Dinlerin Covid Algısı

Savaş zamanlarında ya da dış tehdit gibi büyük krizlerle karşılaşıldığında insanlık ya Tanrı’yı ya da devleti göreve çağırır. Buna karşın salgın gibi bilinmeyen/hayalet bir düşman karşısında insanların Tanrı ile irtibatı nasıl olmuştur? Dinler Tanrı’yı göreve nasıl çağırır?

Tanrı’dan doğrudan bir hamle beklentisi, tarihin akışında bir sekmenin, bir inkıtanın olduğu durumlarda yükselir. İnsanlar kendi oluşları akmaktayken ve bu akışa kapılmışken, inandıkları bir Tanrı varsa şayet, onun yeryüzündeki etkilerini görmezler. Tanrı bu hâliyle görünmezdir ya da daha doğru bir ifadeyle varlığın üzerinde şeffaftır, latiftir. Fakat ne zaman bu akışa bir hâller olsa, başa gelen sıradışı bir olay ya da tarif edilemez boyutları olan büyük bir hadise yaşansa, insanlar şaşkına döner ve akış bu ânın içinde yavaşlar. Yaşam içerisindeki tüm dikkatler bu ana, ânın getirdiklerine ve bizden götürdüklerine çekilir. Hayatın akışı sekteye uğradığı için yaşanan bu şaşkınlık, olagelmişliğin içinden çıkıp yavaşlamaya, daha önce içinde bulunduğumuz hâli düşünmeye sevk eder bizi. İşte Tanrı, bu düşünümde şeffaflığını yitirir ve tabiri caizse ortaya çıkar, zahir olur. Tanrı, daha önce idame ettirdiği düzen için aranır, çağrılır, sorgulanır olur. Daha önceki yaşanmışlıklar, kriz öncesi durumun sakinliği, şimdi daha belirgin hâle gelmiştir; bu hatırlama ve hafızayla, anlatı ve dinlemeyle gelen belirginlik ile Tanrı’nın görünmezlikten görünür olmasıdır işin kısası. Yani böyle bir kriz anında, beklenmedik, bilinmeyen bir durum karşısında insanlar, odak noktasında olan, görünür olan Tanrı’dan, odak noktasında olmayan, “daha önceki durumun” Tanrısı olması, görünmeden işleri hâlletmesini beklerler. Âlemi yaratan ve/ya da idame ettiren bir Tanrı’ya inananlar, bilinmeyen bir düşman, tarif edilip aşılamayan bir durum karşısında, bu açmazın, görünür/görünmez diyalektiğinin ortasında kalırlar aslında.

Covidle beraber yeni bir sofist dönem başladı. Öyle ki hastalıktan, aşıdan virüsün varlığından da şüphe duyulur oldu. Modernizm öncesinde varlığın kaynağı tanrısal iken modernizm sonrasında varlık, kaynağını bilimden almıştır. Ancak şimdi ne tanrısal ne de bilimsel güven söz konusu. Sizce bu boşluk nasıl ve ne ile doldurulmaya çalışılıyor?

Her ne kadar Covid-19’un yayılmaya başladığı sıralarda tüm dünya durma noktasına geldiyse de ve hatta bilimin becerileri belki de ilk defa bu kadar sorgulanır hâle geldiyse de, bu şokun ardından bahsettiğiniz sofist (?) dönemin aksine insanlar bilimin gözünün içine bakar oldu aşı için. Eğitimin dijitalleşmesi hızlanırken, pek çok işin insan yönetimsiz robotlarla yapılmasının da önü açıldı. Covid’in en etkin olduğu sırada uçaklar uçmazken, şimdi evime gelecek postanın insan eli değmeden drone’larla getirileceği üzerine çalışılıyor. Fakat soruda bahsettiğiniz kriz, Habermas’ın adını koyduğu kendinden meşruiyet alma krizi aslında. Varlığı, hakikati, gerçeği, doğruyu bize veren otoritenin temeline baktığımızda temelin de aynı otoriteye ait olduğunu görüyoruz. Modernlik sonrası bilim dediniz örneğin. Bilimin bizi doğruya ulaştırmasının garantisini bize yine bilim veriyor. Tıpkı bir vahiy dinine inandığınızda onun doğruluğunu sağlayanın yine inandığınız kutsal metin olması gibi. Modernlik (ve daha özel olarak da Aydınlanma), bizi kendilerinden otorite tanrıların hâkimiyetinden kurtarıp olması gereken tek otoriteye, yani aklın hâkimiyetine boyun eğmemize önayak olmuştu. Fakat işler hiç de planlandığı gibi gitmedi. Bilimin inandırıcılığını yitirmesi ya da bilimsel olana şüphe duyulması meselesi, bu açıdan postmodern durumu en iyi anlatan hikâyelerdendir; bilimsel devrimlerin Nazizm ve ırkçılıkla sonuçlanması gibi.

Peki oluşan “bu seferki” boşluk ne ile dolmakta? Elbette ki bir şeyle dolacak bu zemin. Çünkü insanın en büyük endişelerinden biri yokluk ve yok olma, yani boşluk ve hiç olmama korkusudur. Bu endişe, postmodern zamanlarda tek bir şeyle dolmuyor kanaatimce; mutlaka bir merci vardır boşalan yeri kaplayan: Debord “gösteri” önerisinde bulunmuştu, Virilio ise “hız”. Paylaşma, ortada görünür olma, olaylara, etkinliklere katılma belki de daha çok yansıtıyor şu anki durumu: sosyal medyada adalet aranıp bulunabiliyor örneğin; burada modern kurumlara olan güvenin neredeyse tamamen yıkıldığı bir vaziyet var. Post-truth de zaten bu açıktan yararlanıyor, güven duyulan zeminin altının en kaygan zemin olduğunu hatırlatırcasına. Belki de bu yüzden büyük bir otoriteye güvenmekten ziyade, “küçük” ve “kısa süreli” güven duymalar söz konusu; bir gün bir şey, öbür gün başka bir şey umut kaynağı olabiliyor. Dünyanın küresel olarak köyleşmesiyle yerel bilgiler, yerel inanış ve çözüm önerileri de böylece bu umudun kaynağı olabiliyor. Otorite boşluğunda çoklu bir yapı var söylemek istediğim; temel bir soru ve temel bir sorunun karşısında, hiçbirinin birbirinden o kadar da üstün olmadığı birçok çözüm, birçok yöntem ve birçok yol-yordam var. Bunları tek çatı altında toplayabilecek güçte bir otorite ise yok.

Konuk: Abdullah Başaran

Röportörler: Zeynep TEMEL – Ebrar Münevver ÇAM