Büyük Savaş – Bölüm III

Yazının önceki bölümünü okumak için..

Dünya Savaşta

Savaşın sonunu sadece ölüler görür. (Platon)

Blitz:

“Sonuna kadar devam etmeliyiz. Fransa’da savaşmalıyız, denizlerde ve okyanuslarda savaşmalıyız, artan özgüvenimiz ve havacılıkta büyüyen gücümüzle savaşmalıyız, adamızı savunmalıyız, bedeli ne olursa olsun. Sahillerde savaşacağız, çıkarma bölgelerinde savaşacağız, arazide ve sokaklarda savaşacağız, tepelerde savaşacağız; asla teslim olmayacağız…” Dunkirk tahliyesi sona erdiğinde tüm İngiliz radyolarında İngiliz Başbakanı Winston Churchill’in bu konuşması yayınlanıyordu. Churchill; halkına, sonuna kadar savaşacakları mesajını veriyordu. Pek çok kişiye göre savaş kaybedilmişti. Kara Avrupası Nazi Almanya’sının kontrolündeydi. Hitler’in İngilizlere sunduğu barış teklifi Winston Churchill tarafından kesin bir dille reddedilmişti. Churchill savaşmaya kararlıydı. İngiltere’nin ada ülkesi olması, işgali zorlaştıran en büyük etken olarak Almanların karşısında duruyordu. Manş Denizi’ni geçmek ve sıkı bir İngiliz savunmasıyla yüzleşmek zorundaydılar. Fransa’yı alt ederken kullandıkları savaş taktikleri, Britanya’da hükümsüz kalabilirdi.

Fransa’da üstün başarı gösteren Alman Hava Kuvvetleri (Luftwaffe) komutanı Hermann Göring, Alman savaş konseyine bir öneri sundu. Göring’e göre adaya çıkarma yapılabilmesi için İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin (RAF) etkisiz hale getirilmesi gerekiyordu. İngilizlerin hava hakimiyeti son bulduğunda denizden çıkarma yapılarak Britanya işgal edilebilirdi. Teoride gayet ideal görünen bu planın başarılı olabilmesi için Luftwaffe ve RAF’ın destansı bir gökyüzü muharebesine girmesi gerekiyordu. Göring kendinden fazlasıyla emindi. Narsist kişiliğinin yanında yalakanın biri olduğu biliniyordu. Lüks düşkünlüğü ve kibirli tavırları sebebiyle Alman generalleri içerisinde açık ara en sevilmeyen komutandı. Daima Hitler’in yanı başında bulunuyor olması onu dokunulmaz yapıyordu. Hitler’e hayal satmakla meşguldü. 

Bu şartlarda 1940 Ağustos’unda Alman savaş uçakları Britanya seferini başlattı. Fransa üzerinde uygulanan ve başarılı olan “Blitzkrieg” Britanya semalarında yapılacak olan savaşa uyarlanarak “Blitz” olarak adlandırıldı. Havadan yapılacak bir yıldırım savaşıydı bu. Alman Hava Kuvvetleri her ne kadar üstün bir savaş yürütse de ağır kayıplar veriyordu. Bazı günler İngilizler beklenmedik hamlelerle günü galip tamamlayabiliyordu. Britanya da tam bir savaş seferberliği söz konusuydu. Halk evlerindeki tencere-tava benzeri eşyalarını ordu karargahlarına teslim ediyordu. Bu malzemelerle uçak yapılacağı fikrine inandırılmışlardı. Oysa bu sadece seferberlik duygusunu güçlendirmek için uydurulmuş bir savaş propagandasıydı. Herkes gökyüzüne dikkat kesilmişti. Kraliyet Hava Kuvvetleri yenildiği takdirde adayı savunmak yerdekilerin görevi olacaktı. Hitler, denizden çıkarma yapılabilmesi için de bir plan hazırlatmıştı. Deniz Aslanı Harekatı adı verilen plana göre; havada üstünlük kurulduğu takdirde denizden yapılacak bir çıkarmayla Britanya’nın işgali öngörülüyordu fakat Hitler de generalleri de Britanya işgali için çok hevesli değillerdi. Hitler o günlerde Britanya Harekatı’nın bir göz boyama olduğunu, asıl hedeflerinin doğudaki büyük tehlike Sovyetler Birliği olması gerektiğini deklare etmişti.

1940 yılının yaz ayları, Britanya semalarında devam eden destansı bir hava muharebesine tanıklık ediyordu. Almanlar 24 Ağustos’ta Londra’yı bombaladıklarında İngilizlerin pes edeceklerine inanmışlardı. Ertesi gün ise gözü kara bir grup İngiliz pilotu gece vakti Berlin’i bombardıman altına aldı. Alman halkı ilk kez savaşı kendi evlerinde hissetmişti. Luftwaffe’nin yenilmezliği çoktan sorgulanmaya başlanmıştı. Bu süreçte Almanlar taktik değiştirerek yıldırma politikası uygulamaya karar verdiler. Hedefte İngiliz halkı vardı. Onlara savaşın gerçek yüzünün gösterilmesi gerekiyordu. Böylelikle İngiliz Hükümeti teslim olmaya zorlanabilirdi. Hitler şöyle demişti “İngilizler şehirleri yok edildiğinde teslim olacaklardır.”  Alman Hava Kuvvetleri artık gece saldırılarına başlamıştı. Kimse onların geldiğini göremezdi sadece seslerini duyabilirlerdi. Tabi bu Almanların savaştaki yanılgılarından sadece birisiydi. Birleşik Krallık Ordusu savaşın hemen başında uçakların yerini tespit edebilecek bir radar sistemi inşa etmişti. Sistem çok iyi çalışıyordu. Alman uçaklarının gelişi önceden haber alınıyor şehirlerde kurulan siren sistemleri devreye giriyor, halk sığınaklara yönlendiriliyordu. Özellikle Londra neredeyse her gece bombalanıyordu. Binlerce ev harap olmuştu. Kraliyet sarayı dahi bombardımandan nasibini almıştı. Ama İngiliz halkı bu saldırılara iyi bir direnç gösteriyordu. Onlar için kaçacak bir yer yoktu. Bir tarafta uçsuz bucaksız okyanus bir tarafta Nazi işgali altındaki Kara Avrupa’sı vardı. Ya evlerini savunacak ya da öleceklerdi. Ada ülkesi olmanın avantajları vardı elbette ancak kaçacak bir yer olmaması da dezavantajlardan birisiydi. İngiliz halkı için rutine dönen bir hayat başlamıştı artık. Gündüz işlerine, akşam sığınaklara gidiyorlardı. Londra metrosu ve kanalizasyon hattı eşi bulunmaz bir sığınak imkanı sağlıyordu. Sabah herkes için ilk iş evlerinin hala ayakta olup olmadığını kontrol etmekti. Yıkılan binaların enkazları arasında, toz duman içerisinde kalmış bir Londra’ya tahammül etmek zorundaydı İngiliz halkı. Alman bombardımanı sona erdiğinde 40 bin İngiliz hayatını kaybetmişti. İngilizler hem kazanmış hem de tükenmişlerdi.

Japonlar Savaşta:

Bazı tarihçilere göre İkinci Dünya Savaşı 1939 yılında değil 1931 yılında Japonların Mançurya’yı istila etmesiyle başlamıştır.  Bu tarihten itibaren başlayan çatışma silsilesi tüm dünyaya yayılacak 1945 yılının yaz sonuna kadar hiç durmayacaktır. Japon İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletlerinden olsa da savaş sonrası istediği imtiyazları elde edememişti. Tüm büyük devletler gibi sömürge imparatorluğu olma hakkını kendinde görüyordu. İlk savaş sonrası hızlı bir şekilde modernleşen İmparatorluk gözünü karmakarışık bir devlet yapısına sahip olan Çin’e çevirmişti. Çin’in sömürgeleştirilmesi kendilerine tükenmez bir insan kaynağı sağlayabilirdi. Bu amaçlarla 1931 yılında Mançurya’yı istila ettiler. Hemen ardından kısa sürede Çin’in büyük bölümünü işgal ederek Pekin’i ele geçirdiler. Japon Ordusu oldukça acımasızdı. Askerlerin teslim olması yasaklanmıştı. Kaybedilecek bir muharebe olamazdı, ölene kadar savaşılması bir onur-şeref meselesi sayılıyordu. Bu motivasyonla Japonlar Çin’de çok büyük katliamlar yaptılar. Asya’nın hakimi olmalarına ramak kalmıştı. Bir taraftan da pasifikte ABD ile gergin ilişkilere sahiptiler. Görünürde dost olan iki ülkeydi Japonya ve ABD fakat aralarında çıkacak bir savaş herkesin ortak beklentisiydi. ABD her ne kadar müttefiklerden yana olsa da ilk yıllarda savaşa girmek için hevessizdi. Ülkede savaş kamuoyu oluşmamıştı. Amerikalılar Avrupalılar için ölmeye pek niyetli değillerdi. Dönemin Amerikan başkanı Franklin Roosevelt ülkesini savaşa sokma konusunda oldukça kararsızdı. İngiliz Başbakan Winston Churchill sürekli olarak ABD’nin savaşa dahil olması için baskı yapıyordu ama çabalar yetersiz kalıyordu. Roosevelt o dönem kazandığı son seçim başarısını, Amerikalıları savaşa sokmayacağı sözünü vererek elde etmişti. ABD’nin savaşa girmesi için tek seçenek savaşın bizzat kendilerine gelmesiydi. Bu da Japonlar eliyle olacaktı.

Japonlar petrol ikmali için ABD’ye muhtaç durumdalardı. Japonya’nın Asya işgaline girişmesinde sonra ABD ambargo uygulamaya başlamıştı. Japonlar için kabul edilemez bulunan bu ambargonun sorumlusu olan ABD artık düşman kabul ediliyordu. Pasifik Okyanusu iki düşman için savaş sahası olacaktı. Japonlar oldukça güçlü bir donanma inşa ettiklerine inanıyorlardı. Deniz savaşında mühim olan uçak gemilerine sahip olmak ve savaşta kullanma becerisini göstermekti. Japonların uçak gemisi sayısı ABD’den bir hayli fazlaydı. Kağıt üzerinde ABD’ye karşı zafer kazanmak mümkündü. Ancak ABD her ne kadar savaşa girmemiş olsa da devasa bir savaş endüstrisini işletiyordu. Ford fabrikaları her ay binlerce tank ve uçak imal edebilecek kapasitedeydi. Hammadde sorunu yaşanmadığı sürece ABD kendi topraklarında yenilmez olabilirdi.

Japonlar oldukça gizlilik içerisinde hazırladıkları planlarını artık hayata geçirebilirlerdi. ABD hiç ummadığı bir anda en güçlü olduğu yerden, donanmasının kalbinden vurulacaktı. Amerikalılar ciddi bir istihbarat zaafı içerisindelerdi. Japonların saldıracaklarına dair en ufak bir belirti yoktu. 7 Aralık 1941 sabahı Hawaii adalarında bulunan Pearl Harbor askeri üssüne şiddetli bir Japon hava saldırısı gerçekleştirildi. Amerikalılar Japon uçaklarını gökyüzünde gördükleri ana kadar saldırıya uğrayacaklarından habersizlerdi. Japonlar hazırlıksız yakaladıkları Amerikalıları perişan ediyorlardı. Amerikalı askerlerin bir çoğu henüz savaş tulumlarını giyemeden ölmüşlerdi. Üsteki Amerikan uçakları yerlerinden kalkamadan imha edilmişti. Limana demirleyen pek çok savaş gemisi ya batırılmış ya da kullanılamaz hale getirilmişti. ABD büyük bir hezimete uğramıştı. Pasifik savunmasının bel kemiği kırılmıştı. Artık çok daha savunmasız hale gelmişlerdi. Uzaktan seyretmekle yetindikleri savaş artık kapılarına gelmişti. Amerikalıların Pearl Harbor’daki tek kazanımı, Amerikan donanmasının en güçlü yanı olan 3 adet uçak gemisinin yakın zamanda keşif yapmak için limandan ayrılmış olmasıydı. Bu kazanım bir süre sonra Pasifikte işlerin değişmesine yol açacaktı. Savaş artık okyanus ötesine taşınmıştı. Bu saldırının haberini alan Winston Churchill keyifle purosunu yakmış ve Avrupa’nın kurtulacağı günü beklemeye koyulmuştu.

İtalyanlar Savaşta:

İtalya’da Faşist lider Benito Mussolini iktidardaydı. Mussolini İtalya’sı geç modernleşmiş ve eski bir orduya sahipti. Savaşın başladığı yıllarda İtalyan ordusu hiç de hazır olmadığı bir savaşın ortasında buldu kendini. Mussolini Roma İmparatorluğu’nu diriltme misyonunu üstlenmişti. Bu savaştan bir “Sezar” unvanıyla çıkmanın hesaplarını yapıyordu. Savaşın başlamak üzere olduğu bir dönemde Arnavutluk İtalya tarafından işgal edildi. Müttefikler için savaş sebebi sayılmayan bir hamleydi bu. Almanların Fransa’yı işgaliyle birlikte Mussolini’de vakit kaybetmeden müttefiklere savaş ilan etti. Almanya ve İtalya Mihver Devletler olarak Avrupa’nın tek hakimi olarak görülüyordu. Bunun verdiği özgüvenle Yunanistan’a saldıran İtalyanlar çok ağır bir yenilgi aldılar. Yunanlılar onları önce durdurmuş sonra püskürtmüştü. İtalyanlar için Avrupa rüyası erken bitmişti. Yunanistan’ın zaferini fırsat bilen İngilizler Mora Yarımadasına asker çıkarıp Yunanistan’ı müttefiklere dahil edince Almanlar duruma müdahale ederek Yunanistan’a karşı taarruza geçti. Yunanlıların karşısında savaş acemisi İtalyanlar yoktu artık. İngilizlere güvenmenin bedelini ağır ödediler. Yunanistan kısa sürede yenik düşerek Alman işgaline uğradı. Almanlar On İki Ada üzerinden deniz komşumuz, Trakya üzerinden kara komşumuz haline gelmişti. Artık Türkiye’nin de savaşa dahil olması an meselesiydi.

Doğu Avrupa’da istediğini alamayan ve Almanların imdadına yetiştiği İtalyanlar, bu kez gözlerini Kuzey Afrika’ya diktiler. Osmanlı’nın yıkılışından hemen önce aldıkları Libya üzerinden eski adıyla Habeşistan’ı yani Etiyopya’yı işgale giriştiler. İşgal kısa sürede tamamlanmıştı. Yaklaşık 1 milyon İtalyan askeri Kuzey Afrika’da kol geziyordu. Savaş çöle taşınmıştı. İtalyan Ordusu’nun önündeki tek düşman Mısır ve Orta Doğu’yu elinde tutan İngilizlerdi. İngilizler işgal edilme korkusuyla Kuzey Afrika’da yeterli güce sahip değillerdi. Orta Doğu petrolleri ve Hindistan havzasını korumak için Kuzey Afrika’da tutunmak zorundalardı.

İtalyan Ordusu Mareşal Graziani komutasında, İngilizlere karşı taarruza geçti. Yaklaşık 400 bin İtalyan askeri Mısır topraklarına giriş yaptı. Sidi Barani üzerinde tahkimat kurularak beklemeye geçildi. İtalyan ordusu kalabalık olmasına rağmen oldukça düzensizdi. Askerler iyi eğitilmemiş ve komuta kademesi tecrübesizdi. Savaşmaya dair pek istekli sayılmazlardı. Mussolini’nin yağmadan pay alma arzusu onları bu çöle sürüklemişti. İtalyan Ordusu’ndaki dağınıklığı fark eden İngiliz Birlikleri Komutanı O’Connor elindeki 40 bin kişilik kuvvetiyle birlikte İtalyan Ordusu’nun merkezine doğru saldırıya geçti. İtalyanlar beklemedikleri bu taarruz sonrası darmadağın oldular. 400 bin kişilik İtalyan Ordusu’nu 40 bin kişilik bir İngiliz birliği bozguna uğratmıştı. 150 binden fazla İtalyan askeri esir düşmüştü. General O’Connor komutasındaki İngiliz Birlikleri önce Tobruk’u sonra da Bingazi’yi ele geçirmişlerdi. İngiliz tahkimatının yeterli olmayışı sebebiyle bir süre duraksayınca İtalyanları Kuzey Afrika’dan atma fırsatını kaçırmışladı.

Çöl Tilkisi Afrika’da:

Kuzey Afrika’da bozguna uğrayan İtalyan’lar tekrar Almanlara sığınmışlardı. Mussolini Hitler’i yardıma çağırmıştı. Hitler ise Kuzey Afrika’da İtalyanların arkasını toplamak istemiyordu. Hedefinde büyük düşman Sovyetler vardı. Büyük bir harekatın hazırlıklarıyla meşguldü. İtalyanların yardım talebine kayıtsız kalamayan Hitler en güvendiği komutanlarından birini küçük bir Alman zırhlı birliğiyle birlikte Kuzey Afrika’ya gönderdi. Bu komutan Almanların son şövalyesi Erwin Rommel’di. Rommel Fransa’nın işgali sırasında da önemli bir rol üstlenmişti. Emrindeki panzer tümeni ile birlikte kazandığı zaferler onu kısa sürede terfi ettirmiş ve Hitler’in emriyle Afrika Kolordusu Komutanlığı’na atanmıştı. Rommel Kuzey Afrika’ya gelir gelmez elindeki teçhizatın yetersizliğini fark etmişti. Az sayıda tankları vardı. Darmadağın olmuş bir İtalyan Ordusu’yla birlikte İngilizlerle savaşmak zorundalardı. İngilizler ise ciddi bir hata yapmışlardı. İtalyanları Kuzey Afrika’dan tamamen atma fırsatı ellerindeyken Churchill’in emriyle durmuşlardı. Onlar durduğu esnada ise Almanlar Trablus limanına çıkarma yapmakla meşguldü. Rommel İngilizlerin yaptığı hatayı fark ederek ayağının tozuyla bir taarruza girişti. Elindeki tek tümenle şiddetli bir yıldırım harekatı başlattı. İngilizler hiç beklemedikleri bu taarruz karşısında gerisin geriye kaçışarak mevzileri terk ettiler. Bu kez İngiliz Birlikleri darmadağın olmuştu. Rommel gelir gelmez İngilizleri 800 km geriye atmayı başarmıştı. Üstelik İtalyanları bozguna uğratan General O’Connor’da esir düşmüştü. İngiliz cephesinde kaos hakimdi. Herkes öcü görmüş edasıyla kaçışıyordu. En ufak bir hareketlilik söz konusu olduğunda “Rommel geliyor Rommel geliyor” bağırışlarını duymak mümkündü.

Rommel komutasındaki kuvvetler Tobruk’u kuşattı. Tobruk önemli bir ikmal limanıydı. İngilizlerden derhal sökülüp alınması gerekiyordu. Muhasara başladığında Tobruk’un direnebileceği kimsenin aklına gelmezdi fakat beklenen oldu Tobruk direniyor bir türlü düşmüyordu. Kuzey Afrika çölünde kısır bir savaş baş göstermişti. Rommel kuşatma boyunca yeterli ikmal alamayınca tanklarda yakıt sıkıntısı ortaya çıkmış ve Almanlar tekrar başladıkları noktaya 800 km geriye çekilmek zorunda kalmışlardı. İngilizler için bulunmaz bir fırsat doğmuştu. Kimse aynı hatayı ikinci kez yapacaklarını tahmin edemezdi ama yaptılar. İngiliz taarruzu tekrar durdurulmuştu. Savaş bir çıkmaza girmişti. Rommel artık çöl savaşı tecrübesini tatmış düşmanı alt edebileceği yolları keşfetmişti.

Erwin Rommel’in namı kısa sürede yayılmıştı. Gözü kara olduğu kadar aklını kullanmayı bilen bir komutandı. Çölde kazandığı muharebeler sonucunda “Çöl Tilkisi” lakabını almıştı. Klasik Alman askeri öğretisiyle yetişmişti. Nazi taraftarı olmadığı biliniyordu. Savaş suçlarına karşı takındığı kesin tavır sebebiyle düşmanlarının bile saygısını kazanmıştı. Esir alınan düşman askerlerine karşı takındığı insani tavır herkesçe biliniyordu. Yaralı halde yakalanan İngiliz askerlerini tedavi ettirip ülkesine gönderiyor, kendi maiyetindeyken ölen İngiliz askerleri için başsağlığı mektubu hazırlayarak ölen askerin naaşını ailesine gönderiyordu. Rommel kendi askerleri tarafından eşsiz bir komutan olarak görülüyordu. Daima en ön saflarda bulunması askerlere büyük cesaret veriyordu. Alman askerleri arasında Rommel’in cephede ön saflarda olmasına atfen “ Rommel nerede, bizden ileride” sloganı yayılmıştı. Öyle ki bir seferinde ön cephede askerleri denetlerken yolunu şaşıran Rommel ve şoförü yanlışlıkla İngilizlere ait bir sahra hastanesine girmişti. Olayın farkına varır varmaz istifini bozmadan hastanede gezinen Rommel, doktor ve hastaların durumunu sormuş, ihtiyaçlarını öğrenmiş ve askerlere selam vererek oradan ayrılmıştı. Rommel’in uyguladığı sıradışı savaş taktikleri düşmanlarının başını döndürüyordu. Çölün toprak yapısından faydalanarak tankları ve 88’lik topları yer altına gömüp düşman yaklaşınca pusuya düşürmesi savaş tarihindeki en ilginç taktiklerden kabul edilir. Elindeki tank sayısının yetersiz olmasından yakınmadan düşmana korku salacak manevralar denemesiyle nam salmıştı. Düşmanı aldatmak için kamyonların ardına çalılar bağlayarak hareket ettiriyor, oluşan toz duman içerisinde düşmana, sanki çok büyük bir zırhlı tümenin kendilerine yaklaştığı izlenimini yaratıyordu. İngiliz General Auchinleck askerlerine “Rommel” isminin telaffuz edilmesini yasaklamıştı. Psikolojik harp tam manasıyla Almanların lehine devam ediyordu. Yine bir başka İngiliz General Montgomery ise savaşta kullandığı karavanına Rommel’in portresini astırmıştı.

Kuzey Afrika’da sıkışmış durumda olan savaşı Rommel’in ikinci taarruzu hareketlendirdi. Rommel artık daha temkinliydi. Düşmanını tanımış, çöl şartlarına aşina olmuştu. İngilizler taarruz karşısında yeterli direnci gösteremedi. 800 km hat yeniden Almanların kontrolüne girmişti. İlk taarruzda bir türlü düşmeyen Tobruk bu kez fazla dayanamadı. İngilizlerin Kuzey Afrika’daki bel kemiği çatlamıştı. Churchill Londra’da çılgına dönmüştü. Mısır ve Ortadoğu ellerinden kaymak üzereydi. Bu sırada İngilizler kararlı bir ricat hamlesiyle Mısır topraklarına çekildiler. İskenderiye limanının hemen ön cephesinde bulunan El Alameyn kasabasında istihkam hatları kurarak Almanları beklemeye koyuldular. İngilizler için bu sadece bir tutunma savaşına dönmüştü. Ya El Alameyn’de tutunacaklar ya da Hindistan’a kadar olan topraklardan sökülüp atılacaklardı. Bir tarafta yenilmez olduğuna inanılan kudretli Rommel bir tarafta son direnişlerine hazırlanan İngilizler vardı. İşte savaşın seyrinin tamamen değişeceği dönem gelip çatmıştı. Artık hiç bir şey Almanlar için eskisi gibi olmayacaktı…

(Devamı 4. Bölümde)

Ahmet Yasin Kocamaz