Dil-Düşünce İlişkisi Bağlamında Sapir-Whorf Teorisi’nin İncelenmesi

Adını, Amerikalı dilbilimci ve antropolog Edward Sapir ve onun öğrencisi Benjamin Lee Whorf’tan alan Sapir-Whorf teorisi, dilin düşünce biçimini belirlediğini iddia eden teoridir. Bu yazıda Sapi-Whorf’a giden yol öz halinde tutularak teori açıklanmaya çalışılacaktır.  

Dil 

Hangi alanda çalışıyor olursak olalım dil ile iş görürüz. Dili çoğu zaman bir malzeme olarak  kullanırız. Bu kadar fazla kullanılmasına rağmen hala dil hakkında bilmediğimiz çok fazla şey var. Dil hakkında belli kabullerimiz ve fikirlerimiz olmasına rağmen bunların doğruluğu hakkında kesin şeyler söyleyemiyoruz çünkü elimizdeki verilerin birçoğu sadece teori seviyesinde. Örnek vermek gerekirse dilin kökenine ilişkin Antik Çağ’dan beri süregelen çeşitli  fikirler olmasına rağmen bunlar hala ‘fikir’ düzeyinde kalıyorlar. Bunula birlikte dile dair kesin  bazı fikirlerimiz de var. Bunların ilki, dilin insanın temel iletişim aracı olması, diğeri ise Descartes’ın düşüncelerinden hareketle [1] dilin, insan ve hayvanı ayıran en temel özellik  olmasıdır. Bu özelliği açmak gerekirse, dilden kastımız elbette ki bir organ olarak dilinin var  olması değil, düşünerek konuşabilmesidir. Evet, bazı hayvan türleri de anlamlı sesler çıkarabilirler fakat insanda olduğu gibi bunları düşünerek yapmazlar. İnsan, dil üretme yetisi (creative aspect) sayesinde öğrendiği sentagmalardan paradigmalar üretebilir [2]. Bu durumun  Chomsky’deki adı üretici dilbilgisi (generative grammar)‘dir. [3]  

Bir tanımlama yapmak gerekirse dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıta, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli anlaşmalar sistemidir (Ergin, 1977: 3). Edward  Sapir’e göre dil, istemli olarak üretilen bir simgeler düzeni aracılığıyla düşünce, duygu ve  isteklerin bildirişiminde kullanılan, içgüdüsel olmayan, yalnızca insana özgül bir yöntemdir  (Vardar ed., 1999: 53’ten aktaran Güven, 2015: 8). 

Dil-Düşünce

‘Dil-düşünce’ başlığı söz konusu olduğunda akla gelecek ilk sorulardan biri, “Dil mi düşünceyi  doğurur yoksa düşünce mi dili doğurur?” sorusudur. Öncelik ve sonralıklar felsefe söz konusu  olduğunda önemli bir yer işgal etmiş olsa da bu soru bağlamındaki bir öncelik/sonralık o iki  şeyi birbirinden ayırmış olmak anlamına gelecektir. Fakat kanaatimizce dil ve düşünce -hatta  buna varlık da eklenebilir- birbirinden ayrılamayacak kavramlardır. Dolayısıyla bu kavramlar  arasında öncelik/sonralık ilişkisi olmamalıdır. 

Düşüncenin kendini varlık alanına çıkarabilmesi için bir koda ihtiyacı vardır. İnsan içinden bile düşünse bunu bir dil zeminine oturtur. İnsan düşünsel içeriğini, derinliğini ve farkındalığını dile yükler. Dolayısıyla bunu yüklediği şeyde -dilde- kendi düşünüşü, yaşayışı ve farkındalığı saklıdır. Bu nedenle de dil,  yalnızca gramatikal düzleme sahip bir biçim değil, yaşayan bir sistemdir.

Dil-Toplum 

Dilin toplumla doğrudan bir ilişkisi vardır. Çünkü insan toplumla birlikte var olan bir canlıdır. Onun diğer insanlarla etkileşim halinde olması bir iletişim aracı kullanmasını da zorunlu kılar. Bu araç elbette ki diğer canlılarınkinden çok daha gelişmiş bir araç olan dildir. İnsanı toplumdan soyutlayarak bir dili kullanmasını bekleyemiyoruz çünkü en başta dil edimi duyma/“maruz kalma” ile mümkün olabiliyor. Aynı zamanda insan, etkilere de açık bir canlıdır. Doğduğu bölgenin yer şekilleri, iklimi, ekonomisi, insan ilişkileri, içinde yaşadığı aile ve şu an sayamadığımız, ayrıntı gibi görünen birçok unsur insan üzerinde çeşitli derecelerde etkiye sahiptir. İnsan, etkilere bu denli açık iken onun temel iletişim aracı olan dilin de bundan etkilenmemesi mümkün değildir. Humboldt’a göre bir topluluğu, bir kültürü anlamanın en temel yollarından biri o topluluğun dilini incelemektir (Büyükkantarcıoğlu, 2006: 27).

Nesnelere isimleri veren de toplumlardır. Örneğin , ‘taş’ kelimesine Türkler neden taş diyor da İranlılar ‘seng’ diyorlar? Bunu basit bir nedeni var. Nedensizlik.(immotivé) Bu kavramın  tanıtıcısı Saussure, net bir biçimde dilin göstergesinin nedensiz olduğunu ifade eder (Saussure,  2001: 111-115). Yani taşa neden ‘taş’ dediğimizin bir açıklaması yoktur. Ya da başka bir deyişle yazımızın ilk bölümünde de aktardığımız gibi bunlar, toplumlar arasında yapılmış gizli  anlaşmalardır. O toplum içinde o şeyin adı konusunda bir uzlaşı vardır. Ve bu uzlaşılar bütünü de toplumun dilini oluşturur. Bu noktada ‘yazı’ya da bir parantez açmak gerekecektir. Dilini yazıya geçirmeyen toplumların kelimeleri nesilden nesile sözlü olarak ancak bir derece aktarılabilir. Böyle bir durumda da bazı kelimeler az kullanılacağı/işleneceği için zamanla unutulacak, o toplumun kelime belleği de dili de zamanla çoraklaşacaktır. Toplumun dil -ve yazı- ile kurduğu bağ sonucunda o toplumun sanat eserleri ortaya çıkacak ve bunlar ortak bir kültürü oluşturacaktır. Yaşadıklarını yazılı dille kayıt altına almayan toplumlar kendi tarihlerini bile ancak başka yazıcıların yazdıkları yani onların bakış açısı ve gerçekliği kadar bilecektir. Çünkü dil, yazıya döküldüğü andan itibaren artık kurgulanmış ve yazan kişinin gerçekliğini yansıtmış olur. 

Sapir-Whorf 

Sapir-Whorf hipotezi veya Dilsel Görecelik ilkesi, özellikle Kuzey Amerika yerli dillerini  inceleyen Sapir ve onun öğrencisi Whorf’un, hocasının düşüncelerini sistemleştirip geliştirdiği  hipotezdir. Sapir-Whorf hipotezi dilbilim sözlüğünde ‘Her dilin kendine özgü dünya görüşü olduğu, her dilin doğayı kendine özgü biçimde bölümlendirdiği ve tüm kavram dizgesinin  göreceliği ve bunun da dile bağımlı oluşu konusundaki ilke yada varsayım.’ olarak tanımlanır  (İmer, v.dğr., 2011, s.96). Sapir-Whorf hipotezinde zayıf ve güçlü olmak üzere iki düzey vardır. Zayıf düzeyde dilin düşünceyi etkilediği görüşü hâkim iken güçlü düzeye göre dil düşünceyi belirler. 

İşin aslı şudur ki ‘gerçek dünya’ büyük ölçüde grubun dil alışkanlıkları üzerine bilinçsizce inşa  edilmektedir. [Hiçbir] dil aynı sosyal gerçekliği tasavvur etmesi bakımından yeterince  [birbirine] benzemez. Farklı toplumların içinde yaşadığı dünyalar muhtelif dünyalardır,  [bunlar] yalnızca farklı göstergelerin iliştirildiği aynı dünya değildir. (Sapir, 1929: 209’dan  aktaran Özdil, 2015:30). Sapir’in bu düşüncelerinden anlaşılıyor ki her dil, gerçekliğin ayrı bir yansımasıdır ve bu gerçeklik de o dilin konuşurlarının dünyayı algılayış biçimini yansıtır. Bu fikir elbette akla şu soruyu getirecektir: Gerçekliğin farklı şekilleri varsa tek bir ‘gerçek’ mümkün olabilir mi ve gerçekliğin yüzlerinden şüphe etmeli miyiz? Bu sorunun cevabı başka  alanlara açıldığı için bu noktada sadece soruyu sorup bırakmayı tercih edeceğiz. Buna karşılık biz ele aldığımız teoriyi farklı örneklerle incelemeye çalışacağız. Bu doğrultuda Türkçedeki akrabalık adlarını ve süt ürünleri adlarını kullanacağız.  

Türkçe, akrabalık adlarının çeşitliliği bakımından dünya dilleri arasında önemli bir yere sahiptir. Türk Dil Kurumunun basılı ve ağ ortamındaki Türkçe sözlükleri karşılaştırmalı olarak tarandığında akrabalık bildiren 150 kadar sözcük tespit edilmiştir. 

Almancada bir tek Schwagerin sözcüğüyle, İngilizcede sister-in-law, Fransızcada belle-soeur’le dile getirilen dört ayrı ilişki Türkçede baldız, elti, görümce, yenge gibi dört ayrı kavramla anlatılır (Aksan, 1999: 61’den aktaran Emiroğlu, 2012: 1694). Benzeri bir durum süt ürünleri ile ilgili kavramlar için de geçerlidir. Kazak Türklerinin süt ve süt ürünleri ile ilgili gelişmiş sözcük dağarcığına sahip olduğunu görürüz.[4]  

Peki, bir dilde akrabalık adlarının veya süt ürünleri ile ilgili sözcüklerin fazla olması bizi hangi  veriye ulaştırır?  

Kişi annesinin kız kardeşine ve babasının kız kardeşine aynı şekilde hitap ettiğinde bu hitap her  ikisini de eşit şekilde tanımlamaya imkân vermez. Belki her ikisini de çok uzun aralıklarla ve  ayrı ayrı görüyor olsa ‘bu anları kurtarmak’ için her ikisine de aynı şekilde hitap edebilir. Ama  aynı kişilerle sürekli iç içe bir yaşam varsa ve bu bağlar kuvvetliyse zamanla bu iki kişiyi birbirinde ayırmak gerekecektir. Her ikisi de teyze olsa bu kelime ‘hala’nın bazı  tanımlamalarını dışarıda bırakacaktır. Yakınlık derecesi bakımından aynı konumda olmalarına rağmen tam olarak da aynı kişiler değiller çünkü biri annenin kız kardeşi diğeri babanın kız kardeşi. Aynı durum süt ürünleri ile ilgili kavramlarda da geçerli olacaktır. Ayran sözcüğü  için örneğin, yoğurt kadar katı değil ama süt kadar da sıvı değil ve bu iki kavramdan farklı yönlere sahip. Bu veri bizi doğrudan olarak insanlar ne ile çok ilgiler ise o şey ile ilgili daha  fazla kelimeye ihtiyaç duydukları bu nedenle de daha fazla sözcük ürettikleri hatta sonra bu  sözcüklerin yapılarını derinleştirerek –çok işlenmesinden dolayı- mecaz kullanımlar ortaya  çıkardığı sonucuna ulaştıracaktır. Bu kavramlar yaşayış ile ortaya çıkıp şekillendiği gibi o yaşayışın terk edilmesiyle unutulup artık kullanılmayabilir de. Nitekim eski dönem  kaynaklarında süt ürünleri ile ilgili fazla sayıda sözcük barındıran hatta bu sözcükleri başka dillere de verdiği bilinen Türkçenin bugünkü yazı dili sözlüğü olan Türkçe sözlüğünde sadece, ayran, çökelek, höşmerim, katık, kaymak, kesik / kesmik, kurut, lor, peynir, süt ve yoğurt  kelimeleri yer almaktadır. Bu durum gösteriyor ki Türkler bozkır kültürünün terki ile birlikte bazı kavramları artık kullanmamış ve unutmuştur (Karaağaç, 1997: 177).  

Konu ile ilgili bir başka örnek de bir filmden hareketle verilebilir. 2016 yapımı Arrival[5] filmi Sapir-Whorf teorisinden bahseder.

Burada filmin incelemesini başka bir yazıya bırakarak sadece Sapir-Whorf teorisinin daha net anlaşılabilmesi için filmde geçen ufak bir ayrıntıdan bahsedeceğiz. Filmde, dünyanın on iki farklı yerine inmiş tanımlanamayan cisimler var ve bilim insanları bu cisimlerin neden dünyada olduğunu anlamak için onlarla -uzaylılar- iletişim kurmaya çalışıyorlar. “Ufo”ların indiği ülkeler birbirleriyle iletişim halinde ve edindikleri bilgileri diğerleriyle paylaşıyorlar. Filmin başkarakteri dilbilimci Louise Banks, uzaylıların dilini deşifre etmeye çalışıyor. Bunu yaparken kavramları tek tek onlara gösterip/tanıtıp karşılığını bekleyerek –bir çocuğa sıfırdan bir şey öğretir gibi- yaparken Çin, iletişim kurmak için mahjong[6] kullanıyor. Filmin bu ufak ayrıntısı bile toplumların iletişim kurma yöntemlerinin kendilerine özgü olduğunu ya da başka bir ifadeyle düşündükleri/yaşadıkları gibi bir dil kullandıklarını bize gösteriyor.

Dil-dünya etkileşimi sadece kelimelerin çeşitliliği bakımından değil sözcük cinsiyeti ve sentaks gibi durumlarda da belirleyicidir. Bilim insanı Lera Boroditsky bir konuşmasında[7] dil cinsiyetlerinin düşüncedeki etkisini gösterebilmek için köprü örneğini kullanır. Buna göre, Almanca ve İspanyolca konuşanlardan bir köprüyü tarif etmeleri istenir (köprü kelimesi Almancada dişil, İspanyolcada ise eril bir sözcük). Almanca konuşanlar köprüyü tarif ederken “güzel”, “şık” gibi feminen kalıpları kullanırlarken İspanyolca konuşanlar ise “dayanıklı”, “uzun” gibi maskulen kalıpları kullanırlar.

Cümlelerin sözdizimi de (sentaks) benzer çıkarımları yapmaya müsaittir. Türkçe sözdizimine bakıldığında cümlenin temel yargısını bildiren yüklemin -çoğu zaman- cümlenin sonunda yer aldığı görülür. Başka dillerde ise durum tam tersi olabilir (örneğin Arapça’da). Türkçede yardımcı unsurun hep yüklemden önce geldiği gözlenir. “Ayşe Hanım okula gitti.” cümlesinde Türk toplumunun zaman algısı yatmaktadır. Çünkü Türkçe sözdiziminin temel mantığında zaman algısına bağlı olarak “malik”in “mülk”ten önce gelmesi gerekir. Yani “gitmek” eyleminin gerçekleşebilmesi için öncelikle gidecek bir kişi (özne) ve gidilecek bir yer olması (tümleç) gerekir. Ancak bu şartlar sağlanırsa “gitmek” eylemi gerçekleşebilir. Aynı durum unvan grubu için de geçerlidir. Unvan alacak kişinin o unvanı almadan önce var olması gerekir, var olduğu takdirde bir unvan sahibi[8] olabilir. Sözdizimindeki bu gibi öncelik ve sonralıklar toplumun da öncelik sonralık algısı hakkında bilgi verir.      

Dilin dünya görüşünü etkilediğini temel alan Sapir-Whorf teorisi, çeşitli şekillerde  eleştirilmiştir. Bunlar arasında en önemlisi çeviri faaliyetleridir. Bir dilden başka bir dile başarılı çevirilerin yapılıyor olabilmesi bazı çevrelerce bu teorinin çürütüldüğü veya artık sadece kavram düzeyinde kaldığına işaret eder (Mengü, 2002: 77). 

Dil ile ilgili Antik gelenekten bu yana çeşitli meseleler tartışılagelmiştir. Sapir-Whorf hipotezi de bunlardan yalnızca biridir. 20. yüzyılda ortaya atılmış bu teori, bizce çağının bir teorisidir. Çünkü ortaya çıktığı bu dönem artık kemikleşmiş kabullerin yıkılıp yerlerini izafi yaklaşımların aldığı bir dönemdir. Esasında temel tezi de gerçekliklerin görünümü ile ilgilidir. Yukarıda  konuşmasındaki bir örneğinden bahsettiğimiz bilim insanı Boroditsky, yine aynı konuşmasında  şu noktaya dikkat çeker. Eğer düşüncemiz dilimizi belirliyorsa ve dünya üzerinde de 7000’den  fazla dilin varlığı biliniyorsa bu, 7000’den fazla şekilde düşünüşün de var olduğu anlamına  gelir. Bu da doğrudan doğruya bizi, inandığımız gerçeğin yalnızca bizim gerçekliğimiz olduğu ve bakış açılarının çeşitli olabildiğine çünkü görmenin ideolojik bir şey olduğu fikrine  ulaştıracaktır. 

Zeynep Temel

Kaynakça 

Akarsu, B., (1998), Wilhelm Von Humboldt’da Dil-Kültür Bağlantısı, İstanbul: İnkılap  Kitabevi. 

Büyükkantarcıoğlu N. (2006) Toplumsal Gerçeklik ve Dil. İstanbul: Multilingual Yayınları. 

Demirci, K. (2013), Türkoloji İçin Dilbilim-Konular, Kavramlar, Teoriler, Ankara: Anı  Yayıncılık. 

Descartes, R. (1984), Metot Üzerine Konuşma (Çev. K. Tahir Sel), İstanbul: Sosyal Yayınları. 

Emiroğlu, S. (2012). Türkçe Sözlükteki Akrabalık Adlarının Tasnifi, Turkish Studies, S: 7/4, s.  1691-1710. 

Ergin, M. (1977), Türk Dil Bilgisi, İstanbul: Bayrak Basım. 

Gece, K . (2015).Türkçede Sözdizimin Temel Mantığı. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim  Fakültesi Dergisi , 8 (1) , 97-104 . 

Gül F., Soysal B. (2009). Dil ve Düşünce İlişkisi Üzerine, SBArD, Mart 2009, S:13, s. 65- 76. 

Güven, A. (2015). Türkiye’de Günümüze Kadar Yapılmış Olan Toplumsal Dilbilim  Çalışmalarına Genel Bir Bakış (Yüksek Lisans Tezi). Pamukkale Üniversitesi, Denizli. 

İmer, K., Kocaman, A. ve Özsoy, S. (2011) Dilbilim Sözlüğü, İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi  Yayınevi. 

Karaağaç G., “Türkçenin Süt Ürünleriyle İlgili Sözleri Üzerine”, Türk Dünyası Dil ve Edebiyat  Dergisi, S: 4 (1997), s. 173-178. 

Mengü, G . (2002). Dil, Kültür ve Düşünce İlişkisine Antropolojik Bir Bakış . Ankara  Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Antropoloji Dergisi, (14) , s.67-80. 

Özdil, A. (2015). Sapir-Whorf Hipotezinde Dil ve Düşünce İlişkisi (Yüksek Lisans Tezi).  Kırklareli Üniversitesi, Kırklareli.  

Saussure, F. (2001). Genel Dilbilim Dersleri. (Çev.Berke Vardar). İstanbul: Multilingual  Yayınları. 

Vardar, B. (Ed.). (1999). Yirminci yüzyıl dilbilimi. İstanbul: Multilingual Yayınları.

Dipnotlar

[1]Rene Descartes, Metot Üzerine Konuşma, çev. K. Tahir Sel, (İstanbul: Sosyal Yayınları,1984), s.52- 55. 

[2]Kerim Demirci, Türkoloji İçin Dilbilim, (Ankara: Anı Yayıncılık, 2013), s.176-180. 

[3]Ayrıntı için bkz.: Chomsky, Noam. Aspects of the Theory of Syntax. Massachuttes: The MIT Press Massachuttes İnstitute of Technology Cambridge, 1965.

[4]Ayrıntı için bkz.: Günay Karaağaç (1997). Türkçenin Süt Ürünleriyle İlgili Sözleri Üzerine. Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi, S:4, 173-178.

[5] https://www.imdb.com/title/tt2543164/

[6] 136 veya 144 taşlık setlerle oynanan, Çin kökenli bir masa oyunu.

[7] Konuşmanın tamamı için: https://youtu.be/RKK7wGAYP6k

[8] Ayrıntı için bkz.: Mehmet Gece (2015).Türkçede Sözdizimin Temel Mantığı. Ondokuz Mayıs  Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi , 8 (1) , 97-104