Epistemolojinin İnanca Etkisi

İnsanlar yaşamın başlangıcından itibaren nesneleri kategorize etmek ve soyutlamak suretiyle bilgi edinme faaliyetine başlar. Bu aşama düşüncenin insan ve hayvanlar için ortak tanımı kabul edilir. İnsana ait bir diğer düşünme faaliyeti; sorgulayıcı ve eleştirel düşünmedir. Böylece dine, sanata, felsefeye, hukuka ve sair alanlara dair ürünler ortaya koyulur. Bu düşünce faaliyetini varsayımlar, inançlar ve bilgiler oluşturur. İnsanlar günlük hayatta doğruluğunu veya yanlışlığını ispat etme gereksiniminde bulunmadan çok kez varsayımda bulunur. Varsayımlar üzerine deneyimlenen bilgilerin birbiriyle ilişkilendirilmesiyle inançlar ortaya çıkar. Toplumsal, kültürel ve/veya tarihsel olarak kabul gören, inançlar bilgiyi oluşturur. Bu yazıda bilgide sürekliliğin epistemolojik tartışmalar çerçevesinde felsefe tarihinde inanca etkisini tartışacağız.

Felsefenin sistem dönemi 16.yüzyıla kadar devam eder. Bu tarihten sonra epistemolojik ayrışmalar yaşanır ve bilginin ne olduğu yeniden sorgulanır.

Antik çağda bilgi, değişmez olanın ve tümelin bilgisidir. Orta çağ Hristiyan bilgi felsefesinde, bilginin merkezi değişerek “anlamak için inanıyorum” sloganıyla inanç bilginin önüne koyulduğunda, “Bilgi imanın altındadır.” anlayışı hakim olur. Ussal yolla elde edilen bilgiler yanlışlanabilir olduğundan, Tanrı’nın bilgisiyle çelişiklik gösterirse, bilgi Tanrı’nın bilgisine uyarlanır.

Orta çağda hakim fikir, hakikatin bilgisine ulaşmanın mümkün olmasıdır. Tanrı eşyayı hakikatin bilgisiyle yaratmıştır. Duyuyla elde edilen bilgileri aklın süzgecinden geçirerek eşyanın bilgisini bilmek hakikati bilmektir. Ancak mutlak hakikati bilmede akıl yetersiz kalacağından, hakikate ulaşmada inanç zorunludur. 

Temel doktrinin Tanrı’nın bilgisi olması, Hristiyanlığı kiliseye bütünüyle bağımlı hale getirir. Martin Luther bu anlayışı kabul etmeyerek, Tanrı’yla insan arasına kilise ve kitap dahil hiçbir şeyin giremeyeceğini söyler. Çünkü Luther’e göre insan, tabiatı itibariyle kötüdür ve hiçbir aracı kendisini kurtaramaz. Luther böylece Tanrıyla kiliseyi ayırır.

Ochamlı William; anlamak için inanıyorum’u reddederek felsefenin temel problematiğinin episteme olduğunu söyler. İnancı geri plana koyarak, teolojiye indirgenmiş bir felsefeyi reddeder. Bilginin kaynağının deney ve gözlem olduğunu ve bunun Tanrı’nın bilgisiyle uyuşmak zorunda olmadığını söylemesiyle, Rönesans’ın başlangıcına öncülük eder. William felsefesiyle akıl ve inancı; Tanrının bilgisiyle beşerin bilgisini ayırır. Bu aynı zamanda laik dönemin başlangıcını oluşturur. 

 16.yüzyılda modern felsefenin başlangıcı kabul edilen Descartes’a göre akıl, formüle edilebilecek kadar açık ve anlaşılır bilgiye ulaşmayı hedefler.  Doğru bilginin varlığına inanarak, şüphe etme faaliyetini yöntemsel olarak kullanan Descartes, Tanrı’nın bilgisi hakkında, Tanrı’nın aldatıcı olmadığını ve bizim dışımızda bir gerçekliğin olduğunu kabul eder. Tanrı’nın bilgisini inkar etmemekle beraber, sezgiyle elde ettiğimiz bilgileri akılla işleyeceğimizden, bilgiye ulaşmada özneye vurgu yapar. O, felsefesinde bedenle aklı, ruhla maddeyi ayırarak felsefe tarihinde yeni bir epistemolojik kırılmanın dönüm noktası olur. Descartes, “düşünüyorum öyleyse varım” diyerek dünyaya rasyonellik getirdiğinden bu yana ironik bir şekilde dünyanın büyüsü bozulmuştur.

18.yüzyılda Kant’ın transandantal felsefesiyle, epistemolojinin merkezi bütünüyle değişir ve kendisine kadar gelen sistem yıkılır.  Kant kendisine kadar sorgulanmayan, aklın neyi bilebileceği sorusunu sorar. Kant’a kadar tartışılan metafizik konular, onlara dair bilginin hepsini bilebilirmişim varsayımıyla tartışılır. Kant’ın sorusu:“Ben neyi bilebilirim?” olur.

Kant’a kadar gelen iki temel düşünce vardır: rasyonalizm ve deneycilik. Kant bilebilmek için ne salt aklın, ne de salt deneyciliğin yeterli olmadığını söyleyerek sentetik bilgi kuramını kurar. Bilgiyi fenomenler ve numenler diye ikiye ayırır. Numenlerin var olsalar dahi bilinemeyeceklerini söyleyerek metafiziği bilginin konusunun dışına çıkarır.

Kant, şeylerin bilgisini bilmeyi algı ve kavramla açıklar. Algı; zaman ve mekandır. Kant’a göre nesneleri bu iki mefhum içerisinde algılarız, ancak algılar tek başına yetersizdir. Bilebilmek için nesnenin müdrike yetisiyle kavranması gerekir.  Düşünceyi oluşturan sezgi formları tezahür eden bene ait olduğundan, bilgi bilenin bilgisidir. Kant burada öznel idealizm yaparak, ben olduğu için bilginin bilinebilir olduğunu vurgular. Saf aklın eleştirisinde Tanrı, özgürlük ve varoluşun ne olduğu üzerine metafizik yapanlara, insan aklının bunu anlama yetisinde olup olmadığını sorar. Kendine kadar ontolojide olan önceliği epistemolojiye koyarak aklın sınırlarını sorgular. Onun felsefesiyle bilim hakikattir döneminin temeli atılır.

Hegel sistem filozofudur. Hegel’den sonra felsefede sistem dönemi kurulamaz. Mantık, doğa ve tin Hegel felsefesinin özünü oluşturur. Varlık ile yokluk iç içe geçerek oluşa gelir. Bilgi oluş itibariyle konuşulur. Oluşa gelmeyen, tezahür etmeyen hiçbir şey Hegel için var değildir ve bir şeyin var olmasıyla yok olması arasında hiçbir fark bulunmaz. Bu bağlamda Hegel mutlak tin ile tanrı felsefesi yapar. Hegel’de, nesnenin özne gibi rasyonel olması, birlik çabasını gösterir. Yani Hegel, zorunluluk ile özgürlüğü iç içe geçirir ve hem hem felsefesi kurar. Tanrının dahi oluşun dışında tutulmadığı felsefesinde zamansal ve mekânsal hiçbir boşluk ve mesafe bulunmaz.

Alman filozoflarının birlik kurma çabası sonucunda Hristiyan teolojisinde Tanrı’yla insan arasındaki mesafe kalkar. Tanrı, ya ben’e, ya doğaya, ya da bizzat oluşa geçirilir. Tanrıyla aralarında mesafe kalmamış bir dinin mensupları için artık ibadet etmenin manası kalmaz. Tanrıya duyulan ihtiyacın azalması, bilgiyle kurulan bağın merkezini yatay düzleme taşıyınca metafiziksiz felsefe yapmak mümkün görülür. Bu durum pozitivizmin kapısını açar. 

19.yy’da Auguste Comte, etkisi hala devam eden, yeni bir dönemi başlatır. Comte, insanların bilginin konusunu 19.yy’a kadar teolojide ve metafizikte aradıklarını ve bunun ilkel toplumların ürünü olduğunu söyler. 19.yy’da zihinsel devinimle toplumun artık gelişmiş toplum olduğunu ve metafiziğin yetersiz kaldığını söyleyerek bilgiyi müspet bilime indirger. Pozitivizm metafiziği devre dışı bırakarak idraki yok sayar.

Pozitivizmde gerçek olan tek şey dış dünyadır. Eğer bir din olacaksa bu pozitivizm olmalıdır. Comte, pozitivizmi nesnel gerçeklik üzerinden inşa ederek evrensel bilgiymişçesine hegemonyasını kurar. Nihayetinde pozitivizmin alternatifi olmadığına inandırılan insanlık, hakim ve olması gereken paradigma olarak pozitivizmi kabul eder. “Ben eğer iman edeceksem; bu imanın elle tututlur, gözle görülür olması gerekiyordu.”

Günümüz toplumunda bilgi, yalnızca bilimin ve tikellerin bilgisidir. Tartışılan meseleler, inanç üzerine olsa dahi, ancak pozitif bilimin sahasında tartışıldığında elde edilen veriler kabul görür. Metafiziğin, pozitif bilimin sağladığı anlık-dönemlik faydaları sağlamaması ve küreselleşmiş evrende her şeyin hızla değişmesinin sonucunda metafiziğe yer bırakılmaz. Bilginin kendisine herkes için standart paketlerde sunulmasını kabul eden toplumlar; bilgi üretmeme tahakkümünü kabul etmişlerdir. Bu, dindar insanın inancı için de böyledir. Nesnelleşmiş bilgi hiyerarşisi altında dindar insan, kendisine pazarlanan inanca itaat eden insanlara dönüşür. Bunun önüne geçmek eleştirel bilinçle, nesnelleşmiş bilgileri sorgulamakla olur. 

Hristiyan teolojisinin merkezindeki teslis inancının, yalnızca Hristiyanlığa özgü olmadığı ve tevhid ilkesinin pratikte parçalandığı görülür. Bu durum hakikat algımızın parçalanmışlığının sonucu olarak karşımıza çıkar. Hristiyan teolojisinde ortaya çıkan bilgi-iman, akıl-iman çatallaşmasının Müslümanların inancı içinde problem teşkil etmesi ve inançla aklın çeliştiği iddiası, “Müslümanlık protestanlaşmıştır” önermesine sebebiyet verir.

Kanaatimizce bilginin inançla çelişmediğini kendi inancımızın içine koyabiliriz. Ancak Hristiyan teolojisinin mevcut sisteminde bu mümkün görünmemekte. Ortaya çıkan krizin sebebiyse; bilimin içinde yer bulamayan inanç sisteminin sorgusuzca kabul edilmesi, yahut sorgusuzca reddedilmesidir.

Filozoflar felsefi sistemlerini, kendi Tanrı’sı üzerinden kurarlar. Söz gelimi Kierkegaard’ın inanç gerilimi üzerine kurduğu felsefesini anlayabilmek için, İsa merkezli Tanrı tasavvurunu anlamak gerekir. Ontolojik ve epistemolojik kırılmaların tezahürüyle yaşanan inanç krizlerini çözümleyebilmek için, kendi tanrımızın kim olduğu kritiğini yapmak zorundayız. Epistemolojinin ontolojiden keskin bir sınırla ayrılmış olması ise, mevcut durumu hakikat bütünlüğü içerisinde görmeyi hayli zorlaştırmaktadır. 

Şule Kurt