Akdeniz’de Bir Cevelan: İspanya

Her şeyden evvel, sonuçlarını düşünmeden özgür ve rahatça hareket ettiğimiz lalettayin günlere selam ederek başlamak istiyorum yazıya çünkü alıkoyamadığımız bir şekilde gözümüz hep arkada, gençliğimizin çıkmazında…

Biz, beş yıldır bir yolculuğa çıkmanın hayalini kuran beş candan lise arkadaşı artık bazı şeylerin vadesinin dolduğunu hissettiğimiz anda yapmamız gereken tek şeyin artık bu meşakkatli yolculuğa girişmek olduğunu anlamıştık ancak ailelerimizden maddi destek almadan bu adımı atmaya hep korkmuştuk. İlginç olan, korku hala vardı ama bu sefer gayretimiz farklıydı. Bismillah deyip, her birimiz kısa süreli bir ek işe girerek ortak bir havuz oluşturduk. İspanya ve İtalya’nın şehirlerini gezmeyi peyderpey planlamaya başladık. Bursumuz yattığı gibi hostel ve ulaşım biletlerimizi alıyor, şehir araştırmalarını aramızda bölüp kendi turumuzu kendimiz oluşturmaya çalışıyorduk. Kısıtlı bütçemiz ile salaş hostellerde kalıp ‘Öz Elazığlılar’ vari firmalar ile seyahat edip arz-ı endam etmeyi planlıyorduk. Turumuzun adı ‘’Conquest of Lanner (Güney Avrupa’nın Fethi)’’ idi ve evet içimizde Mağriplinin son iç çekişi vardı… 

Geceleri gözlerimi kapadığımda palmiyeler diyarı ırağında, insan kulağının başına gelebilecek en güzel şeylerden biri olan Sefarad şarkılarını (Ana Alcaide-Luna Sefardita) dinlerken İspanya’nın o samimi çağrısını işitiyordum. Diğer Avrupa ülkeleri gezilerim gibi olmayacak ve ben büyük bir hayranlıkla dönecektim. Tam üstüne basmışım, ayağını kaldır Merve.

Madrid

Derken; kendimizi Madrid Havalimanının tourism information görevlisiyle ulaşım ağını çözebilmek için tartışırken bulduk. Servisle şehir merkezine gidip hostelimize yerleştikten sonra yanımızda getirdiğimiz kete ve poğaçaları yemeye koyulduk. Bilmeyenler için belirtelim kete; Erzurum-Bayburt yöresine ait olmakla birlikte kişiyi on gün tok tutabilme fonksiyonuna sahip bir hamur işidir. Annemin yaptığı iki poşet ile de ben tüm İspanya sokaklarında hatta saraylarında bile kete-su ikilisi ile tok gezdim. (İspanya mutfağının vejetaryen yemeklerinin azlığı bunda en büyük etkendi tabii.) Hem bayat ekmek ömür uzatır derler, öğrenci halimizle buna öyle inanmıştık ki, türevi kete ile İspanya’daki günlerimiz bereketlenmişti.

İlk şehrimiz Madrid’e geldiğimiz andan itibaren görmeyi planladığım tek şey vardı. O da yıllardır aslını düşlediğim Bosch’un Dünyevi Zevkler Bahçesi adlı tablosuydu.

Bu tabloyla Before The Flood belgeselini izlerken karşılaşmıştım, belgeselin başında Di Caprio’nun BM Barış Elçisi olmasının sebebi olarak gösteriliyordu. İsterseniz gelin biraz bu eseri irdeleyelim. 1500’lü yılların başında bittiği bilinen bu tablo 3 bölümden oluşan sürreal triptik bir eserdir: Cennet- dünyevi zevkler- cehennem. Adem ve Havva’nın bulunduğu ilk panel, zevklerin yaşandığı ikinci panel ve burada gördüğümüz hedonistik davranışların iffetsizlik, günahkarlık sebebiyle yeryüzündeki her şeyin yok edildiği üçüncü cehennem paneli.

Benim açımdan işin en ilginç yanı şu ki; 2014 yılında Oklahoma Hristiyan Üniversitesi’nde müzik ve bilgi teknolojileri bölümlerinde okuyan Amelia isimli bir öğrenci tablonun yapımından tam 500 yıl sonra yeni bir şey fark ediyor. Tabloda yer alan karakterlerden birinin parmağıyla da gösterdiği gibi bir kişinin bedenine yazılmış notaları keşfediyorlar. Gregoryen ilahilere dair bildiklerinden yola çıkan Amelia, notaları gerçeğe dökünce de ortaya bir cehennem melodisi çıkıyor

Önünde tam 2 saat boyunca siftindiğim bu tablonun en dikkat çekici taraflarından biri de 300’den fazla figür barındıran bu resimde hiçbir figür aynı tipte değil. Mutasyona uğramış insan bedenleri hem hayvan hem insan hem bitkiden oluşan garip kombinasyonlar…

Üç panelden oluşan tablo kapandığında dünyanın yaratılışının 3. gününü temsil eden bir görüntü çıkıyor karşımıza ve kenar parçalarının üstünde şunlar yazıyor: “O öyle dedi ve her şey oldu’’ (Dünya tasvirinin Galileo’nun doğmasından 60 yıl önce böyle olması da ayrı bir mevzu)

Şimdi bu soğuk atmosferi bırakıp daha sıcak topraklara yola çıkalım. İslam medeniyetinin Altın Çağ’ının yitik yüzü Endülüs’e. Endülüs tarihinde insanoğlunun ne kadar muhteşem ve aynı zamanda bir o kadar da narin olduğunu hatırlatan mihenk taşlarına…

Sevilla

İkinci şehrimiz; Endülüs güzeli İşbîliye (Sevilla), bir zamanlar portakallarla dolu olan ve tüm şehre rengini veren Sevilla, İspanyollar arasında en sakin olan ve diğerlerinden daha geç ayağa kalkanların coğrafyası. Sıcak havaların etkisiyle de hayat burada hep sokaklarda, caddelerde ve parklarda akar. İnsanı rahat ve eğlencelidir, tembelliği severler (en sevdiğim özellikleri). Kuzeydeki şehirlerin stresli hayatları ile kıyaslandığında ise Endülüs’te sükûnet dolu bir havanın hâkim olduğu söylenilebilir.

Sevilla’da koşa koşa gittiğimiz ilk durağımız, göz alıcı görkemi ile Real Alcazar Sarayı olmuştu. Dönemin en yeni mimari tarzına göre inşa edilen Sevilla’daki Real Alcazar Sarayı Avrupa’daki en yaşlı saray unvanını almakta ve katedrale dönüştürülen eski Muvahhid Camii’nin yanında bulunmaktadır. Alcazar ismi, sarayın eski Arapça karşılığı ‘‘el-qasr’’ kelimesinden gelmektedir. Kastilyalılar bu kelimeyi yeni ihtişamlı kraliyet binaları için kullanmıştır. ‘‘Real’’ eki ise kraliyet anlamını taşımakta ve direkt bu unvanı kraldan almaktadır. Saray mülkiyeti Sevilla yerel meclisine ait olsa da günümüzde bile kraliyet ailesi tarafından Sevilla’daki resmi ikametgahı olarak kullanılmaktadır.

Endülüs döneminden kalan yapıya Medinetüz Zehra’nın tahribiyle getirilen sütunların eklenmesi ile yeni bir kraliyet sarayı ihya edilmiştir. Duvar ve tavanlarının neredeyse her karışını süsleyen bir sarkıt gibi işlenmiş alçı işlemelerine hayranlıkla baktığım bu saray müdeccen (mudejar) mimari stilde yani Hristiyan yönetimine giren Müslümanların inşası ile gerçekleşmiştir. 13.yüzyılda İberya Yarımadası’ndaki Müslümanları hedef alan Re-conquista (Yeniden fetih / Endülüs’ü Müslümanlardan geri alma) hareketinin gelişip İspanya Katolik Krallarının bölgeye hakim olmasından sonra Gotik, Rönesans ve Romanesk tasarım ögelerinin Mudejar mimarisiyle birleşmesiyle de bugünkü yapı ortaya çıkmıştır.

Alkazar’ın en önemli hususiyetlerinden birisi de buranın Araplardan alınmak suretiyle geliştirilen süslemeciliğin zirvesini temsil ediyor olmasıdır. Burada da tıpkı Elhamra’daki gibi ‘‘La Galibe İllallah (Allah’tan başka galip yoktur)’’ yazısının hakimiyetinde bir kûfî yazı harikası vardır ki tekrarı mümkün değildir. Mozaikler, geometrik düzenler, mermer müştemilatından meydana gelen harikalar kendisini göstermektedir. İslam sanatının şahikaları içerisinde yer alan, bahçeyle direkt ilişki kuran bir saray tarzı karşısında endüstriyel milenyumun bizlere zorladığı hayata üzülmemek elde değil. 

Son olarak 3 günlük Sevilla gezimizin son gecesinde izlediğimiz Flamenko gösterisinden bahsetmek istiyorum. Normalde bu gösterinin Granada-Sacromonte’de Çingenelerin yaşadığı mağara evlerde izlenilmesi tavsiye ediliyor; ama biz son gecemizi boş geçirmemek için Sevilla’da izlemek istemiştik. Flamenko, Güney İspanya’nın Endülüs bölgesine özgü ama bu bölgeyle sınırlı kalmamış bir müzik ve dans türüdür. Sessiz bir tiyatral gösteri gibi esasında, yere vurulan ayak sesleri, tebessümün olmadığı yüz ifadeleri, el, kol hareketleri gitar ve ritim ile birleşince başta anlamlandıramadığım ve pek de mutlu hissettirmeyen bir atmosferin içine atmıştı beni. Bu dans için yaşadıkları Endülüs topraklarında ötekileştirilmiş ve hor görülmüş insanların, maruz kaldıkları adaletsizliğe karşı sergiledikleri bir isyan çığlığı demek yanlış olmaz. Tabii bugün geçmişte yaşanan acılardan ziyade İspanya’nın genelinde turistik bir eğlence kaynağı olduğu yadsınamasa da yüzyıllardan günümüze ulaşan bu his, Flamenko gitarı tınlamaya başladığı anda adeta yeniden hayat buluyor.

Granada

Ona bir sadaka ver kadın,
Zira benzemez hiçbir şeye
Kör olup da
Granada'yı görememenin acısı...

Francisco A. De Icaza 

Üçüncü şehrimiz; iki tepe üzerine kurulu, sarp dağlarla çevrili Endülüs’ün kalbi Granada. Özlediğim ikinci memleketim… Ruhumun bir parçasını orada bıraktığıma inandığım; ismi gibi, bir nar kadar çok anıyı ve gizemi saklayan Granada. Dünyada Doğu ile Batı’nın daha fazla iç içe olduğu bir yer yoktur kanımca. Gitarla udun kardeşliği gibidir.

Alsa otobüsüyle geldiğimiz Granada’da ilk olarak şehrin Gran Via’sını, İspanya’nın hemen her şehrinde bulunan ve yön bulmada çok yardımcı olan ortak caddesini, bulmaya çalıştık çünkü bu hem küçücük hem de kocaman olan şehri herhangi bir ulaşım aracına ihtiyaç duymadan sadece yürüyerek keşfetmek mümkün. Endülüs’ün genelinde olduğu gibi buradaki halkın karakteri de sıcacıktır. Rahat, güler yüzlü ve misafirperver tavırlarıyla sohbet başlatıp hemen her konuda yardımcı olmaya çalışırlar.  Şehir temel olarak dört kısımdan oluşuyor: Arap-Endülüs kültürünü iliklerinize kadar hissedebileceğiniz ve benim de Mardin’e benzettiğim Albayzin, kayalık tepesindeki kale görünümlü Elhamra Sarayı, Latince gizli dağ anlamına gelen aynı zamanda da çingenelerin yaşadığı bölge Sacromonte ve yeni şehir. Bu bölgelerden bana göre en güzeli Albayzin’in en üst kısmında ve Elhamra Sarayı’nın tam karşısında bulunan seyir tepesi San Nicolas’dır.

Kahve ve baharat kokan caddeden bu tepeye doğru bembeyaz evler arasından tırmanırken kendinizi Fas’ta veya Cezayir’de hissedebilirsiniz. Vardığınızda biraz yorulmuş olursunuz ama Elhamra’yı bütün ihtişamıyla karşınızda görünce her şeye değdiğini anlarsınız. Rodrigo esintisinde gitarıyla geleneksel flamenkolar çalan çingeneleri dinleyip batan güneşi temaşa eder ve işlerinizden, yüklerinizden uzakta, hiçbir şeyi düşünmeden sadece huzuru hissedersiniz. Bu tepeyi anlamlı kılan bir diğer unsur da Granada Ulu Camii’nin bu tepede olmasıdır. Görmeyi ve mescidinde namaz kılmayı çokça arzuladığım bu cami ile Elhamra karşılıklı iki tepede birbirlerini izlemektedirler. Cami ilk defa 2003 yılında ibadete açılmış ve o günden bugüne Bilali Habeşi ezanı (makamsal olarak İstanbul makamından uzak, başka bir melāl içinde çıplak sesle okunan ezan) okunmaktadır. Güzel ve ferah avlusundan içeri girip Arap amcalara selam verdiğinizde, mutlu olduklarını belli eden gür bir sesle karşılık alacaksınızdır. Hoş sohbetin dibini bulduktan sonra geldiğiniz yönün ters istikametinde Albayzin’in içlerine doğru dalıp, kurumuş çeşmeler, eski ve yıkık duvarlar, çiçek kokan daracık sokaklar görüp günü sonlandırabilirsiniz.

Sadece 1 günümüzü ayırdığımız ve buna rağmen bile tamamlayamadığımız Elhamra Sarayı Müslüman İspanya’nın en muhteşem yadigârıdır. İçi inci beyazı, dış duvarları ise kırmızı kilden olan Elhamra’nın nefes kesici güzelliği insanlarda hayranlık ve saygı uyandırmaktadır. Elhamra’da nereye bakarsanız bakın tüm duvarlarda görebileceğiniz yazılar, geçmişten geleceğe bir şeyler söyler gibi. Duvarlara tekrar tekrar ‘‘La Galibe İllallah’’ sözü ve Kuran’dan ayetler işlenmiştir. Aynı zamanda Nasıri Sarayı’nda okunan şiirleri de görmek mümkündür. Yani İspanya’daki Arapça şiir serüveninin son bölümü, kelimenin tam anlamıyla bu yadigâr sarayın duvarlarına kazınmıştır. Simgesel öneme sahip bu sembolik abidenin bahçelerdeki çeşmelerin inşasında gözetilen estetik duyarlılık, yapılan işin ne kadar da mûtenâ ve müstesna olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Elhamra, çevresindeki dünyaya yükseklerden mağrur bir ifadeyle bakıyor ve bir zamanlar büyük Emevi halifeliğinin toprakları olan yarımadadaki son Müslüman yönetim olarak yalnızlığını hissettiriyor.

Granada, coğrafi konumunun da etkisiyle İspanya’da düşen son Müslüman kenti olmuştur ve bu düşüş, yüzyıllardır dilden dile nakledilen efsane bir olayla anılır: Granada’yı İspanyollara savaşmaksızın teslim eden son Gırnata emiri XII.Muhammed, kentten çıkar ve yeni kalacağı yere doğru yola koyulur. Aslında Endülüs’ün Müslüman halkının hakları ile ilgili de anlaşmalar yapılır ama birkaç yıl sonra Castilla ve Aragon yetkilileri bu anlaşmaya uymayıp Araplara zulmetmeye başlarlar. Efsaneye göre yola henüz çıkan Muhammed, Gırnata’nın çıplak gözle görülebildiği son yerde bir durur ve ardına bakarak derin bir iç çeker. Kenti uzaktan süzdükten sonra da hüngür hüngür ağlamaya başlar. Bunu gören annesi Ayşe El-Hurra, yanına gelir ve şöyle der: ‘‘Erkek gibi müdafaa edemediğin şey için kadın gibi ağlama’’ Bu efsane üzerine çeşitli tablolar resmedilmiştir.

İşbu olay sonrasında İspanyollar, olayın geçtiği tepeye ‘‘Puerto del suspiro del mor’’ yani ‘‘İç çeken Mağripli’nin geçidi’’ adını vermişlerdir

Barselona

Dördüncü ve son şehrimiz; avangart yapısı ve sürreal havası ile bilinen Barselona. 9 saatlik otobüs yolculuğundan sonra İspanya’nın ikinci büyük şehri ve aynı zamanda Katalonya Özerk Topluluğu’nun da başkenti olan Barselona’ya vardık. Katalanca konuşulan bu bölgede halk İspanyol olduğunu reddediyor. Dünyanın onları Katalan değil de İspanyol olarak görmelerinden pek bir rahatsızlar. İspanya’dan ayrılmak için bağımsızlık referandumuna giden halk, İspanyol hükümeti ile zorlu bir süreç geçiriyor. Zaman zaman denk geldiğimiz yürüyüş ve mitingler bu anlaşmazlıkların halen devam ettiğini gösteriyordu.

La Barceloneta sahilinde bulunan hostelimize yerleştikten sonra dolu dolu geçecek üç Barselona günümüzü başlatmış olduk. Hostelimizin şehrin meşhur caddesi Las Ramblas’a yakın olması, 10 km ve fazlasını yürüyen grubumuz için bu uzaklık epey yakındı, şehri daha hızlı keşfetmemize yardımcı olmuştu.

Günün ilerleyen saatlerinde ise aylar öncesinden biletini satın aldığım bir bale gösterisini izlemeye Gran Teatre Del Liceu opera binasına gittim. 1847 yılında inşa edilen bu opera binası diğer Avrupa şehirlerinde yer alan binalardan farklıydı. Birçok opera binası monarşi sebebiyle yönetimini devlete devrederken bu bina Büyük Liceu Tiyatro Topluluğu tarafından yönetildiği için kraliyete ayrılan bölüm burada yoktu. Gran Teatre Del Liceu, saygın duruşunun yanı sıra Covid-19 pandemisi sırasında 2 bin bitki için verdiği konser ve sonrasında bu bitkileri sağlık çalışanlarına gönderdiği etkinlik ile ismini duyurarak popülaritesini artırdı.

Ertesi gün ilk işimiz Gaudi’nin izinde keşfe çıkmak oldu. Antoni Gaudi, mimari anlamda Art Nouveau ve Katalan Modernizmini kendi hayal gücü ve ruhuyla birleştirerek Gaudi akımını oluşturabilmiş bir mimardır. Tüm masalsılığı ile Gaudi evleri, parkları, kiliseleri, sokak lambaları ve döşemeleri Barselona sokaklarını süslemektedir. Gaudi’nin Unesco tarafından Dünya Mirasları arasına alınmış 7 eserinin 7’si de Barselona’dadır. Şehrin ortasında Bitmeyen Kilise olarak tanınan La Sagrada Familia, bir sihirbazın oyun evi gibi olan Park Güell, Casa Mila, Casa Battlo ve daha nicesi.. Bütün Gaudi şaheserleri Barselona’da ziyaretçilerini beklemektedir.

Ve geldik dopdolu bir eğlenceyle İspanya’ya veda ettiğimiz son güne. O son günümüzü, gezimizi başlangıç tarihine göre planladığımız La Mercè Festivali’nin insanüstü etkinlikleriyle geçirdik. Öncelikle La Mercè festivali İspanya’nın değil, Katalanya bölgesinin festivali. Eylül ayının 3. haftasında düzenlenen ve şehrin koruyucu azizesi Mare de Deu de la Mercè (Merhamet’in Bakiresi)’ne ithaf olunan festivalin ilginç bir tarihi var. 1687 yılında veba salgınına uğrayan Barselona valisi, azizenin yardımını istemiş ve inanışa göre onun müdahalesi ile hastalık yok olmuş. Halk, o tarihin ardından şehrin koruyucu azizesine şükranlarını sunmak adına festival düzenlemeye başlamış. En büyük etkinliklerin yapıldığı 24 Eylül ‘’Fiesta Mayor’’ gününe kadar her gün dozunu artıran 600 kadar etkinlik bir hafta boyunca göz ve kulak ziyafeti sunuyor. 

Krallar, soylular ve azizlerin figürlerinden oluşan 10-15 metrelik dev maketler (Gigantes) sokak aralarında geziyor, dev bir yaratık kostümünün ağzından çıkan kıvılcımlarla gençler etrafta ateş püskürtüyor (Correfoc), en önemli geleneksel şovları olan on kata kadar yükselen insan kuleleri her tırmanışta insanın yüreğini ağzına getiriyordu.(Castellers)

Mahalle mahalle tüm Barselona halkının yıl boyunca hazırlandığı bu festivalin en can alıcı noktası, yediden yetmişe herkesin bu işin içinde beraber olmasıydı. Küçücük çocuklar ellerinde üç dişli çatalları ile kıvılcım saçıyor, biz de şehrin her bölgesinde konumlandırılmış bu etkinlikleri ve piroteknik şovları, seslerinden takip ede ede bulmaya çalışıyorduk.

Yaşadığımız bu yoğun ve hızlı İspanya günlerinin sonuna gelmiştik ve bizi on sekiz saatlik Milano otobüsü bekliyordu. Yorgunduk ama gezdiğimiz her yerin de hakkını vermek istiyorduk. Evden çok uzakta evi özlüyorduk ama birbirimizle geçirdiğimiz vaktin tadına da doyamıyorduk. Şu kısacık vakitte ve iki ülkede farklı simülasyonlarda gibiydik, farklı alemlerin varlığını hayretle izliyorduk. Ufkumuz alabildiğine genişliyor, yeni bir benlik keşfediyorduk. Dışa olan gezişlerimizi içe doğru yansıtıyor, seyirlerimizde sâlik olmaya çalışıyorduk. Yüreğimizde çığ gibi büyüyen memleket hasretiyle döneceğimiz günü iple çekiyorduk. Dostluğumuza şükrediyor ve daha nicelerini Rabbimizden niyaz ediyorduk.

Merve Safa Coci 

Kaynakça

1-https://www.tarihlisanat.com/bosch-dunyevi-zevkler-bahcesi/

2-http://eltallerdebel.com/1492-granada/

3-http://allaturcamusic.com/barselonadaki-gran-teatre-del-liceu-opera-binasi-yeniden-acildi-ve-salonu-bitkiler-doldurdu/

4https://www.barcelona.cat/lamerce/en/history#:~:text=After%20Pope%20Pius%20IX%20declared,currently%20held%20all%20over%20Catalonia.

5-Menocal, Maria Rosa, (2020), Dünyanın İncisi: Endülüs, İstanbul: Ketebe Yayınları 6-Arte,Umberto, (2019), Umberto Arte ile Sanat: Sanatçılar-Akımlar-Resimler-Mitoloji, İstanbul:Destek Yayınları