Savaş Muhabirliği

Gazeteci Mehmet Akif Ersoy ile gerçekleştirdiğimiz röportajda tecrübelerini, tavsiyelerini dinlediğimiz; heyecanlı ve ilgi çekici bir iş olan savaş muhabirliğine dair muhabbetimiz sizlerle. Keyifli olması dileğiyle

Savaş muhabirliğine başlama hikayenizi ve moderatör olarak devam ettiğiniz gazetecilik hayatınızı sizlerden dinlemek isteriz.

Benim moderatörlüğüm, savaş muhabirliğim, gazeteciliğim bunların hepsi çok tesadüf oldu. Planlı, programlı işler değildi. Önce gazeteciliğe, daha sonra televizyonculuğa başladım. Televizyonculuğa Arapça yayın yapan bir kanalda başladım. Sonra uluslararası bir haber ajansına geçtim. Bu süreçte Arap isyanları çıktı. Arap isyanları çıkınca ben Arapça bildiğim için bu coğrafyayı da yakından takip ediyordum. Sonra Libya karıştı. Libya karışınca gemiyle Libya’ya gittim. Libya’da muhabirlik yaparken savaş başladı. Savaş başlayınca savaşı yakından takip ettim, bu süreç savaş muhabirliği değil, savaşı takip etme süreciydi. Daha sonra Yemen’e gittim. Yemen Savaş’ını takip ettim. Bu süreç artık savaş muhabirliğine girmeye başladı. Sonra ben savaşın, çatışmanın ortasında olduğumu fark ettim. Ölen insanları, bombalamaları, çatışmaları, problemli alanları çekiyorum derken bunun için çelik yelek ve kaska ihtiyacım olduğunu fark ettim.

Çelik yelek ve kaskı zaman zaman kullandım. Zaman zaman çatışma bölgelerinin tamamında havalar çok sıcaktı. Sıcaktan dolayı kullanmadığım dönemler oldu. Çelik yelek takıp kask takmadığım zamanlar oldu. Bunların savaş bölgelerinde bizi zaten korumayacağına kendimce değerlendirmiş takmamamı bir mantığa bağlamıştım. Zaten taksam da patlamada öleceksem ölebilirdim. Sadece şarapnelden ya da mermiden korur gibi böyle düşündüğüm zamanlar oldu. Sonra Suriye Savaş’ı, Gazze Savaş’ı, Irak’ta çalıştığım bir dönem derken bu bir savaş muhabirliğine dönüştü. Sonra Libya savaşına tekrar gittim. Çatışma bölgelerinde tekrar uzunca bir süre bulundum. Çalıştığım dönemlerde bu işin benim fıtratıma yatkın  olduğunu fark ettim. Beni savaş muhabirliğinin tedirgin etmediğini, çatışmaların bende bir gerginlik yaratmadığını, bir iz bırakmadığını ve döndükten sonra tekrar gidebildiğimi fark ettim. En son Libya’da arabamızı vurdular, arabanın önüne roket düştü. Hakikaten gerildik, arabaya mermi değse gerçekten ölecektik, arabanın içi patlayıcı doluydu. Çıktık oradan, hakikaten ölüyorsun, ölmek üzeresin.

Yanımızda Libya Savaşı’nda on yıldır savaşan adam, her tarafı yara bere içinde o bile şok oldu. Çok gerildi adam, işte şehit olmak üzereydik dedi. Şimdi orada mantıklı bir adamın yapacağı şey ne? ilk uçakta dönmektir muhtemelen. Ancak biz yarın da gidelim diyoruz. Ama en azından bu sefer zırhlı araçla gidelim diyoruz. Ertesi gün tekrar o bölgeye gittik. Bu anlatılabilir bir şey midir bilmiyorum ama deprem oldu diyelim. Evden çıkarsın o eve girmekte bir tedirginlik yaşarsın onun gibi düşün ölmek üzeresin. Savaşta yanında bomba patlamış. Oraya tekrar gidemiyor olman lazım, bir korkarsın. Bende o korku hiç yok işte, deprem ile ilgili de yok. Dolayısıyla ben ertesi gün tekrar oraya aynı motivasyon ile gidebiliyorum. Dün bitti bugün yeni bir gün, bakalım ne olacak, diye devam edebiliyorum. Bunu fark ettiğim için ilk zamanlardan itibaren ben bu işi yapabiliyorum dedim. Bu işin öyle çok taliplisi yok diyemem; bu çekici bir iş, insanlar izlerken bundan keyif alabiliyor. Ben üniversitede öğrenci arkadaşlara ders veriyorum, kendi öğrencilerim içerisinde de ilgilenenler oldu. Konferanslarda çok denk geliyoruz savaş muhabiri olmak isteyenlere; çelik yelek ve kask insanlara çekici gelen bir şey herhalde… Ama arka planda elektrik yok, su yok, kalacak yer yok, yemek yok, duş yok, yok da yok eğer sınır hattında değilsen.

Savaş muhabirliği nedir? Sizin kendi tanımınız nedir? Gazeteciliğin en aksiyoner birimi olduğunu söyleyebilir miyiz?

Söyleyemeyiz, muhtemelen Ankara’daki diplomasi muhabirleri daha zor şartlarda çalışıyorlardır. Muhtemelen değil öyle. Çünkü savaş muhabirliğinde senin gittiğin yeri çok fazla kişi tercih etmiyor, daha bağımsız, daha özgür, daha rahat çalışıyorsun. Kontrol sende, aslında orada patron sensin. Senin alanına müdahale edebilecek kimse yok. Şunu şöyle yap bunu böyle yap diyecek kimse yok çünkü orada olan biteni bilmiyorlar. Dolayısıyla özgürlük büyük bir konfordur. Aslında savaş muhabirliğini belki de tercih etme sebebim buydu, özgürlük ile ilgiliydi. Ben en büyük sıkıntıyı Türkiye’ye döndükten sonra yaşadım. Yurtdışı görevim bittikten sonra Türkiye’ye geldim, yönetici oldum. Bu ne dedim, nasıl bir durum ile karşı karşıyayız. Çünkü her tarafta bin tane denge var, elli tane telefon alıyorsun. Dolayısıyla benim kişisel görüşüm, bedensel olarak yorucu, çetrefilli, zihinsel ve ruhsal olarak korkutucu olabilir ama fıtratınız yatkınsa inanılmaz konforlu bir çalışma alanı diyebilirim.

Şunu söyleyeyim şimdi ben uluslararası bir haber ajansında çalışıyordum, beni Etiyopya’ya gönderdiler. Ben yedi ay Etiyopya’da kaldım, Etiyopya’da temsilciydim; Addis Ababa temsilcisi. Şimdi Etiyopya’yı daha önce hiç bilmiyordum, okudum birkaç şey öyle gittim. Gittikten sonra oradaki kabileleri, federal devlet yapısını, Oromo ile Tigreli aşireti arasındaki problemleri, Etiyopya’nın Mısır ile Nahda Barajı, Rönesans Barajı sorununu, Sudan’ın bu iş içerisindeki denklemini, Etiyopya İsrail ilişkilerini vs. çalıştım. Yedi ay yine tüm aktörler ile oturup, bütün toplantılara gidip, her şeyi takip edip, kültür & sanat dahil, okuyarak aynı zamanda bölgeye odaklandım. Hem okuyup hem gezdiğin için bir miktar işi öğreniyorsun. Gazetecilik yapıp yüzeysel anlamda bu bölgeyi bitiriyorsun.

Şimdi ben bunu bitirdikten sonra Irak’a gittim. Irak’ta benzer bir çalışma yaptım. Suriye’ye gittim, Suriye’de benzer bir çalışma yaptım. Yemen’e gittim Yemen’de aynı şekilde çalışmalar yaptım. Bu işin sana kattığı en önemli zenginlik de sosyolojiyi anlıyorsun. Angajmanın olmadığında olayları nasıl yorumladığın çok fark ediyor. Biz birtakım çevrelerde büyüyoruz, bu çevrelerin nazarı ile hayata bakıyoruz, yurtdışında olduğun için ondan da kurtuluyorsun. Herkesi dinleme, her şeyi anlama ve olaylara objektif bakma şansın oluyor. Bunu yaptığın zaman da doğru okumalar yapıyorsun. Mısır’daki darbeyi okuyabiliyorsun, sonradan olabilecekleri okuyabiliyorsun, Müslüman Kardeşlere senin nasıl yaklaştığın değil, herkesin nasıl yaklaştığı ile ilgili bir fikrin olabiliyor. Çünkü içinde olursan başka yaklaşırsın, herkesi dinlersen başka yaklaşırsın. Farklı bir perspektif ortaya koyabilirsin. Dolayısıyla bu da önemli bir durum. Mesleğin ilerleyen zamanlarında bu durumu doğru yönetirsen bir zenginlik oluyor.

Sorunun başına gelirsem savaş muhabirliği şu değil; önce ne değil onu söyleyeyim. Şimdi biz Suriye sınırında operasyonlar yapıyoruz. Bütün meslektaşlarım bana kızacaklar ama kendimi de koyayım kızmasınlar. Bütün meslektaşlarımız ile bölgeye gidiyoruz. Sınırda kimimiz çelik yelek ve kask takıyor, kimimiz takmıyor. Giriyorsun operasyon bölgesine, görece seni soktukları yerlerde biraz görüntü çekip çıkıyorsun, sınırdan yayın yapıyorsun. İşte şöyle bir hava oluşuyor; sen çelik yelek ve kask giymişsin, hararetli anlatıyorlar; güya hemen arkamda yoğun çatışmalar, patlamalar oluyor. Örneğin havan topu üç kilometre öteye düşüyor, ‘’Hemen arkamıza düştü, az kalsın ölecektik’’ deniliyor, savaş muhabirliği bu değil. Bu durum çok yaygın bir şey oldu. Ben söyleyeyim bizim Libya’da arabamıza roket attıklarında biz kayıtta olmasaydık kimseye inandıramazdık. O kayda bile montaj diyenler oldu. Hayatım boyunca hiç yapmadığım bir şey. Bunu yaz diye söylemiyorum. Hayatım boyunca bu işin şov kısmına hiç yaklaşmadım. Kamera kayıtta olmasaydı, ben gelip anlatsaydım ve deseydim ki; ‘’Arabaya roket attılar, roket tam önümüze düştü, araba patlayacaktı.’’ millet şöyle derdi; ‘’Evet öyle mi oldu, üç yüz metreye düşmüştür de siz böyle anlatıyorsunuzdur.’’. Bana biri bunu anlatsaydı ben de evet öyledir, tamam derdim. Bu noktaya geldik.

Çekimimizi, yayını yaptık. Kimimizde çelik yelek ve kask var kimimizde yok. Aynı terastan yayın yapıyoruz, birimiz çok riskli görüyoruz kimimiz görmüyoruz. Savaş muhabirliği böyle bir şey değil. Savaş muhabirliği; bölgeden bölgeye riskleri değişebilen bir şey. Libya’da cepheler belli, adam havan atıyor, top mermisi atıyor, roket atıyor. Zaten komutanlar hesaplıyorlar. Sen şuraya kadar düşer diyorsun ve ona göre oraya gidiyorsun. İşte bu tarafa atıyorlarsa yolun sağından dolanıyorsun. Her iki cepheye de yakın olabilmek için çaprazdan çekim yapıyorsun. Burada cephe hatları belli. Suriye’de ise daha farklı, burada ev ev sokak savaşı var. Bir evde kendinizi güvende olduğunuzu zannediyorsunuz ama bir bakıyorsun etrafını çevirmişler. Buradan nasıl çıkarız diye düşünüyorsun. Bu anlamda çok daha riskli bir bölge.

Gazze’de İsrail nereyi vurursa, üzerinde ‘’press’’ yazısını heronlarla görür de vurmazsa yırtarsın ya da kaldığın yerin çatısına Türk bayrağı asarsın, koordinatlarını İsrail Savunma Bakanlığı’na verirsin, gece rahat uyursun. Çünkü İsrail savaş uçakları orayı vurmaz. Gazze’de olan daha teknik iken diğeri sokak çatışması ki en risklisi. Öteki yerde cepheler belli ve sen savaşın koşullarını tahmin edip güvenliğini sağlayabilirsin. Ancak bunların bir kısmında yemek yok; ekmek, makarna, konserve ne bulursan yiyorsun. Bütün savaş bölgelerinde çok fazla kilo verirsin. Ben bir ayda 7-8 kg verdim. Dal gibi oluyorsun çünkü yemek yok. Bazen telefonunu şarj edemiyorsun, kameranın bataryasını şarj edemiyorsun. Kameran yoksa sen yoksundur. Dünya’nın en büyük riskinin içerisinde ol, çekemediğin zaman kimseye inandıramazsın. Çok başımıza geldi böyle şeyler; çektik zannedip çekemediğimiz şeyler oldu. Uçak vururken çekmişiz ama kameranın beyaz ayarını yapmamışız, havaya kaldırınca direkt gökyüzünü bembeyaz çekmiş, uçağı almamış. Ses var ama görüntü yok, yayınlayamazsın, hiçbir işine yaramaz. Bazen internetin olmadığı için çektiğin görüntüyü giremiyorsun. İşin böyle bir tarafı da var. Dolayısıyla çok dinamik. Savaş bölgelerinde savaşın bir parçası olduğunu hissediyorsun gerçekten. Yaşam koşulları olarak oradaki askerden, milisten hiçbir farkın yok. O ne yiyorsa sen de onu yersin, o ne yapabiliyorsa sen de onu yaparsın, nasıl kaçıyorsa onun gibi kaçarsın. Dayanıklı olmak zorundasın. Bazen bir gün boyunca yol yürürsün, bir yeri aşman gerekiyordur ancak araba yoktur ya da binemezsin yürüyerek aşarsın.

Saha haberciliği ile masa başı habercilik arasında ne gibi farklılıklar bulunuyor? Sizler sahada yetişmiş bir gazeteci olarak kendinizi oraya daha yakın hissediyor musunuz? Şu an stüdyodasınız. Bu durum size nasıl hissettiriyor? Olmanız gereken yerde olduğunuzu düşünüyor musunuz?

Ben sahada çalışmamış arkadaşlarımızın masada başarılı olsalar dahi önemli bir tecrübeden, gazetecilikte önemli bir tarafının eksik kaldığını düşünenlerdenim. Ben bu işte ne öğrendiysem sahada öğrendim. Halen zaman zaman sahaya çıktığımızda kendimi iyi ve bir miktar daha şarj edilmiş hissediyorum. Çünkü stüdyolarımız, odalarımız, takım elbiselerimiz, okuduklarımız, kitaplar dahil, haberler, köşe yazıları bunlar başkalarının bizim adımıza düşünüp bizimle paylaştığı ve onların bir şekilde görüşlerinden, bakış açılarından, okuduğumuz değerlendirdiğimiz şeyler. Bu saf bir bilgi değil. Bir yerde o adamın zihin süzgecinden geçmiş bir şey. Elbette okuyoruz, okuyacağız, takip edeceğiz ama bunları analiz edebilmek çok kıymetli. Yazarın görüşünü bilerek ‘’Aslında burada bunu anlatmış ama bu böyle olmaya da bilir.’’ diyebilmek çok önemli. Şimdi sosyal medya, internet haberciliği vs. o kadar çok yaygınlaştı ki bilgiye ulaşmak çok kolay. O kadar çok bilgi var ki, bunun yanında bu bilgiler o kadar kirli ki… O kadar net videosu olan bir meselede bile bunu görüyorsun. Fotoğraf  gerçektir, birçok şeyi anlatır dersin ama photshoplardan mertlik çok bozuldu. Bir mesele hakkında ‘’Bakın neler olmuş.’’ diye bir video yayınlıyor biri, televizyon kanalı onu yayınlıyor. Öteki kişi de yayınlanan video için çıkıp ‘’Bakın nasıl video montajlamış.’’ diyor. Ona da inan var buna da. Dolayısıyla saha öğretici, zenginleştirici… Hayatın bir döneminde değil her döneminde bir şekilde güçlü tutulması gereken bir yön. Ben imkanım oldukça halen gitmeye çalışıyorum, gidiyorum. İlerleyen zamanlarda da gidebilirim hiç üşenmem. Benim için stüdyo sahadan konforlu değil. Ben bir outdoor gömlek ve pantolon ile takım elbiseden daha rahat hissediyorum.

Gazeteciliğinizin ilk yılları ve uzun bir dönem bulunduğunuz Ortadoğu’da, sıcak çatışma bölgelerinde savaş muhabiri olarak görev yaptınız. Bu süreç içerisinde yaşadıklarınız ve hissettikleriniz ile Ortadoğu’yu nasıl tanımlarsınız.

Devletler, kurgusal devletler… Sömürgecilikten kurtulmuş sözde bağımsızlıklarını elde etmiş ama edememiş, yöneticilerinin yönetimde kalmak için bazı ülkeler ile ilişkilerini korumaları gerektiği gerçeğinden hareketle asla halkların yöneticisi olmadığı sistemler ve bu sistemler içerisinde yaşamlarını sürdürmeye çalışan mazlum olduğunu düşündüğümüz insanlar… Orta Doğu’da sistemin, bu sistemin bir parçası olan insanları kirlettiği gerçeğinden uzaklaşmadan değerlendirmek gerekir. Çünkü oradaki bütün kirlilikler yukarıdan aşağıya veya aşağıdan yukarıya sirayet ediyor. Buralarda karmaşık istihbarat ilişkileri, kompleksler, ekonomik uçurumlar ve uçurumların beraberinde getirdiği sosyolojik kırılmalar ve ayrışmalar var. Bunların yanında dinin herkes tarafından, her kesim tarafından suistimal edildiği, korkunç bir şekilde su istimal edildiği, mescitler, cemaatler, yapılar, dernekler, sivil toplum kuruluşları ve partiler… Mezheplerin başkaları tarafından enstrüman olarak kullanılmasının anlaşılacağı ama o mezhep sahiplerinin bir arada yaşama bilincini geliştirmiş olanların dahi bunun bir maşası haline geldiği,  zihinsel ve duygusal karmaşıklıklar var. Öyle ki o karmaşıklığın içerisine doğmuş çocukların; psikoloji, bilgi, düşmanlık ve nefret ikliminde yetişmiş olmaları ve geleceğin yöneticileri olmaları, bu denklemi daha da zorlaştırıyor. Mezhepler yoksa etnik unsurlar arasında o da yoksa kabileler arasındaki gerginlikler; her biri birbirini ötekileştiren, sorunlarını içeriye ateş eden yani dışarıdan kaynaklı sorunlarını içeride birbirine ateş ederek çözmeye çalışan bir iklimin oluşmasına sebebiyet veriyor.

Bunu paylaşacaksın paylaşmadan söyleyeyim. Biz Türkiye’yi korumaya çalışıyoruz. Ben zannediyorum ki bu ülkede ülkesinin kötülüğünü isteyen çok çok küçük bir grup ve birtakım terör örgütleriyle irtibatlı olan bir zümre dışında kimse yoktur. Ama çözüm şekillerimiz farklı. Bunların tamamı Türkiye’yi kurtarmak için Türkiye’de birbirine ateş ediyor. Biz ülkeyi korumak için kalemimizle, silahımızla, protestocularımızla, sivil toplum kuruluşlarımızla burada çapraz ateşe tutuyoruz bu ülkeyi, birbirimizi de vuruyoruz. Ama ülkemizi korumak için niyet iyi, niyet kötü değil. Halbuki bunun şöyle olması lazım; herkesin kalemini, kitabını, defterini, hukuk gücünü, vizyonunu, diplomasisini, siyaset birikimini sonuç olarak bunları bir silah olarak dışarıya yöneltmesi ve ulus devlet bilinciyle yapıyorsa bile ve senle kim uğraşıyorsa ona yönelmesi lazım. Bu silahların içeriye değil dışarıya doğru yönelmesi lazım. Ama bizim nedense hep kurtarmak için içeriye doğru yönelmiş durumda ve bu açmazdan çıkamıyoruz. Orta Doğu da böyle bir açmazın içerisinde.

Bu arada bu ülkelerin nüfusları, demografik dağılımları, içlerindeki mezhepsel, dinsel farklılıkları, uluslararası ilişkileri, Amerika ve Rusya ile ilişki kuranları, bölge ülkeleri ile başka türlü ilişkiye girmiş olanları, enerji politikaları, ekonomik durumları, nüfusları, eğitim sistemleri bunların hepsini ayrı ayrı değerlendirerek her birine dair gerçek analizler ortaya koyabiliriz. Böyle de bir sürü karmaşayı zamanında ince ince çalışmış, emek harcamış küresel aktörler var. İngiltere gelmiş burada çalışmış, Fransa gelmiş burada çalışmış. Nereyi irdeleyeceğini biliyor, senin neye tepki vereceğini biliyor, nereden yakalayacağını, nereyi bırakacağını, ne kadar sıkıp ne kadar gevşetmesi gerektiğini biliyor. Orta Doğu’da bu acayip bir sarmal.

Savaş bölgelerinde halk gazetecilere nasıl bakıyor? Savaş bölgelerindeki medya kuruluşlarının halk üzerindeki algısı nedir? Gazetecileri bir kurtarıcı olarak mı görüyorlar yoksa sadece yaşadıklarını duyuran bir araç olarak mı?

Çok güzel soru, hepsi değişken diyebilirim. Diyelim Gazze Savaşı’ndasınız, Gazzedekiler çığlıklarını sizinle duyurmaya çalışır. Libya Savaşı’nda Trablus cephesinde Al Arabiya televizyonusunuz sizi orada linç ederler. Diyelim siz Suriye savaşında Şam’da Al Jazeera televizyonusunuz sizi aynı şekilde linç ederler. Muhalefetin cephesindesiniz, Halep’tesiniz, Suriye Savaşı’nda İdlib’desiniz Suriye Devlet Televizyonusunuz sizi linç ederler ama Al Jazeera televizyonusunuz sizi baş tacı yaparlar. Türk televizyonusunuz; gittiğiniz yere, o ülkeye, o ülkedeki savaşın taraflarına, sizin hangi tarafta nerede durduğunuza bağlı olarak halkın tepkisi de yönetenlerin tepkisi de değişir. Bu önemli bir soru, çünkü şimdi siz haberciliği şöyle zannediyorsunuz; -kimse zannetmiyor da kinaye olsun- diye söylüyorum. Gidiyorlar orada objektif habercilik yapıyorlar, hayır böyle bir şey yok. Herkes biliyor ki Trablus’ta hiç uçak yokken ‘’Trablus bombalanıyor.’’ demeye uluslararası toplumu ikna etmemiz lazım, bu savaşta bir netice elde etmek için. Dolayısıyla bir kere oraya giden televizyonun bir gündemi oluyor, ülkesinin gündemi oluyor. Sonra gidilen bölgenin vatandaşlarının başka bir gündemi oluyorsa orada işler karışır. Aynı gündeme sahiplerse o zaman beraber bir şeyler yapılabilir. Seni oraya götürürler, buraya götürürler. Propaganda yaptırırlar. Uluslararası bir televizyon kanalını propaganda aracı olarak kullanırlar. Sen istediğin kadar buna teşne ol veya olma, yönetmeye çalış bu fark etmez. O yüzden bu soru bölgeye göre ve medya kuruluşuna göre değişkenlik gösterir.

Çok teşekkür ederim Mehmet Akif Bey, savaş muhabirliğine dair önemli bir söyleşi oldu. Sanal Mecmua ailesi olarak çalışmalarınızda başarılar dileriz.

Konuk: Mehmet Akif Ersoy

Röportörler: Taha Çolakoğlu