Satrancın Serüveni: Filler Neden File Benzemiyor?

Satranç oynamayı vakti zamanında bir şekilde öğrenmiş her kişinin aklından geçmiştir “bütün taşların isimleri müsemmalarına uygun iken filler neden file benzemiyor?” sorusu. Bu soru özelinde satranç taşlarının ve isimlerinin nasıl da evrim geçirdiği üzerine bir yolculuğa başlayalım:

Kökeni hakkında farklı tezler atılmış olsa da yaygın kanaate göre milattan öncelere dayanan satrancın ilkel biçimi, milattan sonra altıncı yüzyılda Hindistan’da kuralları günümüzdekine benzer bir hâle gelmiştir. Kelime olarak Sanskritçe catur anga (dört unsur)’dan geldiği düşünülen satranç isminin Hint ordusunu temsilen konulduğu belirtilmektedir. Şah ile vezirin ordudan sayılmadığı göz önünde bulundurulduğunda geriye kalan taşların yani atlar, filler, savaş arabaları(kule) ve piyadelerin dört unsuru oluşturduğu anlaşılmaktadır.

Satrancın İslam toplumuna girdiği miladi 6-7. yüzyıllarda her bir taşın sembolize ettiği varlığın şeklinde yontularak heykelleştirildiği bilinmektedir. Yani o dönemlerde satranç oynuyor olsaydınız tahtada gerçekten file benzeyen taşları görebilirdiniz. Savaşla ilgili olması hasebiyle Hz. Ömer’in de hilafeti zamanlarında satranç oynanmasına müsaade ettiği kaynaklarda geçmektedir.

Bilinenin aksine satrancın gelişmesi, kurallarının belirlenmesi, yazılması, kurumsallaşması ve Avrupa’ya intikalinde Müslümanların rolü önemlidir. Örneğin Avrupa’da oyuncuların üstün yeteneklerini göstermek için başvurdukları gösteri maçları olan simültane (aynı anda birden fazla kişiyle) ve körleme (gözlerini bağlayıp tahtayı görmeden zihinden) satranç, bu oyunla tanıştıkları andan itibaren satrancın öncüleri olmayı başaran Müslümanların satranç oyununa kattıkları yeniliklerdendir. Satranç, Müslümanlar arasında o kadar yaygınlaşmıştı ki körlerin bu oyuna olan ilgisi körleme satrancın doğmasına vesile olmuştur.

Yazılan ilk satranç kitapları da hâliyle Müslümanlar tarafından kaleme alınmıştır. Satrançla ilgili ilk telifin Halil b. Ahmed tarafından (ö. 791) ele alındığı bilinse de teknik anlamda ilk satranç monografisini 854 yılında Kitâbü’ş-Şaṭranc adıyla Ebü’l-Abbas Ahmed el-Adlî’nin yazdığı anlaşılmaktadır. Satranç alanında yazılmış ilk kitaplardan bir diğeri de oyun stiliyle halifelerin ve satranç bilen herkesin hayranlığını kazanan devrin en usta satranç oyuncusu olan Türk kökenli Ebû Bekir es-Sûlî’nin (ö. 946) Kitâbü’ş-Şaṭranc adlı eseridir. Es-Sûlî, döneminde öyle meşhur olmuştur ki kendisine “Şatrancî” lakabı takılmıştır. Hatta vefatından sonra yüzyıllar boyunca çok iyi satranç oynayanlara “falanca es-Suli gibi oynuyor” denilmiştir. Bazıları onu satrancın mucidi bile sanmıştır. Rivayete göre dönemin en iyi 4 satranç ustası arasında bir turnuva düzenlenmiş ve bu turnuvayı es-Sûlî kazandığı için kendisi ilk dünya satranç şampiyonu sayılmıştır. Sûlî’nin oluşturduğu, “Ben ve benim öğrettiklerimden başka kimse çözemez” dediği “beyaz oynar kazanır” temalı bir satranç problemi, bin yıldan fazla süredir çözülememiş, ancak 1980 yılında Yuri Averbakh tarafından çözülebilmiştir.

Günümüzde yaygınlıklarını kaybetmiş olsalar da Müslümanlar tarafından satranç oyununun daha farklı ve daha karmaşık varyantları geliştirilmiştir. Bunlardan Timurlenk satrancı oldukça ilginçtir. Günümüzdeki satranç 64 kareden oluşan tahtada oynanırken Timur satrancı 112 kareli tahtada oynanır; ayrıca oyunda mancınık, deve, zürafa, debbabe, bakan gibi farklı taşlar da bulunmaktadır. Komutanlar için zaten vazgeçilmez olan satrancın Emir Timur tarafından daha da karmaşıklaştırılarak geliştirilmesinin, onun savaş meydanlarındaki stratejisi ile satranç tahtasındaki muhakeme gücü arasındaki paralelliğe işaret ettiği söylenebilir.

Satrancın Avrupa’ya intikali ise 8. yüzyılda Endülüs ve Sicilya aracılığıyla yine Müslümanlar vesilesiyle gerçekleşmiştir. Bunun üzerine kilise satranca karşı oldukça tepki göstermiş, satrancın İslam kültürünün bir parçası olması gerekçesiyle oynayanları 1061 yılında aforoz etmiştir. İşte satranç taşlarındaki isim değişikliğinin kökeni de bu olaya dayanmaktadır. Satrançtan vazgeçmeyen Avrupalılar 1475’te şah yerine kral (king), vezir yerine kraliçe (queen), filler yerine piskoposlar (bishop), atlar yerine şövalyeler (knight), piyadeler yerine de piyonlar (pawn) koyarak oyundaki İslami unsurları ve kilise tarafından aforoz edilme gerekçesini ortadan kaldırmıştır. Fillerin fillere benzemediğini zaten fark etmiştik, peki ya o taşların piskoposu simgelediği hiç aklımıza gelmiş miydi?

Dikkatinizi çekmek istediğim bir başka nokta ise, piyonlar. Müslümanlar arasında er, piyade ya da paytak denilen bu taşlar, Avrupalılar tarafından piyona dönüştürülmüştür. 15. yüzyıldan itibaren satranç, Avrupa’da soylular arasında çok popüler bir oyun hâline geldiğinden “kraliyet oyunu” olarak anılmaya başlanmıştır. İspanyol Lucena’nın 1497’de yazmış olduğu ilk basılı satranç kitabında günümüzde de kabul edilen satranç kurallarının temelleri atılmıştır.

1850’lerden itibaren güçlü oyuncuların yer aldığı satranç turnuvaları düzenlenmeye başlamıştır. İlk dünya satranç şampiyonluk karşılaşması ise 1886’da arasında oynanmış, maçı 10 galibiyet, 5 beraberlik ve 5 yenilgi ile W. Steinitz kazanarak ilk resmi dünya satranç şampiyonu olmuştur. Steinitz aynı zamanda, satrancı sistematik oynama kavramının da babası kabul edilerek modern satrancın öncülerinden sayılmaktadır.

Bir dönemler Müslüman kültürünün bir parçasıyken günümüzde taşların isimlerinin ve suretlerinin dahi bize ait olmadığı satranç oyununa yönelik düzenlenen uluslararası turnuvalarda da Müslümanların temsiliyeti yok denecek seviyededir. 20. yüzyılda dünya satranç şampiyonu olabilecek yetenekler çıkmışsa da önleri kesilmiş, gerekli destekler sağlanmamıştır. Günümüzde de durum böyle devam etmektedir. Çünkü artık satrancın bize ait olduğu unutulmuştur. Fakat bunlara rağmen kendimizi avutacak bir teselli söyleyeyim size: Farsça “şah” ve Arapça “mâte” kelimelerinin birleşiminden oluşan şah-mat (şâh mâte: şah öldü) deyimi bugün hâlâ İngilizce’de chek-mate şeklindeki kullanımına devam etmektedir.

Ahmet Değirmenci