Akıl ve İnanç Üzerine

Bu yazımda aklın (usun, felsefenin ve düşünmenin) ve inancın (dinin ve vahyin)  ne olduğunu, nasıl sentezlenmeye çalışıldıklarını, bu ilişkinin sebepleriyle sonuçlarını ele aldım.

Ortaya çıktığı zamandan beri düşünürlerin felsefe üzerinde mutabakata vardıkları bir tanım hiç olmamıştır. Nitekim felsefenin kendisi de bireysel bir düşünme faaliyeti olarak buna karşıdır. Yine de felsefeyi tanımlarken herkesin çevresinde dönüp dolaştığı gerçek, felsefenin ‘’kavramlar aracılığıyla düşünme’’ olmasıdır. Burada felsefe tarihinde kavram tartışmasına kısa bir dokunuşla kavram ile ne ifade edildiğini belirtmek tartışmayı anlamak bakımından büyük önem arz etmektedir. 

Kavram konusunda tüm Ortaçağ felsefe dünyası ya Aristotelesçi ya da Platoncuydu. Platoncu olmak önce tümellerin (idealar evrenindeki nesnelerin özünün) varlığını kabul etmek sonra da bu tümellerden tikellere inmek demekti; Aristoteles ise bu konuda hocasına karşı çıkıp tikellerden (duyularla algılayabildiğimiz nesnelerden) tümellere ulaşılabileceğini söylüyordu. Ortaçağ boyunca da bu tartışma tümellerin nesnelerin üstünde olduğunu söyleyenler realistler, tümellerin var olduklarını ama nesneleri aşkın değil nesnelere içkin olduklarını söyleyen konseptüalistler ve sadece nesnelerin var olduğunu söyleyen nominalistler arasında da süregitmiştir. Bu tartışma en nihayetinde nominalistlerin üstün gelmesi, duyum ve deneye verilen önemin artması, doğa bilimlerinin ilerlemesiyle sonuçlanmıştır. Dolayısıyla aklın alabileceği bir dünya (resmen) kabul edilmiş, aklın alamayacağı meseleler de aklın konusu olmaktan ayrılmış; inanç ile aklın ayrımının temelleri atılmıştır.

İşte kavram tümeldir, tikel değildir. Okuduğunuz yazı tikel niteliktedir, ama bu metni aşan bir “yazı fikri”nden bahsediyorsak buna yazı kavramı dememiz gerekir. O yüzden Tanrı, bir kavram olarak yerel ve tikel olmayıp evrensel bir anlama sahiptir. Ama Allah dediğimizde bir kavramdan bahsetmiş olmayız. Çünkü kavramın tümel olması gerekir ve Allah sadece İslam tarafından kabul edilen tanrıdır. Dolayısıyla bir kavram olduğu için Tanrı üzerine düşünülebilir, Tanrı felsefenin konusu yapılabilir; ancak Allah bir kavram olmayıp hiçbir zaman kavram olarak ele alınmamıştır ve düşüncenin konusu da yapılamaz. 

Din ‘’tanrısal emirler bütünü olup bu emirlerin hayata uygulanışı ve toplumsal hayatın tanrısal bir denetim ile nizama sokulması’’ çerçevesinde çeşitli tanımlamalara matuf olmuştur. İnananlar din sayesinde bir araya gelirler, dini bir kardeşlik duygusunu yakalarlar, dayanışmalarını artırırlar, aralarındaki bağlarını kuvvetlendirirler, kafalarında şüphe olmaz (olmamalıdır) çünkü din her şeyi kapsamakta ve açıklamaktadır. Yapılacak her şey din dairesi içinde olmalıdır. Bu dairenin dışına kafayı uzatmak günah, adım atmaksa küfre giden yolun başlangıcıdır. 

Modern Türk muhafazakârlığının içinden çıkamadığı sorun da işte buradan kaynaklanmaktadır. Bir yanda akıl, diğer yandaysa din vardır. Bir yanda düşünmeye çabalayan, kendini ve evreni anlama gayretinde olan; öte yanda içine doğduğu toplumun inanç ve kanılarını benimsemiş, onlarla duygusal bir bağ kuran, bu bağdan kopmak istemeyen, aklıyla imanı arasında bir ikilemde olan bir bilinçle (zihniyetle) karşı karşıyayız. Bu bilinç hem inanmaya devam etmek istemekte hem de şüphenin karşı konulmaz çekiciliğine maruz kalmakta. Hem (evrensel) insan haklarını savunmakta, hem de dini yükümlülüklerini yerine getirme telaşında. Bu ikilem kendini (temsilen) aklın ve dinin aynı konuda yargıda bulunduğu durumlarda çok belirgin bir şekilde gösterir. Böyle durumlarda ya inançlar akla göre eğrilip bükülür ya da tanrısal olanın mantıksal bir açıklaması yapılmaya çalışılır. 

Muhafazakârların modern olanları ikilemde kaldıklarında vahyi akla göre yorumlamaya çalışarak hem akıllarına hem inançlarına mukayyet olmaya çalışırken, asıl dindar bilinç ise aklı hiçbir şekilde vahyin sahasına sokmamaktadır. Ancak burada aklın da vahyin de kendi alanları olduğunu kimse ne görmek ne de kabul etmek istemekte, akılcılar din dâhil her şeyi aklın konusu yapmakta, dindar bilinç ise dini her konuda diyeceği olan ilahi bir otorite olarak görmektedir.

İnsan (beşer, humanbeing) ihtiyaçları arasında beşeri olanlar malumunuz olup bir de inanç ihtiyacı vardır ki “Kuru bir dal parçasına bile olsa inan!” kalıplaşmış sözü, bu olguya işaret etmektedir. Çünkü inançlar gayba, yani bilinmeyene olur. İnançlar insana bilinmeyen ve bu bilinmezliğin içini kemirdiği konularda cevaplar sunar. Öldükten sonra bana ne olacak diyen bir insanın tatmin olması ancak bu konuda bir inancının olması ile mümkündür. Ve insan da inanmak ister. Çünkü inanmak iyidir; insanı “sonu bitmeyen sorgulamalardan, girift bilmecelerden, keşmekeşlerden, aklının alamayacağı meselelere kafa yorup kafayı yemekten hatta delirmekten” uzak tutar. İnancın gerçek hayatta bir karşılığı olması zorunluluğu yoktur. Kanıtlanması da ispatlanması da mümkün değildir. İşte bu inancın sahasıdır.

Öte yandan Aristoteles’ in logos dediği akıl, tüm insanlarda potansiyel olarak vardır. Akıl (us) bilme aracı, soyutlama ve düşünme yetisidir. Dünyayı tanıma, etrafımızda neler olup bittiğini kavrama aracıdır. Neyin neden olduğunu kesin (bilgi) olarak yalnızca akıl sayesinde biliriz. Bir aklımızın var olduğunu da, düşünebildiğimiz için kabul ederiz. Descartes’ ın çok dalga geçilen “düşünüyorum öyleyse varım,” sözüne bu açıdan bakmak gerekir. Dolayısıyla düşünmek bizi aklımızın alabileceği bilgilere götürür. Aklımızın alamayacağı bir şey üzerine düşünemeyiz. Kant Tanrı var mıdır yok mudur tartışmasını küçümseyip Tanrı’ yı aklımızın alamayacağını o yüzden vardır ya da yoktur demenin (ussal açıdan) bir anlamı olmadığını söylemiştir. Buradan çıkan sonuç aklın sahasının yalnızca üzerinde düşünülebilir şeylerle (nesnelerle) sınırlı olduğudur.

Sonuç olarak; vahyin sahasında akıl atı koşturulmaz çünkü inancın düşünülebilir şeyler üzerine olma zorunluluğu yoktur, inanç bilinmeyene olur. Bilinen bir şey bilinir, ona inanılmaz. Ben elmalara inanıyorum denilemez çünkü elmalar gerçektir ve aklın alabildiği nesnelerdir, dolayısıyla elmaları bilinir, onlara inanılmaz. Ama ben elmaların kutsallığına inanıyorum denilebilir, zira kutsallığın tanrısal bir anlamı vardır ve Tanrı bizatihi aklın alamayacağı bir şey olduğundan kutsallığın da ussal bir karşılığı yoktur. Usun ele alamayacağı bir bahis inancın pekâlâ konusu olabilir. Eğer inanç, düşüncenin konusu yapılmaya çalışılırsa ve bu çabada ısrarcı olunursa sonunda ya akıl ya da inanç yitirilir. Akıl derken yukarıda da bahsettiğim gibi Aristoteles’in logosundan, ustan bahsettiğim gözden kaçmamalıdır.

İşte Türk muhafazakâr bilinci, modern dünyaya ne kadar temas ederse etsin, akademiye ne kadar dâhil olursa olsun, aklın sahasında ne kadar dolanırsa dolansın inançlarından vazgeçmemeyi seçmekte ve aklıyla inancının her çatışmasında bir yolunu bulup inancına toz kondurmamaya devam etmektedir. İnanç da böyle olur zaten, kendisine toz kondurtmaz, çünkü kutsala toz, ussal bir eleştiriden neşet eder ve bir toz kondu mu kutsaliyet halel görmüş demektir. Bu noktadan sonra ya kişisel din anlayışı geliştiren reformistler ortaya çıkar ya da ömrü vefa ettiğince bu çatışmaya bakmamaya, odağını başka şeylere çevirmeye çalışan, baktığında da inancına mantıksal açıklamamsılar getirmeye çalışan çarpık ruhlar ortaya çıkar. Bu çatışma, bu dilemma, tarih boyunca halk ve tarih nezdinde hep inancın zaferi, aklın mağlubiyeti ile sonuçlanmıştır. Çünkü inanç, yeri doldurulamayan ve hiçbir zaman da doldurulamamış bir değerdir, kendisinden başkasına itibar ettirmez, kendisinden başkasını doğru kabul etmez, kendisi için savaşılmasını ister. İnançları ve yaşadıkları dünya arasında kalan ve aklına mukayyet olmaya çalışanlara selam olsun.

Giray Gündoğdu