Kahire Nasıl Gezilir? -2

Yazının İlk Bölümünü Okumak İçin..

Evet, kaldığımız yerden Kahire gezimizin ikinci bölümüyle devam ediyoruz. Günü Nil üzerinde yapacağımız tekne turu ile tamamlayacaktık. Tur öncesi yolda Amr bin As Camii’ni ve sonrasında Tahrir Meydanı’nı gezme fırsatı bulduk. Kahire’nin eski Kahire olarak bilinen Fustat bölgesinde inşa edilen ve Afrika’daki ilk mescid olması hasebiyle “Camilerin Tacı” olarak isimlendirilen Amr bin As Camisi 641-642 yıllarında Mısır’ın fethinden sonra yaptırılmış. İlk hali daha küçük bir yapıya sahip olan camii, Nil’e göre konumlandırılmış ancak zaman içerisinde Nil’in yatağının değişmesi ve meydana gelen toplumsal olayların ardından dönem idarecileri tarafından yaptırılan ıslah ve inşa çalışmaları ile günümüzdeki halini almış. Evliya Çelebi’nin 1672 yılında camiyi ziyarete geldiği ve yapıda 820 sütun ile birlikte 4 de minare bulunduğunu, çok zengin süslemelerle ahşap tavanının ve minberinin olduğunu belirttiği biliniyor.

Ve nihayet yelkenlerini şişire şişire ilerleyen feluka dedikleri teknede, eşsiz güzelliğe sahip Nil’in üzerinde seyr-ü sefaya dalmıştık. Nil üzerinde yapılan bu geziler şehre gelen turistlere şahane bir hizmet sunuyor. Turistlerin yanı sıra Kahire halkı tarafından da çokça tercih edilen bu tekne gezileri, gerçekten çok uygun fiyat karşılığında hizmet sunuyorlar. Her iki tarafında lüks otellerin yer aldığı nehir üzerinde, Kahire’de güneşin batışına şahitlik etmek muazzam bir duyguydu. Nil kenarının renkliliği ve hareketliliği gerçekten dikkat çekiciydi.

Nehrin kenarında seyre dalan insanları görünce, tarihte verilen kavgaların ve mücadelelerin içinde kaybolduklarını zannediyorsunuz. Tam bu sırada İstanbul’a hayran olan herkesin dikkatini çekecek benzerlikler geliyor akıllara. Kahire ile İstanbul aslında ortak değerleri, benzer kaderleri ve yaşanmışlıkları ile kardeş iki şehir. Saraylar, binalar, minareler ve kubbeler…Her biri bir medeniyetin bir dönemin simgesi göreviyle şahitliklerini yapıyor bizlere. Benzer mimarileri, çarşıları ve her ikisinin de ortasından geçen o eşsiz iki güzellik; Boğaz ve Nil. Birinin üzerinde martılar, diğerinde güvercinler; birinde Kapalı Çarşı, diğerinde Hanü’l Halil. Çarşı içerisinde yürürken karşısında Osmanlı dönemi eserlerinden Silahtar Süleyman Ağa Camii ve sebilini görünce Divan Yolu’nda yürüyor hissine kapılmayanlarımızın sayısının çok fazla olacağını zannetmiyorum. Bu düşünceler içinde yürümeye devam ederken Kahire’nin merkez meydanı olan Tahrir Meydanı’na varmıştık. Özgürlük anlamına gelen bu meydan, otuz yıllık Hüsnü Mübarek rejimine son veren halk devriminin sembolü haline gelmişti.

Büyük bir kavşaktan oluşan meydanda Napolyon’un Mısır’ı işgali sırasında, direnişiyle tanınan millî kahraman Ömer Makram’ın heykeli bulunuyor. Meydanda trafik yoğun olmasına rağmen şehrin diğer bölgelerine nazaran araçlar daha yeni, aynı zamanda şerit ve trafik işaretleri konusunda daha olumlu bir durum mevcuttu. Ancak bunlara uyum konusunda halk yine büyük problemler yaşıyordu. Meydan aynı zamanda şehrin iki farklı metro hattının kesişim istasyonu konumundadır. Meydanın akşam trafiği nedeniyle içinde bulunduğu cümbüşü ve tarihi yapıları izlerken dikkatlerimizi rehberimizin sözlerine vermiştik. Meydanın sola doğru ilerleyen ve Mısır Bankası’nın kurucusu olan ekonomistin ismini  taşıyan Talaat Harp Caddesi, eski zamanlarda Kahire’nin üst tabaka zenginlerinin ve Avrupalıların vakit geçirdiği yer durumundaymış ve popüler mağazalar bulunuyormuş. Popüler Batı kültürü ve Arap geleneğinin bir karışımını yansıtırken Fransız neo-klasik tarzı binaları ile de “Nil’deki Paris” diye anılmaya devam ediyor.

Kahire’de bu gezimiz için son diyebileceğimiz günün sabahına uyandığımızda daha rahat ve sakin bir programımız vardı. Bu gezimiz için diyorum çünkü mutlaka ilerleyen yıllarda nasip olursa kısıtlı zamanımızdan dolayı gezemediğimiz bölgeler ve yapılar için daha geniş bir vakit ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Güne ilk olarak Giza denilen, dünyanın ayakta duran tek harikası piramitlerin olduğu bölgeyle başlayacaktık. Öncelikle piramitlerin, benim zihin dünyamda olduğu gibi şehir merkezinden çok uzakta ve çölün ortasında olmasını beklerken, şehrin hemen yanında sınır çizgisine çok yakın mesafede bulunmasına şaşırmıştım. Sayıca hayli fazla Çinli turistler, birçok yerde olduğu gibi burada da yerlerini almışlardı.

Piramitler ilk görüldüğünde hissedilen ihtişam gerçekten etkileyiciydi. Mısır tarihini Yunanlı bir tarihçi kaleme aldığından, kendisinin eserinden piramitlerin en büyüğünü Keops, ortancasını Kefren ve daha küçüğünü Mikarinos olarak öğreniyoruz. Keops piramidi yakınında rehberimizden dinlediğimiz bilgilerin ardından piramidi yapan kişinin mastaba adı verilen mezarına yöneldik. Ardından piramitlerin çevresinde at ve deve gezisi yaptıran yerel halkla çetin pazarlıklar sonucu Türk lirası karşılığında deve turu gerçekleştirdik. Son olarak da üç piramidi aynı anda daha güzel bir şekilde seyreyleyip fotoğraf çekilebileceğimiz bir yere geçtik. Dönüşte otobüs ile piramitlerin koruyucusu denilen Sfenks’i yine rehberimizden dinledik. Yaşayan heykel anlamına gelen yapı, bölgede aslanın güneşle olan kutsal bağlantısına inanıldığından, Firavun’un başını ve aslan gövdesini andıracak şekilde tasarlanarak yapılmış.

Kahire’ye gelip papirüs imalathanesini veya sergisini gezmeden dönülmeyeceğini bildiğimiz için bir sonraki durağımız papirüs kağıtlarının merkezineydi. Üzerinde birbirinden farklı güzellikte, rengarenk yazılar ve şekiller bulunduran kağıtlar arasında adeta kaybolmuştuk.  Papirüsgillerden papirüs bitkisinin gövdesinden yapılan bu kağıt çok eski  bir maziye sahip. Özellikle önlüğü giyip malzemeleri elimize alarak papirüs kağıdı yapımı için tezgah başına geçmek eşsiz bir deneyimdi. Daha sonra parlak vitrinler üzerinde bulunan binlerce şişe parfüm ve doğal kokunun olduğu bir atölyeye geçtik. Atölyede bizlere bu kokular hakkında genel bir bilgilendirme yapıldı ve bir pazarlama taktiği olarak olsa gerek hepimize farklı kokulardan denememiz için ikramda bulundular. Bu kadar farklı koku içerisinde tabii ki bir süre sonra ayırt etmekte zorlanıldığından imdadınıza masaların üzerindeki taslarda bulunan kahveler yetişmişti. Böylece kahve kokladıktan sonra başka bir denemeye rahatça geçebiliyorduk.

Evet, gerçekten bir gezi nasıl olması gerekiyorsa o şekilde istifade ettik diyebiliriz. Yetti mi? Hayır, ama gidip göremediğimiz, içimizde ukde kalan yerler için yeni bir gezi planının temellerini atıp, ya nasip diyerek Kahire’ye veda etmek için havalimanına doğru yola çıkmıştık. “Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya’nın şahidi olmaktı.” der İhsan Oktay ANAR. Kendisinin anlamlı sözüne istinaden bu dünyada daha nice böyle güzel şahitlikler yaşamayı rabbimizden niyaz ediyoruz. Yine ”Onlar adamdı.” diyerek, Mısır’ın şehit lideri Muhammed Mursi ve dava arkadaşları için rahmet diliyoruz. Yazının başlığında önce ibret sonra ibadet ifadesinin kullanılması belki akıllarda Kahire için düşünüldüğü izlenimini bırakabilir. Ancak durum pek öyle değil. Kahire, bizim gezimizin ibret kısmını oluşturuyordu. İbadet kısmı, duaya muhtaçlığımız ve sevdiklerimizin dualarına elçiliğimiz için Kahire havalimanından bindiğimiz Medine uçağı ile başlamıştı.

Abdullah Sefa Çiydem