayı başarabilmişlerdir. Kars’a geldiklerinde şehir hayatını çok sevmedikleri için genelde kırsal alanlarda yaşamayı tercih etmişler hatta birçok köyü kendileri kurmuşlardır. Türk siyasetçi Fahrettin Erdoğan 1897 yılında Sarıkamış’a geldiğinde bölgede bulunan Malakanlar’ı incelemiştir. Malakanlar hakkında detaylı bilgiler veren Erdoğan, bölge insanı ile görüşmüş ve Malakanlar’ın çalışkanlıklarını, temizliklerini, komşularıyla kurdukları iyi ilişkilerini gözlemlemiştir.[2]

Malakanlar, Kars’a geldiklerinde teknolojinin geride olduğunu gözlemlemişlerdir. Özellikle tarım alanında ileri seviyede olan Malakanlar, Kars’a kendileriyle birlikte teknolojik anlamda çok sayıda yenilik getirmişler. Sabanda normalden farklı olarak at ile koşum yapmışlar ve bostan aletini kullanmışlardır. Değirmencilik onların getirdiği bir şeydir ve kurdukları değirmenler yıllar boyunca sadece onlara değil bölgedeki diğer tüm köylere de hizmet etmiştir. Bölgeye lahana, patates ve semaver gibi ürünleri kazandırmışlardır. Beraberlerinde getirdikleri Malakan inekleri normal ineklerden 3-4 kat daha fazla süt vermektedir. Ve bu sayede İsviçrelilerin bölgede yaptığı gravyer ve kaşar peyniri çalışmaların en önemli katalizörünü Malakanlar üstlenmiştir. Tarım ve hayvancılıkta tecrübelerini bölge halkıyla paylaşan Malakanlar, bölge insanından da çok şey öğrenmişlerdir.

O yıl boyunca bu bölgede yaşayan Ruslar için 1. Dünya Savaşı bir kırılma noktası olmuştur. Savaş sırasında parçalanmaya başlayan ve iç karışıklıkların sürekli devam etmesiyle güçsüz düşen Rusya, nihayet 1918 yılında imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması’yla; Osmanlı’dan aldığı Kars, Ardahan, Artvin ve Batum’u geri vermek zorunda kalmıştır. Bu gelişmeyle bölgeyi terk eden Ruslardan ziyade, çoğu Malakan bölgede kalarak Osmanlı kimliğine tabi olmuşlardır. Ancak Osmanlı Devleti de onlardan yapmak istemeyecekleri şeyler beklemiştir. 

Malakanlar Osmanlı hüviyeti alsa da savaş karşıtı toplum olmak en büyük kırımızı çizgileriydi. Bu nedenle, 1921’de Türk ordusunun kurutuluş mücadelesi için düzenli ordu kurma girişimlerine başlamasıyla istemeyerek de olsa Kars’ı terk etmeye karar verdiler. Kalanlar belli bir zaman sonra ekonomik sebeplerden dolayı Rusya’ya göç etmek zorunda kaldı. Adapte olamayarak geri dönmek isteyenler olsa da hükümet pasaportlarına el koyduğu için geri dönemediler. Günümüzde hala Amerika, Kanada, Yeni Zelanda ve birkaç Malakan aile Türkiye’de yaşamını sürdürmektedir.

Malakanlar’ın en tanınmış destekçilerinden birisi de ünlü Rus yazar, Lev Nikolayeviç Tolstoy’dur. Varlıklı ve aristokrat bir ailede dünyaya gelen Tolstoy hayatının bir kısmını Ortodoks Hristiyan olarak geçirmiştir. Ancak ilerleyen zamanlarda Malakanlar’dan etkilenen Tolstoy, hayatının geriye kalan önemli bir kısmını Malakanlar ve Rus köylüsüyle dayanışma içinde olup, onların sesini duyurmaya çalışarak geçirmiştir. Zorbalığa ve mülkiyete karşı olan Tolstoy, tüm mal varlığını Malakanlar’a ve köylülere bağışlamıştır.  Malakanlar’ın Kanada’ya göçü, Diriliş romanının telifinden gelen parayla finanse edilebilmiştir. Pek çok kişi bu yüzden Tolstoy’un da bir Malakan olduğunu iddia eder.

‘Tünel açmak için dağları delmede kullandığımız dinamiti savaşlarda birbirimizi öldürmek için de kullanıyoruz; o savaşlar ki, toptan karşı çıkmamız, yadsımamız gerekirken, tam tersini yaparak onları gerekli, hatta zorunlu görüyor, dur durak bilmeksizin onlar için hazırlık yapıyoruz.’[2]

Milliyeti, dili, dini, gelenek ve görenekleri farklı olan insanlar bu topraklarda birlikte yıllarca hoşgörülü bir şekilde yaşayabilmiş. Beraber iş yapmış, komşuluk yapmış, aynı sıralarda oturmuş iki farklı milletin insanları. Hiçbiri diğerini kendinden aşağıda görmemiş, ötekileştirmemiş. Birbirlerine bildiklerini öğretmiş çoğu şeyi de beraber öğrenmişler. Malakanlar Kars’a vefa borcunu insanlara peynircilik, arıcılık ve tarımı öğreterek ödemiş. Günümüzde Karslılar önemli gelir kaynaklarını Malakanlar sayesinde elde etmişlerdir. Bölgeye kattıkları renklilik, turizm açısından da dikkat çekici olmuştur. 

Şimdi o peynirci dükkanında satın aldığım peynirlere, ballara ve satıcı abiye bakıyorum. Bu sokaklardan bambaşka insanlar geçmiş diye düşünüp daha farklı duygularla seyrediyorum etrafı. Gravyer peynirinin Kars’la ilişkisini merak ederken, hikayeye bu kadar köklü bir tarihin eşlik edeceğini nerden bilebilirdim…

Meryem ÇAMURLUOĞLU