Bir Garip Filistin Düğünü

Bir ülke gezmek hiçbir zaman benim için birkaç turistik bölge görmek veya en steril alanlara gidip fotoğraf çekilmek olmamıştır. Bilâkis ben, toplumun reflekslerini test ettiğim, onların en insani duygularını dışa vurdukları yerleri görmek istemişimdir. Her gittiğim ülkede kendime sorduğum soru şudur “Buranın insanı gece yastığa kafasını koyduğunda ne düşünür?” Aslına bakılırsa bütün bir yurtdışı okumamı bunun üzerine kurduğumu da söyleyebilirim. Bir kişi daha tanımak, hayallerini, hedeflerini, acı ve sevinçlerini paylaşmak, bütün bunları nasıl hissettiğini anlamak… 

Yine böyle bir hayal ile bir Şabat gecesi Kudüs’teki Hebrew Üniversitesinin bahçesindeydim. Bu üniversiteyi ilk olarak hocası Yoval Noah Harari üzerinden duymuş, akabinde ise İlber Ortaylı’nın tavsiye listesinde görmüştüm. Bir de Rabbimin lütfu sayesinde aynı üniversitede yüksek lisansını yapan, Bilkent üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü birincisi Mücahit abi ile garip bir tesadüf eseri tanışmıştık. Kendisi şehre manzara olarak hâkim konumdaki üniversite kampüsünde konuştuğumuz sırada bana bir mahalleyi göstermiş ve “buraya sakın gitme, burası bütün Arap yarım adasının en problemli bölgesidir hatta İsrail askeri bile buraya giremiyor ve burayı yalnızca ajanların istihbaratları ile yönetiyor” demiş ve benim içimdeki aykırı olanı yapmaya yönelik olan atraksiyon duygusunu fitillemişti.

Bin bir ikna ve çabamın sonucu olarak kendimizi mahallenin içinde bulduk. Mahallenin içindeki yüzler hiç güven vermiyor, her biri Yeşilçam filmlerinin kötü adamlarına benziyordu. Yanımdaki abi herkese selam vermemi ve Türk olduğumu belirtmemi istedi. Ben de anında üstümdeki kapüşonlu elbisemi çıkardım ve Türk milli takım eşofmanımı görünür hâle üste getirdim.

Ben gittiğim ülke insanlarının Türkiye’ye ve Türklere bakışlarını anlamak için her zaman üstümde ay yıldızlı bir elbise götürür ve aynı yerden farklı zamanlarda bir sivil bir de Türkiye Milli Takım formamla geçerek ve benzer aktiviteleri yaparak toplumun nabzını tutarım. Özellikle Ermenistan, İsrail ve Yunanistan’da bu taktik ile başkalarının çok uzun sürede ancak bulabileceği birçok değerli bilgiyi yakalamış olduğumu düşünüyorum.

Gördüğümüz her insana, girdiğimiz her dükkâna diken üstünde selam vermekten ve “Ene Türki” demekten bir hâl olmuştuk ki mahallenin içlerinden çalgı sesleri gelmeye başladı. O sırada zorla muhabbet etmeye çalıştığım dükkân sahibine sesin ne olduğunu sordum. O amcada bizlere o anda o mahallede bir düğün olduğunu söyledi. Bunu duyan Kani Polat durur mu? Elbette hayır; Mücahit abinin bin bir itirazına rağmen hemen sesin geldiği yöne doğru yönelmiştim. Bir evin arka bahçesinde düğün alayı kurulmuştu. Düğüne katılan erkekler çılgınlar gibi eğleniyordu. Hatta girer girmez gördüğüm ilk manzara, aynen bizdeki damadı havaya atma uygulamasının bir tık ileri götürülmüş haliydi. Şöyle ki; erkekler damadı başlarının üstünde elden ele gezdiriyor ve genç yaşlı demeden herkes bir tabut taşırcasına bu eğlenceye el atmaya gayret ediyordu.

Bu çılgın uygulama bir yandan devam ederken biz de boş bulduğumuz yere oturmuş, Türk misafirler olarak müthiş bir izzeti ikrama mazhar olmuştuk. Önümüz yiyecek ve içeceklerle donatılmıştı. Düğünde kadınlardan yalnızca damadın annesi oynuyor, diğer tüm kızlar ise gelen misafirleri yani biz Türkleri görmek için evin kapısının önünde köşe kapmaca oynuyorlardı. O an kendimi çok önemli birisi gibi hissetmiştim. O sırada bir anda düğün yerine üstleri kamuflajlı, yüzleri bereli, ellerinde silahlarla toplam on kadar adam girdi. Ben de tüm safiyane duygularım ile bunların tiyatro ekibi olduğunu ve tiyatro yapmaya geldiklerini zannettim. Önce damat ile birlikte halay çeken ekip akabinde havaya ateş açmaya başladılar. İlk ateşle beraber ben de kendimi beraberinde oturduğum Arap amcanın kucağına atmış bulundum.

Grup, şarjörleri bitinceye değin ateş etti, peşine ekip liderleri bir bildiri okudu ve ardından koşarak oradan uzaklaştılar. Bu olaydan sonra iki soru arasında gidip geldim. İlk sorum; o gün tüm gün ve evvelinde ki günlerde ben hep Yahudi mahallelerinde ve sinagoglarında dolaşmıştım ve hatta düğüne gelmeden birkaç saat önce ağlama duvarındaydım, cep telefonumda Filistin milli Marşı’nın birkaç sıra altında İsrail Milli Marşı, cebimde ise Yahudi mahallelerinde ve sinagoglarında taktığım kipam hali hazırda bulunuyordu. Acaba yanlışlıkla veya fazla merakla geldiğim ve Hamas Organizasyonuna ait olan bu düğün sahipleri beni ajan sanıp öldürürler miydi? Çünkü mahallenin nüfusunda hiç Yahudi bulunmadığını ve ajanlar vasıtasıyla yönetildiğini artık çok daha yakinen biliyordum. İkinci sorum/korkum ise; bu düğünde bulunduğum için İsrail’in bana karşı tutumunun olacağıydı. Arkadaşlarımın #kanipolatyalnızdegildir diye hastag açacağından emindim ama içten içe de “Kani kesin bir haltlar karıştırmıştır” demelerini de garipsiyor olmayacaktım.

Bu beklenmedik olayın şokunu atlattıktan sonra, yediğim birçok halttan sonra uyguladığım bir felsefeyi hayata geçirdim ‘battı balık yan gider’. Önce düğün sahiplerinden bir tas daha et yemeği istedim. (Rahmetli Ecevit’te tüm zor kararlarından önce güzel bir yemek istermiş.) Akabinde Hamas ile bağlantılı bu aileyi yakından görebilmek için klasik bir taktiğimi daha hayata geçirdim “Acaba lavabonuzu kullanabilir miyim?” Genellikle Arap evlerinde tuvaletler banyo ile birleşik ve yatak odası ile birlikte evin uzak köşesinde bulunur yani lavaboyu kullanan kişi evin hemen hemen tüm merkezî odalarına girer ve diğer odalar ve evdeki yaşantı hakkında da bilgi sahibi olur.

Önce evin içerisindeki bayanlara Türk’ün eve geleceği bilgisi salındı. Evde acil durum sinyalinin çalındığı belliydi. Bulunduğum yerden gözüken manzara ise şuydu: büyük kadınlar tesettürlerini örtüyor, evin dağınık gözüken yerleri toparlanmaya çalışılıyor ve genç kızlar ise hemen kapının girişindeki aynada makyajlarını kontrol ettikten sonra kahkahalar ve fısıldaşmalar içerisinde kapının ağzında yer kapmaya çalışıyor. Bu manzarayı görmek insanı heyecanlandırmıyor değildi açıkçası. Adeta bir törendeymiş edasıyla evin girişine sağlı sollu dizilmiş Arap kızlarının eşliğinde tuvalete ağır adımlarla giderken evin içini temaşa etmeye gayret ediyordum. Ev beklediğimin tam aksine fazlasıyla süslü ve ışıltılı bir haldeydi. En az bahçesi kadar büyük bir salonu vardı. Bu da demek oluyordu ki Hamas yalnızca ekonomik olarak kötü olan ailelerin çocuklarını devşirmiyor ve bu aile evinde çok misafir ağılıyordu. Evin içerisinde beni bekleyen babaya her şey için teşekkür edip gideceğimi söylediğim ve aynı tören içerisinde evden çıktım. 

Saat fazlasıyla geç olmuştu o geceki esas planım ise bir Yahudi ayinine katılmak ve Şabat o gecesinde Yahudileri temaşa etmekti. Alabildiğine ıssız ve tenha olan mahalleyi süzerek ilerliyordum ki arkadan bir motosikletli yaklaştı. Tam da içimden her şey buraya kadarmış dedim ki, bana nereye gittiğimi sordu. Yahudi ayinine diyememiştim tabi. Arapça ve İngilizceyi jest ve miniklerimi de kullanarak ‘kayboldum’ dedim. Motorcu çocuk beni motoruna çağırdı. Her ne kadar bu teklifini geri çevirdiğimi söylemeye çalışsam da emrivaki tutumuna karşı gelmek pek mümkün gözükmüyordu. Gasilhanedeki mevta misali dediklerini harfiyen yapıyordum. Beni motorla mahallenin yukarısında ki bir tepeye götürdü. Her halde Hz. İbrahim’de oğlu İsmail’i konum olarak tam da buralarda bir yerde kurban etmiş olacaktı. Gittiğimiz tepede beni beyaz bir doblo arabaya bindirdi. Önce bana akabinde ise tepedeki evden birisine bağırarak seslendi. Gelen yine yirmili yaşların ortasında bir Arap genci idi. Motorcu beni adama teslim ettikten sonra ayrıldı.

Yeni adam nereye gideceğimi sordu ben de Yahudi mahallesine nispeten yakın bir konum olması hasebiyle “Domescus Gate” (Şam Kapısı) dedim. Çok şükür ki bu ikilinin tek isteği yalnızca bana gece vakti gideceğim yere kadar yardım etmekmiş. Şam Kapısına geldikten sonra onlara yardımlarından ötürü teşekkür ettim. Daha sonra ne mi yaptım? Tabi ki de Yahudi mahallesine kadar koşup sinagog sinagog dolaştım. Ta ki Şabat gecesi hatırına gecenin bu ilerleyen saatlerinde devam eden bir Yahudi zikri bulana dek.

Mehmet Kani Polat