Büyük Savaş – Bölüm II

Yazının ilk bölümünü okumak için..

Blitzkrieg

“Barışta oğullar babalarını gömer, savaşta babalar oğullarını…” (Herodot)

1 Eylül 1939 günü Alman Orduları sınırı geçerek Polonya’yı işgale başladı. Polonya ordusuna nazaran güçlü ve hızlılardı. Polonya’nın uçsuz bucaksız kırsalı Alman ordusunun hızlı ilerleyişiyle tükeniyordu. Hedef başkent Varşova’ydı. En kısa sürede başkent işgal edilmeli, Polonya teslim olmaya zorlanmalıydı. Eski savaş taktikleri geride kalmıştı. İlk savaşta oldukça hantal bulunan tanklar, Almanlar tarafından adeta süvari birlikleri gibi kullanılıyordu. Alman Hava Kuvvetleri Luftwaffe’nın bombardımanla yumuşattığı bölgelere paraşütçüler iniş yapıyor, daha sonra kara birliklerinin dahil olmasıyla başlatılan kuşatma harekatları Polonya ordusunu çaresiz bırakıyordu.

Harekat boyunca Polonya ordusu Alman savaş makinasına karşı çok cılız bir tepki verebildi. Hava şartlarının iyi oluşu, savunma hattının yetersizliği, Polonya kırsalının genellikle düz arazilerden oluşması ve en önemlisi Alman ordusunun yıldırım hızıyla hareket etmesi, sonucu baştan belli bir savaşa işaret ediyordu. Alman ordusu daha önce hiç görülmemiş savaş taktikleri uyguluyordu. Bunların en bilineni Blitzkrieg’di. Yıldırım harbi olarak bilinen bu savaş taktiği Almanların temel savaş doktriniydi. Bu doktrinde; önceki savaşlara nazaran taarruzun temel unsuru tanklar olarak belirlenmişti. Alman General Heinz Guderian’ın teorisyenliğini yaptığı bu savaş taktiği sayesinde Alman Ordusu kısa sürede Polonya işgalini tamamlamıştı.

Polonya ordusunun modernize olmadığı bir gerçekti. Eski savaş tüfekleri, hareket kabiliyeti kısıtlı tanklar ve moralsiz askerlerle Alman savaş makinasına karşı koyamazlardı. Hala atlı birliklerle savaşıyorlardı. Bir grup atlı süvari birliğinin Alman tanklarına karşı hücuma kalktığı savaşın gurur yüklü hikayeleri arasında yerini almıştı. Bu onurlu savaş hamlesi tahmin edeceğiniz gibi felaketle sonuçlanmıştı. Almanlar nihayet Vistül Nehri kıyılarına kadar gelerek Başkent Varşova’yı işgal etmişti. Bu sırada Varşova büyük bir yıkıma sahne oluyordu. Alman ordusunun ağır bombardımanı sonrası şehir, ortaçağ harabelerini andırıyordu. Beklenen son geldi ve Polonya ordusu teslim oldu.

Nazi-Sovyet Paktı’nda kararlaştırıldığı üzere Polonya’nın doğusu Sovyetler tarafından işgal edildi. Hitler ve Stalin artık komşuydu. Vistül Nehri’nin bir yakasında Nazi Almanya’sı, karşı yakasında Sovyet Rusya hüküm sürüyordu.  Aynı zamanda Hitler ve Stalin arasında sahte bir dostluk söz konusuydu. Hitler’in Bolşevik nefreti had safhadaydı. Stalin ise bu sahte dostluğun  kurbanı olacaktı. Sovyetlerde durum hiç de iç açıcı değildi. Lenin’in idealize ettiği devlet sistemi köklü bir değişime uğramış; proletarya diktatörlüğü yerini, tek bir kişinin ihtiraslarıyla yönetilen despot bir devlet düzenine bırakmıştı. Her türlü özgür düşünce bastırılmıştı. Stalin’in şahsi görüşleri kanun hükmündeydi. Bu şartlarda girişilen ağır sanayi hamlesi sonucu büyük bir kıtlık meydana gelmiş milyonlarca insan açlıktan ölmüştü. Vaziyete itiraz edenlerin yolu Sibirya’ya düşüyordu. Sürgün aslında ölüm demekti. Bu ideolojik kıyım sonrası 15 milyon insan hayatını kaybetmişti.

Sovyet despotizmi savaş boyunca kendisini hissettirmiş, Polonya’nın doğusunun işgaliyle birlikte bugün bile hafızalarda tazeliğini koruyan büyük bir savaş suçu işlenmişti. Polonya ordusunun nitelikli subayları, siviller ve aydınlardan oluşan 22 bin kişilik bir grup, Katyn Ormanları’na getirilerek Sovyet askerlerince kurşuna dizilmişti. Amaç Polonya’nın yetişmiş insan kaynağını ortadan kaldırmaktı. Katliamın ortaya çıkmasıyla zor duruma düşen Sovyet yönetimi suçu Nazilere atmışsa da yıllar sonra gelen itiraf bu acı hadisenin bizzat Stalin’in emriyle gerçekleştiğini doğruluyordu.

O sıralar Polonya’da 3 milyon Yahudi yaşıyordu. Yahudilerde endişeli bir bekleyiş hakimdi. Nazi Almanya’sının ideal vatandaş tipine uygun değillerdi. İşgalin başlamasıyla birlikte ikinci sınıf vatandaş olarak muamele görmeleri kaçınılmazdı. Öyle de oldu. Yahudiler için zor zamanlardı. Hitler ve Nazi kurmaylarının Yahudiler için kesin bir planı yoktu aslında, soykırım son çare olarak görülüyordu. Bu kafa karışıklığıyla birlikte işe etiketleme ile başladılar. Yahudilerin dışarıdan göründükleri anda tanınmaları gerekiyordu. Çünkü onlar istedikleri gibi seyahat edemiyor, herhangi bir restorana girip yemek yiyemiyor, kati surette bir Alman subayıyla aynı havayı soluyamıyorlardı. Yürüyecekleri kaldırımlar dahi sınırlandırılmıştı. Nazi Almanya’sında yaşayan tüm Yahudilerin, elbiselerinin görünür bir yerine Davut Yıldızı sembolü takmaları zorunlu hale getirildi. Etiketleme bittikten sonra ayrıştırma başladı. Yahudiler için Varşova’nın terkedilmiş mahallelerinde gettolar kuruldu. Milyonlarca insan küçük bir alanda yaşam mücadelesi veriyordu. Ekmek ve su karaborsaydı, bir çoğu tek öğün yemek karşılığı işçi olarak çalışıyordu. Keyfi işkence ve cinayetler sıradanlaşmıştı. Öyle ki kendisine yan baktığı için Yahudi öldüren bir Alman askerinin hesap vereceği tek şey israf ettiği bir mermi olabilirdi.

Yahudiler için başlatılan sistematik işkence sürecinin başında SS (Schutzstaffel) birlikleri vardı. SS’ler ilk olarak Adolf Hitler’in kişisel muhafızları olmak üzere yetiştirilmişlerdi. Başlarında ise Hitler’in en güvendiği kişilerden olan Heinrich Himmler vardı. Himmler, fanatik bir Nazi olmasının yanında klasik Alman askeri öğretisinden uzak yetişmişti. Ona göre Aryan ırkın teşkil ettiği Büyük Alman İmparatorluğu’nun (3.Reich) kurulması için her türlü savaş suçu işlenebilirdi. Bir konuşmasında “Bizi güçlü kılan, yaptığımız işten etkilenmeden başarmaktır.” demişti. Bizzat kendisinin tasarladığı, içi siyanür dolu bir kapsülü sürekli olarak damağının altında saklar, dişlerinin arasında ezdiği takdirde birkaç saniye içerisinde öleceği gerçeğini bilerek yaşardı. Varşova’nın başına da Himmler’in en acımasız SS’lerinden olan Hans Frank vali olarak atandı. Varşova gettolarına sıkışmış milyonlarca Yahudi, dünyadan habersiz şekilde vahşetle SS vahşetiyle yüzleşiyordu.

Polonya’nın işgali, Varşova’nın başına gelenler ve Alman Ordusu’nun uyguladığı sıra dışı savaş taktikleri Fransa’da moralleri düşürmüştü. Fransızlar sonucu belli olmayan bir savaşa girmek istemiyorlardı. Ülkede savaş kamuoyu oluşmamıştı. Almanların aksine onların alınacak bir intikamları da yoktu. Fransa hükümeti ise Almanlarla sıcak bir çatışma ihtimali olduğunu dahi düşünmüyordu. Yaşadıkları şeye komik savaş adını vermişlerdi. Almanya’ya savaş ilan etmişlerdi ama iki tarafın da birbirine saldırdığı yoktu. Almanlar doğu cephesinde savaşırken batıda zırhlı birlik bulundurma ihtiyacı hissetmemişti. Olası bir Fransız taarruzu savaşın kısa sürede bitmesine yol açabilirdi fakat Fransa Almanya’ya karşı savunma savaşı kurgulamıştı. Oysa Napolyon’un “Siperlerden çıkmayan mağlup olur” uyarısına kulak vermeleri gerekirdi.

Fransızlar şüphesiz ordularına güveniyordu. Onlara güvenen bir kişi daha vardı. Winston Churchill; Adolf Hitler’in iktidara geldiğini duyduğunda “İyi ki Fransız Ordusu var” demişti. Fransız ordusu savaşın başladığı yıllarda Alman ordusundan daha güçlüydü. Asker, tank ve uçak sayısı neredeyse Almanların iki katıydı fakat modern savaş taktiklerine aşina değillerdi. Modernize edilmiş bir orduyu geleneksel savaş taktikleriyle idare ediyorlardı. Bir de Maginot Hattı vardı tabi ki . 1932 yılında yapımına başlanan, dönemin savunma bakanından adını alan Maginot Hattı, Fransa-Almanya sınırını çepeçevre kuşatan muhkem bir savunma hattıydı. Maginot Hattı’nı herhangi bir ordunun geçebilmesi neredeyse imkansızdı. Sınırın batı tarafında ise Belçika vardı. Birinci dünya savaşında da Belçika üzerinden denenen Alman taarruzu başarısız olmuş ve kısır bir savaş Almanya’nın bütün gücünü tüketmişti. Fransızlar aynı senaryoya bağlılardı. Dejavu bekliyorlardı. Almanlar el mahkum Belçika üzerinden kendilerine saldıracak, çetin bir savaş sonucunda kazanan yine kendileri olacaktı. Fransa adım adım utanç verici bir hezimete doğru sürükleniyordu.

1940 yılının kışı çok ağır geçiyordu. Kimsenin savaşmaya niyeti yoktu. Silah altına alınmış milyonlarca askerin tek sorunu sıcak bir yatak bulabilmekti. Adolf Hitler generallerine talimat vermişti. Batı cephesi muhakkak açılacaktı. Hedefte Fransa vardı. Batı cephesini açmak Hitler için dahi zor bir karardı. O günlerde şöyle demişti: “Savaş karanlık odaya açılan bir kapıdır. Neyle karşılaşacağınızı asla bilemezsiniz.” İlk savaşta yaşananlar hafızalardaki tazeliğini koruyordu. Fransa-Almanya sınırında yaşanacak bir kan banyosu kimsenin işine gelmiyordu. Hitler’in generalleri de bu sebeple oldukça isteksizdi. Hitler onlara kesin talimatlarını verdiği sırada Avusturya Alplerinde sevgilisi Eva Braun’la tatil yapmaktaydı. Avrupa ayazı dindiğinde Fransa’ya saldırılacaktı. Baharın gelişiyle birlikte generaller Hitler’e savaş planlarını sundular. Plan ilk savaştakine benzerdi. Belçika üzerinden yapılacak kararlı bir taarruzla Fransa alt edilmeye çalışılacaktı. Bu planlar Hitler’i tatmin etmekten uzaktı. Aynı şeyleri yaparak farklı sonuç ümit etmek beyhudeydi. General Erich von Manstein’ın ise farklı bir planı vardı. Plan pek çok kişi için çılgınlıktı. Hitler ise planı makul bulan birkaç çılgından biriydi. Manstein’in planına göre Belçika ve Maginot Hattı arasında kalan dağlık ve ormanlık bir arazi olan Ardenlerden yapılacak bir saldırı Fransa ordusunu baypas edebilirdi. Ardenler o güne kadar kimseye geçit vermemişti. Arazi sık ormanlardan oluşan engebeli bir yapıya sahipti. Doğal bir mevzi olarak kabul görüyordu. Fransızlar Ardenler için cılız bir önlem almayı dahi fuzuli görüyordu. Adolf Hitler ise oldukça heyecan doluydu. Fransızların aşil topuğunu bulduğuna inanıyordu. Harekatın başarıya ulaşabilmesi için Müttefiklerin Ardenler planından haberdar olmaması gerekiyordu. Hitler de onlara en başından inandıkları planı sundu ve ilk olarak Hollanda ve Belçika üzerinde saldırı emri verdi. Alman ordusunun tali kuvvetleri müttefik kuvvetlerin beklediği gibi Belçika üzerine yürüyordu, düşman zokayı yutmuştu, sıra Ardenler harekatının gizlilikle yürütülmesindeydi. Bu kez Alman ordusunun tankları Danimarka ve Norveç üzerinde dümen kırmıştı. Blitzkrieg bir kez daha sahnedeydi. Müttefikler tarafından desteklenen Norveç’in Alman savaş makinasına karşı zafer şansı yoktu ama bu kadar kolay yenileceklerini kimse hesap etmemişti. Alman ordusu Wehrmacht 3 gün sonra Oslo caddelerinde geçit resmi yapıyordu.

Oslo’nun düşmesinin ardından sıra Belçika’ya gelmişti. Müttefikler de aynen böyle düşünüyordu. Başka türlüsü çılgınlık olurdu zaten. Hitler’de böyle düşünmeleri için elinden geleni yapıyordu. Belçika’nın işgaline başlandı. Savaş başladığı yıllarda Belçika tarafsızlığını ilan etmişti. Ama coğrafya kaderdi, fillerin tepişmesinde olan yine çimenlere olmuştu. Polonya’dakine benzer bir yıkım da Belçika’da yaşanıyordu. Alman ordusu oldukça ağır ve temkinli hareket ediyordu, Norveç ve Polonya’daki hızlarından eser yoktu. Amaç Müttefikleri olabildiğince Fransa topraklarından uzaklaştırıp Belçika içlerine çekmekti. Öyle de oldu. Fransızlar Almanları püskürtmek için Belçika içlerine doğru harekete geçtiler. Yanlarında 250 bin kişilik Britanya Seferi Kuvvetleri’de vardı. Düşman zokayı yutmuştu. Fransa ordusu sınırı geçmiş, Almanları karşılamaya doğru ilerliyordu. Belçikalılar ise mülteci toplum haline gelmişlerdi. İmkan bulan her Belçikalı akın akın Fransa’ya akın ediyordu. Yollar mültecilerden geçilmiyordu. Fransa’ya varanların adresi Paris’ti. Başkentin meydanları mülteci kalabalığından dolup taşmıştı. Tüm bunlar olurken Almanların ana kuvvetleri Arden ormanlarına giriş yaptı. Harekat kusursuz bir şekilde ilerliyordu. Mekanize Alman birlikleri süratle yol alıyordu. Yaşadıkları tek sıkıntı kendi oluşturdukları araç trafiğiydi. Fransız komuta kademelerine gelen istihbaratlar ciddiye alınmadı. Onlara göre Ardenler geçilemezdi. Hiçbir tank o araziden tek parça çıkamazdı. Söylenenin aksine Ardenler beklenenden daha kısa bir sürede geçildi. Alman ordusu Fransız topraklarına çıkarma yapmaya başlamıştı. Bu felaket haberini alan Fransa Başbakanı, mevkidaşı Winston Churchill’i arayarak tek bir şey söyledi “Kaybettik”.

Blitzkrieg artık Fransa topraklarında etkindi. Tank savaşını bambaşka bir boyuta taşıyan General Heinz Guderian ve emrindeki Alman panzer birlikleri şiddetli bir saldırıyla Sedan şehrini ele geçirdi. Fransa savunması yarılmıştı. Sedan’ın düşmesiyle Almanlar süratli bir kuşatma harekatına girişti. İlk olarak tanklar saldırıyor, emniyete alınan bölgelerde piyadeler tahkimat sağlıyor, son olarak pike bombardıman uçakları düşmanı imha ediyordu. Bu sırada Fransız ordusunun elit birlikleri Belçika içlerinde kısır bir savunma savaşı veriyordu. Kapana kısılmışlardı, harekat kabiliyetleri yoktu. Almanların hedefi, zayıf düşen Fransız savunmasını etkisiz hale getirip bir orak çizerek denize ulaşmaktı. Böylece Fransız ordusu kuşatılmış olacaktı. Almanların tek rakibi akıp giden zamandı fakat onlar zamanla yarışmakta pek mahirlerdi. Alman panzer birlikleri süratle denize doğru yol almaya başladılar. İçlerindeki 7. Panzer Tümeni’nin ise özel bir yeri vardı. Savaşın en kudretli komutanlarından olan ve düşmanlarının dahi övgüsünü alan General Erwin Rommel komutasındaki bu birliğe; hızları ve yüksek manevra kabiliyetleri sebebiyle hayalet tümen adı verilmişti. Hayalet tümenin yaptığı manevraları, düşman gözcüleri fark edemediği gibi Alman komuta karargahı da nerede olduklarını tam olarak tespit edemiyordu. Tozu dumana katarak Manş Denizi’ne doğru yol alıyorlardı.

Alman ordusu, kısa sürede planladığı gibi bir orak çizmiş ve denize ulaşmıştı. Fransa ordusunun büyük bir bölümü kuşatma altındaydı. Tam bu sırada Fransa’ya destek olarak gönderilen 250 bin kişilik Britanya Seferi Kuvvetleri ve 150 bin kadar Fransız askeri seri bir ricat hamlesi yaparak kuşatmayı yardı ve kıyıya ulaştı. Sığındıkları sahil kasabasının adı Dunkirk’ti. Yaklaşık 400 bin kişilik müttefik kuvveti geniş bir sahil şeridinde kuşatma altındaydı. Kaçacakları bir yer kalmamıştı, savunmasızlardı. Şüphesiz ölümü enselerinde hissediyorlardı. İngiliz tarihinin tartışmasız en büyük hezimetinin yaşanacağı o günlerde şaşırtıcı bir şey oldu. Alman ordusu saldırıyı askıya aldı. Hitler ordusuna dur emri vermişti. Hitler’in amacı bilinmiyordu. Kimilerine göre düşmanı esir almak istemiş, kimilerine göre ateşkes isteyeceklerini ummuştu. Askerlerin yüzerek Britanya’ya gidemeyecekleri biliniyordu. Ya teslim olacaklardı ya öleceklerdi. Bu iki ihtimalde gerçekleşmedi. Winston Churchill, Manş denizinde yüzme kabiliyeti olan her geminin Dunkirk sahillerine hareket etmesi emrini verdi. Binlerce irili ufaklı gemi Dunkirk kıyılarına gelerek askerleri kurtarmaya başladı. Büyük bir tahliye operasyonu bütün risklerine rağmen başarıyla sonuçlanmıştı. Askerler evlerine dönmüştü. Ama buruk bir sevinç söz konusuydu. İngilizler karizmayı fena çizdirmişlerdi. İşgal korkusu, Birleşik Krallık’ta ki her bir ferdin yüreğinde yer etmişti. Suni zafer çığlıklarını ise Winston Churchill şu sözlerle bastırdı; “Tahliyeyle savaş kazanılmaz”.

Dunkirk tahliyesiyle sarsılan Almanlar çabuk toparlandı. Fransa düşmek üzereydi. 600 bin Fransız askeri esir düşmüştü. Yeniden toparlanan Alman mekanize birlikleri hızlı bir manevrayla Paris’e doğru yol almaya başladı. Önlerinde zayıf bir Fransız direnişi buldular. Artık her şey bitmişti. Fransa hükümeti olacakların farkındaydı. Başkent Paris açık şehir ilan edildi. Varşova’nın yaşadığı yıkım Paris’te yaşanmasın diye başkent savunulmayacaktı. Fransa hükümeti apar topar Marsilya’ya taşındı. Nitekim 14 Haziran 1940’ta Alman ordusu Paris’e girdi. Şanzelize meydanı Alman askerlerinin postal sesleriyle inliyordu. Fransızlar Paris’i terk etmeye dahi zaman bulamamıştı. Fransa hükümeti devrildi ve başa Mareşal Philippe Petain geçti. Petain eski bir savaş kahramanıydı ve Almanlarla başa çıkılamayacağının farkındaydı. Mütareke talep etti ve Fransa teslim oldu. Hitler intikamını almıştı. Ama henüz yüreğini soğutmamıştı. Bunun için 1918’de Almanya’nın teslim olma şartlarını imzaladığı tren vagonunu buldurarak Fransa-Almanya sınırına getirtti. Fransızlara bu vagonun içerisinde ateşkes imzalattı. Kara Avrupası artık Führer’in emrindeydi. 3.Reich Fransa’yı da yutmuştu. Yenilmez denilen Fransız Ordusu perişan edilmiş, geçilmez denilen Maginot Hattı artık bir teneke yığını haline gelmişti. Fransızlar; büyük bir kin ve nefretle, yıllar sürecek olan bir Alman işgaline katlanmak zorundaydı.

Sırada güneş batmayan imparatorluk vardı. İngiliz Başbakanı Winston Churchill, sakin bir ses tonuyla dünyaya şöyle seslenmişti: “ Fransa’nın savaşı bitmiştir. Britanya’nın savaşı ise başlamak üzeredir. Hitler bu adada savaşı kesmek zorunda olduğunu bilmektedir aksi halde kaybedecektir. Eğer onun karşısında durabilirsek tüm Avrupa özgür olacak ve dünyamız huzur ve refaha kavuşacaktır ancak başaramazsak, bütün dünya sonu gelmeyecek yeni bir karanlık bir çağa gömülecektir…”

(Devamı 3. Bölümde)

Ahmet Yasin Kocamaz

1 Comment

Comments are closed.