Yoksulluğun Kadınlaşması

Mutlak ve göreli olarak iki gruba ayrılan yoksulluk kavramı insanın yaşamı için gerekli olan temel bir gelire ve kaynaklara erişiminde yaşadığı yoksunluk olarak tanımlanabilir.

İlk olarak 1978 yılında Diane Pearce tarafından kullanılan “Yoksulluğun Kadınlaşması“ kavramı ise kadınların ekonomik konumlarının giderek kötüleşmesine dikkat çekmek üzere kullanılmıştır. Bununla birlikte yoksulluğun şiddetini yoğun olarak hisseden gruplar arasında kadınlara dikkat çekilmektedir. Toplumsal cinsiyet rollerinin biçimlendirdiği kadın olma durumu, geleneksel kadın rol modeliyle yetiştirilmek ve kadına gelir elde etmek için yeterli zaman kalmaması kadınların insan haklarından sınırlı yararlanmalarına neden olmaktadır. Bütün bu faktörler kadın yoksulluğunun ağırlaşmasına neden olmakta ve yoksulluğun küresel boyutta bir olgu olarak, kaynaklara ve kamusal hizmetlere eşitsiz erişim, kamusal bakım hizmetlerinin yetersiz olması, sosyal koruma yoksunluğu ve sağlığa eşitsiz erişim gibi faktörlerin de eklenmesi ile kadınların haklarını tehdit ettiği görülmektedir.

Kadınların duygusal ve bakıma yönelik sektörlere yönlendirildiği ve bu sektörlerin emek yoğun olması hasebiyle daha az ücretlerin olduğu iş kolları, teknik donamım gerektiren işlere göre mukayese ettiğimizde daha vasıf gerektirmeyen işler olarak karşımıza çıkmakta ve dolayısıyla sunulan ücret de daha düşük olmaktadır. Eşit ücret alamamaları, esnek çalışma saatleri ve buradan yola çıkarak düşük statülü işler, kayıt dışı çalışmanın yüksek olması, kadınların çoğunlukla iş gücü piyasasının dışında yer alması ve gelirinin olmaması, iş gücü piyasasındaki farklı meslekler üzerinden biçimlenen yatay ve aynı meslek kolunda ilerlerken kadının kariyer aşamalarında yükselmesine engel olan bazı cam tavan olarak betimlediğimiz ayrımcılıkların olması, hiçbir geliri olmadığı ve  evde erkeğin sunduğu gelire tabi olması gibi faktörler kadının yoksullaşmasında ve yoksulluğunun şiddetinin ağırlaşmasında rol oynamaktadır.

Kadınların çalışmamasının ardında kadının evi sürdürmesi ve erkeklerin üzerine yüklenen evini geçindirme sorumluluğu kadınların evlenme ile birlikte daha önce çalışıyor olsa bile evlilik sürecinden sonra iş gücü piyasasından çekilmesi gibi sonuçları doğurmaktadır. Bütün bunların sonucu olarak da kadının yoksullaşması, çalışmayan kadının yoksul olması ve çalışıyor olsa bile kazancının düşüklüğünden kaynaklanan bir yoksulluk ortaya çıkmaktadır.

İLO (Uluslararası Çalışma Örgütü) verileri kadınların tüm dünyada genel olarak istihdamın %40 ını oluşturmasına rağmen çalışan yoksulların da %60 ını oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Kadınların iş gücü piyasasında olmasına rağmen daha emek yoğun, yüksek kazançlı olmayan, düşük vasıflı işler yapmak zorunda kalması ve çalışan yoksulluğu kavramının kadınlarda daha yüksek görülmesi sonucu ortaya çıkmaktadır.

Dr. Reşat Açıkgöz bir çalışmasında ‘Dünyanın neresinde bir yoksulluk manzarası görülse, içinde mutlaka bir kadın vardır.’ diyerek bütün bu gruplar arasında yoksulluktan en fazla etkilenen grubun kadınlar olduğuna dikkat çekmektedir. Bununla birlikte ‘’Kadınlar ve çocuklar, gittikçe derinleşen küresel yoksulluğun en önde gelen kurbanlarıdır.’’ sözüyle kadınların bu yoksulluğu hem birlikte yaşadıkları hem de devrettikleri çocuklarından bahseder. Çocuklar da annesiyle birlikte bu yoksulluğu derin olarak yaşayan bir gruptur.

Türkiye’de ise bu alanda fazla çalışma yapılmamakla birlikte halihazırda çalışmaların, ev içi yükün artması, çocuk bakımının kadını hapsetmesi, gelir elde etmek için yoğun bir çaba sarf edilmesi, eve kapanma, dışarıyla bağlantıyı kesme gibi ortak noktaları işaret ettiği görülmektedir. Türkiye’de kadınların işgücüne katılımı düşük düzeyde gerçekleşmekte, şehre gelen kadınlar istihdam dışında kalmakta, eğitim olanaklarından yeterince yararlanamadıkları için ücretin düşük olduğu sektörlerde çalışmaktadır.

Yapılan araştırmalar kadınların elde ettikleri gelirleri büyük ölçüde ailenin ihtiyaçları için kullandığını göstermektedir. Kadınların geliri sosyal yararı, erkeklerin elde ettiği gelirden daha fazla artırmaktadır. Bu nedenle kadınların elde ettikleri geliri artırmak ailenin yoksulluğunu azaltmak, çocukların daha iyi eğitim almasını sağlamak anlamına gelmektedir. Aynı zamanda sosyal yardımlar, güçlendirme çalışmaları ve eşitsizlerin azaltmaya ve yoksulluğa karşı aileyi öne çıkarmaya yönelik politikalar yapılmaktadır.

Ekonomik krizlerde işsiz kalan insanların devletten destek alabilmesi için kayıtlı işçi olması gerekmektedir. Bu durumda kayıt dışı işçinin en fazla olduğu grubun kadın çalışanlar olması hasebiyle krizlerde de en çok etkilenenler kadınlardır.

Şu anda içinde bulunduğumuz COVID-19 krizinde en çok zarar gören sektörler yoğun kadın çalışanların istihdam edildiği sektörlerdir.

İLO verilerine göre dünyada 3 milyar kişi bu krizden etkilenmiştir. En riskli olarak beslenme, ithalat ve toptan perakende ticareti sektörlerinin olduğuna dikkat çekilmiştir. Daha önceki krizlere oranla krizin kadın üzerindeki etkisi, güvencesiz çalışanların en yoğun olarak kadınlar olması sebebiyle artan yoksullaşma kadınlar için daha derin olacaktır. Aynı zamanda hane içinde gelir değişimi olmasa bile enflasyon artışı ile birlikte mutlak gelirin düşmesiyle yoksullaşmanın yaşanması ve kadınların evdeki ücretsiz bakım emekçisi rolü kadının iş yükünü artırmaktadır. Krizden sonraki süreçte artan iş yükü ile birlikte cinsiyet temelli eşitsizliklerin derinleşmesi ve yoksulluk risklerinin artması sebebiyle kadınları daha yoğun bir işsizliğin beklediği öngörülmektedir.

Semanur Aldemir