Birey, Toplum ve Din

Din, insanlık tarihinin başladığı noktaya dayanan bir olgudur. Çünkü bildiğimiz kadarıyla insanlık tarihinin en erken dönemi Çatalhöyük ve Göbekli Tepe kalıntılarına kadar gider. Orada yapılan bazı kazı çalışmaları sonucunda ibadet etme yerleri bulunmuştur. Din, insanın varoluşundan bugüne kadar onunla yolculuk yapmış, ona eşlik etmiştir. İnanç insanın en büyük ihtiyaçlarından biridir. İnsan doğası gereği bir şeye veyahut şeylere inanmak zorundadır. Çünkü insan bir anlam dünyası oluşturarak dünya hayatına devam etmek ister. Nitekim tarihte inanç şekilleri çok farklılık göstermiş, pek çok değişime uğramış ve günümüze gelmiştir. Örneğin üç büyük dinden birine inan kişi bu kitaplara, bu kitaplardan üretilen felsefeye inanmıştır; varoluşçular hayatta bir anlam olması gerektiğine; bilinemezciler hayatta bir şeyin kesinliğinden tam olarak emin olamayacağımıza inanmıştır. İnsanlar öyle ya da böyle bir şekilde bir şeylere inanmış ve bu inanç bir motivasyon olarak hareketlerinin arkasındaki itici güç olmuştur. Dinin insan ve toplum için önemi elbette yadsınamaz. Çünkü din birey ve toplum için düzen tesis edici bir kurum olmakla birlikte, kolektivite oluşturan bir yapıdır. Nitekim insanlar aynı dine mensup olma bakımından bir topluluk oluşturur. Dini yaşayış farklı toplumlarda çeşitli şekillerde tezahür etmektedir. Çünkü her toplumun düşünme şekli, kendisini ve çevresini anlamlandırma çabası farklıdır. 

Gerek birey gerekse toplum nazarından bakacak olursak dinin varlığı, insanların bir arada yaşayabilmesi, adaletin tesisi gibi konular hakkında kimi zaman yaratıcı tavsiyelerde bulunarak kimi zaman hüküm vererek, kaide koyarak gerek birey gerek topum açısından dinin varlığı bir düzenin simgesi, temsilcisi, yol göstericisi olmuştur. Birey inanmış olduğu dinden hareketle kendi yaşamı üzerinde birtakım düzenlemelere gider, yaşantısını dinin emir ve yasaklarına göre belirler. Bunun yanı sıra din toplumsal düzeni sağlama açısından da oldukça belirleyici bir özelliğe sahiptir. Nitekim pre-modern dönemdeki toplum yaşantısına bakacak olursak din, bu toplum için düzen tesis eden bir kurumdur. Batı toplumunun düşünce tarzında bunun yansımalarını çok bariz bir şekilde görürüz. Örneğin Ortaçağ’da Batı toplumunun anlam dünyasına Kilise’nin hakim oluşu ve Tanrı’yı mutlak güç sahibi, mutlak yasa koyucu ve mutlak düzen tesis edici bir varlık olarak algılanması buna bir örnektir. Bunun yanı sıra İslamiyet’in de kendi içerisindeki kurumsallığından dolayı içerisinde bulunduğu topluma karşı bir düzen tesis edici özelliği vardır. Nitekim gerek bizzat Hz. Peygamber’in toplum için yapmış olduğu değişiklikler gerekse bu değişiklikleri merkeze alarak kendisinden sonra gelen müslüman alimler (fukaha) bu düzeni tesis etme noktasında Allah’a ve O’nun koymuş olduğu yasalara başvurmuştur.

Fakat tarihi seyir içerisinde din, toplumsal düzen oluşturma özelliğini giderek kaybetmiştir. Nitekim bunu bilimsel ve düşünsel gelişimler etkilemiş hatta değiştirmiştir. Özellikle Sanayi Devrimi’nden sonra ve buna ek olarak sermayenin Batı toplumlarında çoğalmasıyla bu değişiklik çok fazla kendini hissettirmiştir. Sözgelimi, Batı’da yaşanan Rönesans ve Reform hareketleri daha sonra Aydınlanma ile Batı toplumunun zihin dünyasında birtakım köklü değişiklikler başlatmıştır. Bu değişiklikler sonucu Tanrı’nın mutlak yasa koyucu olmasına karşın giderek insan merkeze gelmiş, toplumsal düzeni sağlama amacıyla birçok filozof ve sosyolog fikir üretmiştir. Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi buna örnek verilebilir. Burada önemli olan husus ise toplumsal düzenin tesisi açısından din ortadan kaldırıldıktan sonra onun yerine ne konulabileceğidir.  Buradan hareketle sadece düzen tesis etme problemi açığa çıkmamakla birlikte ahlakın temellendirilmesi de problem haline gelmektedir. Dinin ortadan kaldırılıp onun yerine insan merkezli bir ahlak anlayışı yerine getirmek elbette büyük bir sorun oluşturmaktadır. Nitekim insan, kendisine aşkın olan bir varlık tarafından kanunlar almayıp kendisini merkeze alarak böyle bir düzen tesis etmesi gerek toplum açısından gerekse birey açısından sorun teşkil etmektedir. Örneğin ahlakî davranışlarımızda dini merkeze almayıp insanı merkeze alırsak göreceli bir ahlak anlayışı ortaya çıkacaktır. Bunun sonucu olarak kaygan bir zeminde ahlakî davranışların tartışmasını yaparız. Böylelikle genel geçer ahlak kurallarından bahsetmemiz oldukça güçleşir. Halbuki ahlakî davranışlarımızın temeline dini yerleştirirsek daha sağlam bir zeminde tartışma yapabiliriz. Göreceli bir şekilde değil daha net ilkelerden hareketle davranışlarımızı sergileyebiliriz. Burada ‘dini bir inanca sahip olmayan bir kimse de ahlakî davranış gösterebilir.’ eleştirisi yapılabilir. Buna karşılık elbette böyle bir birey ahlakî davranışlar sergiler fakat sergilemiş olduğu ahlakî davranışlar dinin de emrettiği ‘iyilik yapmak, yalan söylememek, hırsızlık yapmamak’ gibi temel ahlaki davranışlardır. Bizim buradaki kastımız ise ‘iyilik yapmanın’ belirleyicisi din yani Tanrı olmalıdır. Şayet bunu belirleyen insan olursa ‘rölatif bir iyilik anlayışı’ ortaya çıkar. Nitekim Aydınlanma ve sonrasındaki dönemlerde bu sorunların hâlâ kendini hissettirmesi sorunun çözülmediğine işaret etmektedir. 

Din, birey üzerinde hayatını şekillendirme ve düzenleme açısından belirleyici olduğu gibi bireyin psikolojisi üzerinde de oldukça belirli bir etkiye sahiptir. İnsan doğası gereği inanmak zorundadır. Bu ihtiyaç birey için ortadan kaldırıldığında birey kendi düzenini tesis etme ve iç huzuru bulma noktasında sorun yaşamaktadır. Çünkü din birey için bir anlam dünyası oluşturmakta, ona bir ‘dünya görüşü’ sunmaktadır. Birey karşılaştığı bazı durumların üstesinden gelememekte, böylece sorun çözme noktasında problem yaşamaktadır. Bunun yanı sıra birey kendisini gerek toplumun içinde gerekse yalnız kaldığında güvende hissetmek ister. Din tam da bu noktada bireyin bu ihtiyacını gidermektedir. Birey bir sorun yaşayıp onun üstesinden gelemediği zaman ‘kaderim böyleymiş.’, ‘alın yazım böyleymiş’ diyerek kendisine aşkın olan bir varlığa sığınır. Bunun yanı sıra Yaratıcı’nın merhametli ve bağışlayıcı olduğunu bildiren ayetlerin varlığı da bireye bu güvenceyi vermektedir. Ayrıca yaşanılan zorluklara göğüs germenin ve bunlarla olgunlaşmanın bir fazilet göstergesi olacağı da bu hususta birey için oldukça önemlidir. Böylece kendisini daha güvende ve ruhsal açıdan sağlıklı hisseder. Elbette birey sorumluluklarını yerine getirmeyip direkt olarak böyle bir sığınmaya başvurursa sorunu ortadan kaldırmış olmamakla birlikte kendisini de huzursuz hisseder. Bu sorun elbette ki toplum için de geçerlidir. Eğer toplum sorumluluklarını yerine getirmeyip sürekli olarak sorunları kendisine aşkın olan bir varlığa havale ederse bu durum toplumu pasifize eder. Böylece toplum edilgen bir yapıya bürünür. 

Yukarıda belirttiğimiz husus dinlerin birey ve toplum açısından henüz bitmediğine dair görüşlerimizi yansıtmaktadır. Nitekim yirmi birinci yüzyılda bilim artık hakim görüştür. Günümüzde bilim hakim görüş olarak dinin yerini almış, özellikle yirminci yüzyılın başlarından itibaren Pozitivizm ile dini saf dışı bırakmıştır. Din, dünyaya yön verme açısından tam anlamıyla etkisini kaybetmiş diyemeyiz. Çünkü dünya siyasetine bakacak olursak dini inançlar bu siyasetin oluşturulmasında ve devamlılığında oldukça önemlidir. Örneğin Kudüs’ün üç semavi din için de kutsal bir şehir olmasına karşın dünya siyasetinde İsrail Devleti dini bir düşünceyle bu gücü elinde tutmaktadır. Ayrıca Samuel Huntington’un tezinde belirttiği üzere dini kimlik medeniyet göstergesidir. Bu ise siyaset için bir çatışma ortamı oluşturmaktadır. Kültürel açıdan ele alacak olursak dinin varlığı toplumsal kodlara işlemiş vaziyettedir. Özellikle modernliğin getirmiş olduğu hızlı değişim ve dönüşümden ötürü birey ve toplum bir savrulma yaşamakta bunun yanı sıra bir kimlik bunalımına girmektedir. Din bu durumda birey ve toplum için kendisinin nereye ait olduğunu hatırlatmakta; gelenek, örf ve adetlerle bireyi ve toplumu bu savrulmadan olduğunca uzaklaştırmaktadır. Ayrıca birey ve toplum bu değişimin etkisiyle öngürülebilirliğini yitirmektedir. Böylece belirsizlik karşısında afallamakta ve güvensizlik duymaktadır. Özellikle günümüzde teknolojik gelişmelerle bu hususlar kendilerini daha çok hissettirmektedir. Teknolojinin gelişmesiyle mahremiyet ortadan kalkmakta ve birey kendini savunmasız hissetmektedir. Din bu gibi olumsuz durumlar karşısında insana bir sığınak görevi görmektedir. İnsan tüm bu olumsuzluk içeren durumlardan sıyrılarak aşkın bir varlığa yönelmek ister. Ona dua etmek ister. Kutsallık atfettiği bir varlığa yakınlaşmak ister. Böylece birey için din hiçbir zaman varlığını sonlandırmaz. İnsan olduğu müddetçe din de varlığını devam ettirecektir.

Çalışmamızda birey ve toplum açısından dinin önemini ifade etmeye çalıştık. Din, gerek birey gerekse toplum için düzen oluşturan bir kurumdur. Ayrıca toplumu bir arada tutan bir yapıdır. Birey din ile kendi iç huzurunu sağlar böylece modernitenin getirmiş olduğu belirsizlik karşısında kendini güvence altına alır. İnsan dünya da var olduğu müddetçe din de varlığını koruyacaktır. Her ne kadar kendisi dışlanmaya çalışılsa da her zaman varlığını koruyacaktır.

Göktuğ Salim Fırat

Kaynakça

1)Engin Geçtan, İnsan Olmak, Metis Yay, 2019

2)Mustafa Tekin, Din Sosyolojisi, Rağbet Yay, 2018

3)Tolstoy, Din Nedir?, Kaknüs Yay, 2016