Antik Düşüncenin Himalaya’sı: Hint

Hint’i tanımak için çıktığım zorlu yolculukta muhayyileme ışık tutan, zihin haritamı oluşturan büyük düşünür Cemil MERİÇ’e sevgi ve rahmetle…   

“Ülkeler de kitaplara benzer.” diyor Cemil Meriç, “Onlarda aradığımızı buluruz.”. Hint de bir kitap adeta. Başkahramanı tabiat olan, tabiatın tanrılaştığı bir kitap. Toprak ve insan, hiçbir coğrafyada böylesine içli dışlı değildir. Arkada başını göğü delercesine uzatan Himalayalar, önde sonsuz uzanan umman; kuzeyde kasıp kavuran fırtınalı muson yağmurları, güneyde damarlardaki kanı kurutan Asya güneşi ve bu tezatlar coğrafyasının ruhunu adeta bir hamur gibi yoğurduğu Hint insanı… Ama en çok da her sabah binlerce canlıyı susuzluktan, binlerce Hintliyi günahlarından kurtaran İndus (Ganj) Nehri başrolde. Bu hikayede Hintlinin yegane arzusu, yüzlerce kilometre katedip okyanusa ulaşan ve onun içinde kaybolan Ganj gibi ihtiraslarından kurtulup Tanrı’nın varlığı içinde erimek, sükuna ermek. 

Hint kendini içinde bulduğu haşin tabiata ferman dinletemeyince kendi ihtiraslarına dizgin vurur, onu temaşa etmeyi tercih eder. Bundandır ki Hint düşüncesinin en büyük zaferlerinden biri değişmeyen özü kavrayabilmesi. İmparatorluklar devrilir, afetler imarı yerle bir eder, akınlar akınları takip eder… Hintli, oyuncuları bir ömürden fazla kalamayan bu canlı tiyatroyu seyrederken gözlerini değişmeyen özden bir an olsun ayırmaz. Avrupa’nın her şeye hakim olma, tabiatı dizginleyip maddi çıkarları için harcama çabası Onun için çocukça bir hırçınlıktan başka bir şey değildir. Batı’da teknik, Hint’te huzur. Batı’da müspet ilim, Hint’te rüya, din, felsefe…*

Tüm saraylar çökecek Bharata,
Her yükselişin sonu yuvarlanış.
Ayrılık vuslatın gölgesi, baharın kış.
Hepimiz toprağa karışacağız,
Dallardan dökülen meyveler gibi
Ve zaman, mermeri kemiren ağız.*

Upanişad

Yine de bu koca kıtayı miskinler tekkesi sanmak hata olur. Hintli elini kolunu bağlayıp hayaller aleminde yaşasaydı o büyük medeniyet nasıl dimdik ayakta dururdu? Firavunların sarayları şimdi kum yığını, Mezopotamya’nın eşsiz bahçeleri birer bozkır, Atina eski Latin yazmalarında geçen hayali bir şehir ama Hint beş bin yıllık birikimiyle karşımızda.

Tabiatın her türlü tezatlığına beşik olmuş bu ülkede zıt düşünceler de inançlar da kucak kucağa. Her birini hoşgörüyle karşılar Hint, her birine söz hakkı tanır. Ortaya çıkan her dinin binlerce yıllık tarihi var, her kutsal metin yüzyıllarca yazıladurmuş. Düşünce ve ahlaktaki birikimin ihtişamı da buradan gelir. Avrupa engizisyon mahkemeleri kurup toprağı kanla sularken, onlarca yıl süren mezhep savaşları havayı suyu barutla kirletirken Hint’te tek silah vardır: şiir. Değişen her devirde din adamları insanları kendi ahlak anlayışlarına çağırmak için kutsal metinlere yeni dizeler ekler. Lehçeler hariç yirmi yedi dilin konuşulduğu bu kıtada her dinin müritleri inançlarını yaymak için kasideler çevirir, destanlar anlatır. 

Avrupa yine de ilkel görür Hint’i. Başlıca dayanağı kast sistemi. Oysa Britanya sömürgelerinde İngiliz ile yerliler arasındaki uçurum daha derin değil mi? Feodal rejimde toprakla beraber alınıp satılan köylü, kastın en altındaki işçiden daha mı hür? “Kast, bir ana kucağıdır Hintli için. Leyleğin yuvadan attığı yavru yok bu ülkede. Hangi kastta doğmuşsanız o kastta ölürsünüz. Başarınız etrafınızdakileri sevindirir, başarısızlıklarınız üzer. Ama hep beraber yükselir hep beraber düşersiniz.”*

Avrupa ile karşılaştırmak dahi haksızlık bu sistem için. Avrupa baştan başa madde, tüm sınıfların ana mercii iktisat. Oysa Hint’in kaynağı din, her sınıf manevi bir mertebe. Yükseldikçe dini yaşama alanı da genişler. Sudralar (işçiler) yalnızca üretir, Vayşiyalar (tüccarlar, esnaflar) üretirken bir yandan kutsal kitabın bazı kısımlarını okuyabilir ve sadaka verir, Ksatrialar (askerler ve yöneticiler) korur ve ayinlere katılır, Brahminler ( din adamları) ise ibadetin en yoğun olduğu kast. Olgunluk çağına ulaşan her Brahmin, dünyaya ait her şeyi terk edip mükaşefeye çekilir. Tek çatı kalır üstünde: gökkubbe. Boylu boyunca uzanacağı tek yatak: kuru toprak. Zihnini kuşatan tek gerçek, kutsal metinleri: Vedalar. 

“Veda” ilim demek, başka bir deyişle gerçeğin bilgisi. Hinduizm’e göre kaynağı Tanrılar. Kutsal olandan gelen sözleri herkes yorumlayamaz. Brahmin’in görevi anlamak ve aktarmak. Kainatı seyretmek ama görünenin ötesini görmek. Her şeyin, değişmeyen tek gerçek olan Brahma (tanrı)’nın  yansıması olduğunu keşfetmek. Vedalarda adı geçen her tanrı aslında Brahma’nın farklı suretleri. 

Bu aleme suni hudutlar koyanlar
Özne ile nesne ayrımına giderler 
Halbuki asıl olan bütünlüktür, tekliktir
Ve ayrılık gibi görünenler bütünlükte erimeye mahkumdur**

Rig Veda

Her canlı ondan bir parça taşır: Atman(ruh). Eğer insan inzivada her tülü ihtirasından kurtulup bilincin doruğuna ulaşmayı başarırsa Atman, geldiği yer olan Brahma’ya ulaşır ve içinde erir. İşte mutlak kurtuluş, mutlak gaye budur: Hinduizm’de Mukhiti, Budizm’de Nirvana.

Nasıl bırakarak ardlarında
Adlarını, sanlarını, biçimlerini
Akıyorsa ırmaklar özleyerek yuvaları uçsuz bucaksız denizi  
Adından, sanından, biçiminden kurtulmuş insan da
Öyle akmalı ötelerin ötesindeki semavi kişiliğe**

Mandala Upanişad

Ancak dünyaya dalıp arzularına esir olanlar, tüm acıların kaynağı olan bu yerden kurtulamazlar. Ölüm onlar için bir son değil, başka bir kastta acı dolu bir yaşamın başlangıcı Samsara inancına göre. Sar: akmak. Samsara: ezeli akış. Peki bu sonsuz döngüde kim olarak yaşayacağımızı belirleyen ne? Karma inancına göre her insan bir önceki hayatında yaptıklarının sonucu olan kasta yerleşir. Yaptığımız her hareket gelecek hayatımızın kaderini çizmekte.

Karma, Hint’in tüm inançlarında yerini almış. Örneğin Ramayana, Hint’in en büyük destanlarından. Tanrı Rama’nın ormanda çileye girişini ve güzeller güzeli karısı Sita’yı ifritlerin elinden kurtarmasını anlatır. Her şey Rama’nın saraydan ayrılmak zorunda kalışıyla başlar ama asıl başlangıç çok daha öncesidir. Oğlu Rama’yı sürgüne göndermek zorunda kalan Hükümdar Daşaratha, hüzünle anlatır gençliğindeki bir hatırayı. Av için çıktığı bir gece, çilekeş bir genci öldürür yanlışlıkla. Biçare haber vermeye gider kimsesiz ihtiyar anne babasına. Babanın son sözü kulaklarındadır hala: ”Sen de benim gibi evlat acısı çekeceksin, senin de yüreğin yanacak!”. İşte şimdi yüreği yanma sırası ondadır. Yaşadığı acı, geçmişinin cezasıdır.

Bu acılar meskeninden kurtulmadıkça hükümdar olmuşsun, parya olmuşsun neye yarar? Sevinçler de acılar gibi birer zincir, biri hafif diğeri ağır. Asıl amaç tüm zincirleri kırmak. İnsanı hayat denen ezeli cehennemden yalnız Bilgi (cnana) kurtarabilir. Bilginin sırrı Vedalarda. Her İlahi: “Dinle!” ile başlar. Dinle yani anla, kavra, itaat et. Bu sesleniş ibadetlerin de temelini oluşturur. Nyaya, mantık ve düşünme yoluyla bilgiyi anlama; Vaişeşika, doğayı gözlemleyerek ve neden sonuç ilişkisi kurarak bilgiye ulaşma ibadeti. Her ikisinde de asıl amaç bilgi biriktirmek değil bilgi ile bilinçlenmek. Söz konusu olan zihnin gelişmesinden çok manevi hayatın zenginleşmesi. Fark edilmeli ki yapılan bilim değil ibadettir. Yoga ise bilince ulaşma yolunda düşünceyi yoğunlaştırma eylemi. Hasılı o da egzersiz değil bir ibadet …

Yalnızca anlamakla gerçeği dile getirebiliriz
Öyleyse ilkin anlamayı anlamalısın
Anlamanın ne menem şey olduğunu anlamalısın
Düşünen anlar, düşünmeden anlamaya imkan yok
O halde düşünmeyi gerçekten anlamalısın
İnan düşünür, inanıncaya değin düşünülemez
Öyleyse inancı gerçekten anlamalısın

Mutluluk ise sonsuzluktan başka bir şey değildir  
Küçüklükte ( veya aşağılıkta) mutluluk olmaz 
Öyleyse sonsuzluğu gerçekten anlamalısın**

Gautama Siddhartha (Buda) bilincin doruğuna ulaşmak için daha kişisel bir yol izler. Gözlerini doğadan çok kendi içine çevirmelidir insan. Buda’nın vaazlarının yazıldığı Sutralarda bu düşünceyi açıklayan güzel bir mesel vardır: Yadyatı adında bir adam, duvarda asılı bir aynada yansımasıyla karşılaşır, ancak ayna kısa olduğunda başını görmez. Telaşla başını aramaya koyulur ve birden düşünür: “Başım kaybolmuş iyi ama, onu arayan kim?”. Bilinçten yoksun insanlarda tıpkı Yadyatı gibi hakikati kendilerinin dışında ararlar. Oysa o arayanın ta kendisidir. Başka bir yerde baş(hakikat) bulsa dahi o onun başı(hakikati) değildir. Eğer Yadyatı bir adım geri gitmeyi akıl etseydi, başını görebilecekti. Tıpkı dünya hırsına kapılanların bir adım geriye gittiklerinde hakikate ulaşabilecekleri gibi…  

Hint’i birkaç satıra sığdırmaya çalışmak acizce. Felsefesi ormanlarından girift, edebiyatı ırmaklarından gür. Ancak dilimin döndüğü naçizane birkaç satır ile tanıtmak istedim bu mistik coğrafyayı. Yazımı yine kılavuzum Cemil Meriç ile bitirmek isterim: “Kafan aydınlıksa, gerçekten aydınlıksa her ülke aydınlıktır senin için, yoksa kendi karanlığında kaçmak boşuna.”*

Beyza Geçici

Kaynakça

*Bir Medeniyetin Eşiğinde, Cemil Meriç, İletişim Yayınları, 20 baskı, İstanbul, 2018

** Felsefe Söyleşileri , Teoman Duralı, TRT 2 yayını, Bölüm 25-34