Filistinli Çağdaş Ressam: Sliman Mansour

Merhaba Sliman Bey, izninizle röportaja sizi tanımakla başlamak istiyoruz. Bize biraz kendinizden, hayat hikayenizden bahsedebilir misiniz lütfen?

1947’de Birzeit’te doğdum. Birzeit, Ramallah yakınlarında zeytin ağaçlarıyla dolu bir kasabaydı, binlerce zeytin ağacı vardı. Zeytin ağaçları ve çeşit çeşit ağaçlarla, yabani pınarlarla dolu bir atmosferde büyüdüm. Yüzmeyi bile bu yabani pınarlarda öğrendim. Çocukluğum ileri hayatımdaki sanatımı çokça etkiledi diyebilirim. Doğup büyüdüğüm bu toprak, Birzeit, Filistin’e karşı içimde yoğun bir sevgi oluşturdu.

Ben dört yaşındayken babamı kaybettim. Annem beni ve kardeşlerimi bir yatılı okula yerleştirdi. Bu şekilde yılın çoğunu yatılı okulda geçirirdim. Yazları üç ayımı da Birzeit’in tarlalarında geçirirdim. Okulun yatılı bölümünün başkanı olan öğretmen Alman bir sanatçıydı ve benim yeteneğimi keşfederek benimle ilgilendi. Resim için gerekli malzemeler ve kitaplar edinmemi sağladı. Öğretmenimin desteğinin sanat alanındaki ilerleyişime çok katkı sağladığını söyleyebilirim çünkü o dönemde Filistin’deki çocukların bu gibi fırsatlara erişimi pek mümkün olmuyordu. Ayrıca öğretmenimiz bizler için Filistin’deki diğer şehirlere kamp programları düzenlerdi. Kamp yaptığımız süre vatan kavramı hakkındaki fikirlerimi çok genişletti, zihnimi açtı. Öğretmenim beni Birleşmiş Milletler için düzenlenen bir çocuk turnuvasına yönlendirmişti. Böylece 1962’de ilk ödülümü bu turnuvada almış oldum. O zamanın değeriyle 200 dolar ödül kazanmıştım. 200 dolar o yıllarda Filistin’de bir servet değerindeydi. Herkes; köydekiler, okuldakiler, ailemdekiler beni sanatçı olarak gördüğünden okulu bitirdiğimde ne üzerinde çalışmam gerektiğiyle ilgili bir tereddüt yaşamadım ve eğitimime sanat üzerinde devam etmeye karar verdim. Amerika’da eğitim almak için okullara başvurularda bulunmaya başladım. Chicago Sanat Enstitüsü tarafından kabul aldım ancak 1967’de savaş oldu ve yurt dışında seyahat ve okul planlarımı iptal etmek durumunda kaldım.

Sonra Batı Kudüs’te bir sanat okuluna başvurdum ve bazı sınavlara girdikten sonra kabul aldım. Aslında sınavlarda benden çok daha başarılı olan öğrenciler vardı ama muhtemelen okulun benim Filistinli olmamı bir tür dekor olarak görmesi ve bunu kullanmak istemesi kabul edilmemde etkili olmuştu. Üç yıl gibi bir zamanımı bu okulda eğitim alarak geçirdim. İlk başlarda okulu sevmiştim ancak yine de içimde evimdeymiş gibi hissetmemenin rahatsızlığı vardı, tatsız bir olay sonucunda bu hisle tam olarak yüzleşmiş oldum. Okul kütüphanesinde bir yangın çıkmıştı. Bir anda arkadaşlarım ve öğretmenlerim dahil olmak üzere herkes, bana suçlu benmişim gibi bakmaya ve davranmaya başlamıştı. Çünkü okuldaki tek Filistinli öğrenci bendim ve onlara göre okulda yangın çıkaracak tek kişi ancak ben olabilirdim. Tabii sonradan yangının sebebinin elektrikle ilgili bir sıkıntı olduğu ortaya çıktı ve ben aklanmış oldum. Ancak içimde bir şeyler kırılmıştı, evimde hissetmiyordum. O dönemlerde siyasetten çok anlamıyordum, sadece bir sorun olduğunu anlayabiliyordum. Okula başladıktan üç sene sonra iki yıllık okul harcını ödeyememiş olmam sebebiyle okuldan atıldım.

Daha sonra Filistinlilerin gittiği bir okulda resim öğretmenliği yapmaya başladım. Orada üç Filistinli sanatçıyla tanıştım ve arkadaş oldum. Daha sonra sanatçılar için bir birlik oluşturmaya karar verdik. İşgal altındaki topraklarda birlikte yaşayan on sekiz sanatçı olarak Filistinli Sanatçılar Birliği’ni kurduk. İlk sergimizi de 1975 yılında Kudüs’te yaptık. Sergimiz farklı şehirleri dolaştı. O zamanlar Filistin sanatının gelişmesi için yeterli altyapı- galeri, müze, sanat okulu gibi yerler- yoktu. Hatta bazı yerlerde elektrik dahi yoktu. Ama bizler o dönemlerde kendimizi devrimin liderleri olarak görmeye başladığımız için sanatımız insanlara ulaşsın istiyorduk. Bu sebeple eserlerimizi poster ve kartpostal olarak bastırmaya başladık. İnsanlar bu posterleri satın alıyor ve evlerinin duvarlarına asıyorlardı. Tabii bu eserler İsrailli yetkililerin dikkatini çekmeye başladı bir süre sonra. Böylece İsrailli askerler afişlere ve hatta sergilere ait orijinal tablolarımıza bile el koymaya başladılar. En sonunda da askerler geldiler ve sergi anahtarlarını alıp sergimizi kapattılar. Aradan geçen birkaç haftadan sonra bizi çağırdılar ve onlarla bir toplantı gerçekleştirdik. Bazı kurallar koymak istediler; yetkililer onay vermediği sürece eserlerimizi bastırıp halka dağıtmamak gibi kurallardı bunlar. Tabii ki bunu kabul etmedik. Koydukları bir diğer kural ise resimlerimizde kırmızı, yeşil, siyah ve beyaz renklerini kullanmamızın yasaklanmasıydı. Bu kural üzerine bir arkadaşım “Bu renklerle çiçek yaparsam ne olur?” diye görevliye sordu. Görevli sinirlendi ve “Karpuz yapsanız bile el koyarız.” dedi.  Zaman içinde bu hikâye ve karpuz sembolü Filistin direniş temsili haline geldi.

Bu kurallar hakkında İsrail gazeteleri dahil olmak üzere birçok gazete yazdı. İsrail yetkililerinden ve İsrail’in önde gelen sanatçılardan bu kurallara karşı olan bir heyet bizi desteklemeye geldi. Çünkü bu renklerin yasaklanmasının gazetelerde yazması yetkililer için çok utanç verici bir durumdu. Gelen İsrailli sanatçılarla bir tür dostluk başlattık ve beraber sergi yaptık. Bu sanatçılarla ortak çalışmayı İkinci İntifada sonrasında bitirdik çünkü durumlar çok hassaslaşmıştı ve Filistin halkı bunu kabul etmezdi.

Birinci İntifada sonrasında Filistin halkı İsrail ürünlerini boykot etmeye başladı, bir sanatçı olarak ben de boykot ettim. İsrail ürünlerini boykot ettiğim bu dönemde çamurla çalışmaya başladım. Oslo Anlaşmasının ardından ise boya kullanmaya geri döndüm. Bu anlaşma öncesinde bir sanat okulu açmamıza izin verilmiyordu. Oslo Anlaşmasının ardından Norveç gibi ülkelerden aldığımız fonlarla bir sanat akademisi kurduk. Sonrasında Birzeit Üniversitesi’nin bünyesine katıldı bu akademi ve eğitim vermeye devam ediyor.

Gördüğünüz gibi benim hikayem Filistin’in hikayesiyle tamamen bağlantılı.

Eserlerinizle Kudüs’ün sizin için anlamını görsel olarak ifade ediyorsunuz. Peki Kudüs ile ilgili hislerinizi, düşüncelerinizi kelimelerle nasıl ifade ederdiniz?

Kudüs’ün orada yaşayan insanlarla karmaşık bir ilişkisi var. Bildiğiniz gibi Kudüs’ün tarihte öyle derin bir yeri var ki, neresine giderseniz gidin adeta her taşında tarih var. Kudüs’e girdiğinizde kutsallığı hissediyorsunuz. Çok güzel bir şehir ve bütün bu sebeplerle çok fazla turist geliyor. Ancak insanların Kudüs’ü turistik bir şehre dönüştürüyor olması beni üzüyor. Kudüs’ü resmettiğim zamanlarda karmakarışık hislerin içinde oluyorum. Sevgi, hüzün, kutsallık… Ve tüm bu hislerin yanında Kudüs’te işgal var, varlığımızın inkarı var. Amerika Birleşik Devletleri’nin, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğunu söylemesi varlığımızı inkar ediyor. Oysa biz burada, Kudüs’te yaşıyoruz, bu şehrin sahibi biziz. Kudüs’te ve çevresinde yarım milyon Filistinli yaşıyor. Bu şehir bizim kanımızla inşa edildi. Kanuni Süleyman’ın duvarların tadilatını yaptırdığını, o zamanlar bu parayı sağlamak için üç yıl boyunca Mısır’dan ve Filistin’den gelen tüm vergilerin tadilat için kullanıldığını okudum. Yani dedelerimin ve Mısırlıların ve tüm bu bölgenin kanı var bu eski şehirde.

Bütün bu karmaşık hislerin, düşüncelerin içinde şimdi yeni bir duygu daha uyandırıyor bende Kudüs, öfke uyandırıyor. Çünkü herkes senden bir şeyler çalmaya çalıştıkça öfkeleniyorsun.

İnsanlar size İntifada sanatçısı olarak hitap ediyor. Bu unvan size ne hissettiriyor, size bir sorumluluk yüklüyor mu sizce?

Bu unvanı pek sevmiyorum, aslında hiçbir unvanı sevmiyorum. Çünkü bir sanatçı olarak özgür olmak istiyorsunuz ancak bütün bu unvanlar sizi bir nevi hapsediyor, çoğu zaman yapmak istemediğiniz şeyleri yapmak zorunda bırakan bir yük bindiriyor omuzlarınıza ve siz istemeyerek de olsa sizden istenileni yapıyorsunuz o unvana sahip olduğunuz için. Dediğim gibi bu gibi unvanları sevmesem de yine de insanların bana bu şekilde hitap etmesinden gurur duyuyorum. Aynı zamanda da korkuyorum.

Eserlerinizde sıklıkla kadın ve çocuk motifleri kullandığınızı görüyoruz. Bu durumun nedeni nedir, bu motifler neyi simgeliyor?

Sanatçılar kadın imgesini eserlerde sıklıkla kullanır. Ben de resimlerimde geleneksel işlemeli elbiseleriyle Filistinli kadın imajını sıklıkla kullanıyorum. Kadın sembolü; vatanı, devrimi, toprağı ve toprağın bereketini, çocuk sembolü ise Filistin halkını sembolize ediyor. Böylece toprağın sembolü olan kadın ve Filistin halkının sembolü olan çocuk hep bir arada oluyor çalışmalarımda.

Eserlerinizi yaparken İsrail ürünlerini boykot ettiğinizi ve uzun bir süre çamur kullandığınızı söylediniz. Bu boykot sürecinizden bahsedebilir misiniz?

İlk İntifadanın ana felsefesi işgal altındaki insanlar olarak diğer hükümetlere değil birbirimize güvenmekti. Bu felsefeyle insanlar İsrail ürünlerini boykot etmeye başladılar. Bir sanatçı olarak, özellikle de politik bir sanatçı olarak İsrail ürünü olan sanat malzemelerini satın almanın yanlış olduğunu düşündüm. Arkadaşlarım da böyle düşünüyordu ve onlar da deri, kına gibi farklı malzemeler kullanmaya başladılar. Farklı materyaller kullanarak sanat yapmaya çalışan dört arkadaştık. Kendimize “Yeni Vizyon Grubu” adını verdik. O zamanlarda Filistin sanatına etkimizin çok önemli olduğunu düşünüyorum çünkü daha önce bilinmeyen bir şey yapmaya başlamıştık. Yani doğal malzeme kullanımı dünyada yaygın ancak sanatçılar doğal malzemeleri sanatsal sebeplerle kullanıyorlar. Boykot sebebiyle on yıl kadar yoğun bir şekilde çamurla çalıştım. Oslo’dan sonra Filistin, İsrail dışında ülkelerden boya ithal etmeye başladığında boya kullanmaya geri döndüm.

Bir dönem eserlerinizde kına ve çamur gibi farklı doğal materyaller kullanmanız insanın öze dönüşünü mü simgeliyor, ya da farklı bir mesajı mı temsil ediyor?

Çamur kullanmaya başlamadan kısa bir süre önce Filistinli sanatçılar olarak Filistin’in doğasını, manzarasını keşfetmek ve doğayı resmedebilmek için köylere gitmeye başlamıştık. Benim de aklıma, doğayı direkt resmetmek yerine doğanın kendisini bir materyal olarak kullanmak geldi ve böylece çamuru kullanmaya başladım. Çamur yaşadığımız toprağı simgeliyor, aynı zamanda insanları da simgeliyor çünkü topraktan geldik ve toprağa geri döneceğiz. Bildiğiniz gibi çamur kuruduğunda çatlıyor, başlangıçta bu çatlakları gizlemeye çalışsam da sonrasında bu çatlaklardaki güzelliği ve anlamı fark ettim. Çamurun parçalanması, coğrafyanın ve Filistin’in parçalanmasını temsil ediyor. Sembolizm Filistin sanatının çok önemli bir parçasıdır. 70’lerin başında tüm dünya; İsrail, Amerika Birleşik Devletleri ve hatta Arap ülkeleri Filistin halkının varlığını inkar ettiğinde sembolizm Filistin sanatında çok kıymetli hale geldi. Filistin kimliğinin temsiline sadece resimde değil; tiyatro, müzik, şiir gibi farklı sanat dallarında da çok önem verildi. Kimlik kavramı soyut bir kavram olduğundan nasıl resmedeceğinizi bilemiyorsunuz. Bu sebeple kimliği ifade etmek için Filistinli sanatçılar olarak farklı semboller kullanmaya başladık. Bu sembolleri; tarihten, arkeolojiden, sanattan, İslam sanatından, hat sanatı ve benzerlerinden, gelenekten ve Filistin’den aldık. Şimdi tüm dünya Filistin halkının kimliğini az ya da çok kabul ediyor; bizim de var olduğumuzu, yaşadığımızı görebiliyorlar. Tabii İsrail dışında. Onlar hala bu sonuca varamadılar ve bu yüzden savaş hala devam ediyor. Çünkü diğer insanların kimliğini ve varlığını kabul etmenin onların hakları olduğunu kabul etmek anlamına geleceğini biliyorlar ve bu yüzden reddediyorlar. Varlığımızı kabul etmek istemiyorlar.

Biliyoruz ki sanatçıların eserlerinde insanlarla direkt olarak paylaşmadıkları farklı ve özel anlamlar olabiliyor. Tüm eserlerinizden çok etkilendik ama özellikle bir tanesi çok daha fazla ilgimizi çekti. 2009’da tamamladığınız suluboya çalışmanız “Mother and Child” resmine sizin cümlelerinizle sizin perspektifinizden bakmak isteriz.

Anne ve çocuk sembollerinin anlamlarından bahsetmiştim daha önce. Bu suluboya resminde arka plana Kudüs’ü koydum. Filistin halkı olarak halkımıza, toprağımıza, Kudüs’e verdiğimiz; tarihi, ulusal, dinsel değerleri gösterdim. Aslında bir sanatçı çoğu zaman en başta ne yaptığını bilmez. Bir şeyler yaptığınızda ortaya çıkan sonuç hakkında da sanatçının kendisi değil eleştirmenler yazmalı diye düşünüyorum. Çoğu sanatçı eserlerini açıklamaktan pek hoşlanmazlar, ben de onlardan biriyim.

Son günlerde Filistin’de yaşanan olaylara, İsrail’in zulmüne dünyanın her yerinden insan; yürüyüşlerle, eylemlerle veya sosyal medya aracılığıyla tepki gösteriyor. İnsanların verdiği bu desteklerin Filistin halkı üzerinde nasıl bir etkisi var sizce?

Bu destekleri tabii ki çok önemli buluyorum. 20-30 sene önce İntifada dediğimiz bir devrim yapıyorsunuz ama dünyada neredeyse hiç kimse sizin farkınızda değil ve insanlar hakkınızda bir şeyler yazdığında da fazlasıyla olumsuz yazıyorlar. Bu çok üzücü, moral bozucu bir durum. Ama artık bu durum değişiyor. Şimdi dünya genelinde insanlar, Filistinlilerin yaşadıkları problemlerin çok daha farkındalar ve destekler büyüdükçe büyüyor. Bu destekler Filistin halkına durumun er ya da geç değişeceğiyle ilgili umut veriyor. Ve ben de durumun değişeceğine inanıyorum çünkü insanlar yalan söylenildiğini anlıyor, Siyonistlerin yalan söylediği anlaşılıyor. En başta da yalan söylediler; bu ülkeye geldiklerinde burada yaşayan kimse olmadığını söylediklerinde yalan söylüyorlardı. Ama özellikle Amerikan kamuoyu ve Avrupa için bugüne kadar hep yalan söylediler ve varlığımızı reddettiler. Şimdi Filistin’de Yahudilerin ve Filistinlilerin sayıları eşit ancak buna rağmen hala varlığımızı kabul etmiyorlar. Söylenen bu yalanlara rağmen tüm dünyada insanlar gözlerini açmaya, durumun farkına varmaya başladı. Bu farkındalıkla verilen destekler yıldan yıla artıyor ve eminim ki biz haklarımızı, özgürlüğümüzü alana kadar da artmaya devam edecektir. Çözümün herkesin Filistin’de eşit haklara sahip olarak yaşadığı tek bir devletle olduğunu düşünenlerdenim. Ancak eminim ki birçok Yahudi bu fikri kendilerini hala Tanrı tarafından seçilmiş insanlar olarak gördüklerinden ve bizi kendilerine denk olacak kadar ‘insan’ görmediklerinden reddedeceklerdir. İki devlet çözümünü de istemiyorlar çünkü daha fazla toprak istiyorlar. Bu çok uzun bir mücadele; yalnızca fiziksel olarak değil çok uzun yıllardır mental olarak da devam eden bir mücadele. Müslüman dostlarımızın yardımıyla daha iyiye gidiyoruz ve umarım daha da iyiye gideceğiz.

İnşallah, çok teşekkür ederiz Sliman Bey; Filistin’e, sanata ve size dair ufuk açıcı bir röportaj oldu. Sanal Mecmua ailesi adına çalışmalarınızda başarılar dileriz.

Röportajımızdan kısa bir kesiti altyazılı olarak izleyebilirsiniz.

Röportörler:

Şüheda Çolak

Rumeysa Kayam