Doğu Türkistan’da Yaşamak

Hoşgeldin Ali abi, nasılsın iyi misin?

Çok şükür iyiyim. Sizler nasılsınız?

Teşekkür ederiz, bizler de iyiyiz. Öncelikle memleketiniz hakkında konuşalım, Doğu Türkistan’ın neresindensiniz? Doğduğunuz büyüdüğünüz yeri biraz anlatır mısınız?

Aslen Turfanlıyım, Doğma büyüme Urumçi. Urumçi, Doğu Türkistan’ın Çinlilerin işgalindan sonraki başkenti. 3 milyon civarı nüfusa sahip. Çinlilerin sayısı Uygur ve diğer Türk etnik gruplara göre nisbeten daha çok. Ben doğduğum dönem de böyleydi ancak her geçen gün bu fark belirginleşiyor. Başkent olma özelliğiyle Doğu Türkistan’ın diğer şehirlerinden daha çok gelişmiş. 4 mevsimi de belirgin. Yazın sıcak, 35 derecelerde. Kışın ise çok soğuk, her yer kar ile kaplı.

Çocukluğun nasıl geçti, Urumçi’de yaşam nasıl akıyor? Özellikle Müslümanlar için?

Ben 1995 doğumluyum. Urumçi’de çoğu insan ya işçidir ya da esnaftır. Benim babam da kömür madeninde çalışıyordu. Mahallemizde bir kömür madeni vardı. Bizim orda yaşayanların neredeyse hepsi zaten bu madende çalışıyordu. Bizim yaşamımız da okulla ev arasında geçiyordu. Okuldan sonra mahalledeki arkadaşlarla oyun oynardık. Yaz tatillerinde büyükannelerimizin yanında Kur’an öğreniyorduk. Bunun dışında Urumçi’de insanlar genelde işçi olduğu için hayat hep aynı akıyordu. Hafta içi mesai, hafta sonu tatil…

Çocukluğumdan bahsederken okul hayatıma da değineyim. 2001’de ilkokula başladım. Çin’de ilkokul 6, ortaokul 3, lise de 3 yıl. Eğitim sistemi ise zamanla değişti. Bize Çinceyi yabancı dil olarak 3. Sınıfta öğretmeye başlıyorlardı. Uygur Türkçesi ise anadilimiz ve eğitim dilimizdi. Ancak bizden sonraki dönemlere eğitim dili olarak Çince zorunlu tutuldu. Ortaokula başladığımızda “Çift Dil Projesi” adı altında bir programla Uygur dili dersi dışındaki bütün dersler Çince yapıldı. Hocalar Uygur olsa da Çince eğitim vermek zorundaydı. Bunun yanında Türkiye’den farklı olarak bizde dini eğitimi alabileceğimiz Kur’an kursları yoktu. Bu sebeple temel dini bilgileri yeraltı medreselerinde yahut dini bilgisi olan akrabalarımızın yanında almaya çalışıyorduk. Bu temel bilgiler; Kuran okumayı öğrenmek, sureleri ezberlemek gibi şeylerdi. Mesela çocukluğumda daha çok nenelerimiz öğretiyordu bu bilgileri. Bana da Kur’an okumayı ve yaklaşık bir cüz kadar ezberi yaz tatillerinde nenem yaptırdı.

Urumçi’de dini yaşam Doğu Türkistan’ın diğer şehirlerine göre biraz daha rahattı. Bu durum hem başkent ve gelişmiş bir şehir olması hem de çok Çinlinin yaşaması ile ilgili. Gerek Aksu gerek Kaşgar gibi Uygur nüfusunun yoğun olduğu şehirlerde ise dini yaşam tamamen kısıtlanmış durumdaydı o yıllarda. Bu sebeple Urumçi’ye diğer şehirlerden çokça göç oluyordu. Son dönemlerde Urumçi’ye gelenleri geldikleri diğer şehirlere zorla göndermeye başlamışlardı.

Çocuklukta özel olarak oynadığınız oyunlar, yediğiniz yemekler var mıydı? Gençler genellikle nerelerde takılıyordu?

Küçükken saklambaç oynardık. Onun dışında erkeklerle şöyle bir oyun oynardık: Bir kare çizilirdi bir ağacın çevresinde. Oraya da elektrik derdik. Oyunun adına da polis hırsız ya da elektrik derdik. O alan bizim güvenli bölgemiz olurdu. İki grup vardı, güvenli grup dışına çıkanları diğer grup yakalardı. Sonra güvenli bölgedekiler o yakalanan kişiyi kurtarmaya çalışırdı. Ona temas edince yakalanan tekrar oyuna katılıp güvenli alana geri koşmaya çalışırdı. Çok fazla oynardık bu oyunu. Siz nasıl uzun eşek oyunu oynuyorsanız bizde de böyle bir oyun vardı. Bunların dışında futbol, basketbol da oynardık.

Genelde parklarda vakit geçirmiyorduk. Çünkü bizde Türkiye’deki gibi çocuk parkları ya da oyun parkları yoktu. İmar konusunda eksiklik vardı yani. Çin’in iç bölgelerini bilmiyorum ama Urumçi’de o tarz parklar yapılmamış. Bu bilinçli olarak da yapılmamış olabilir. Biz daha çok iki apartman arasında, okul bahçesinde ya da boş arazilerde oynardık.

Mesela akşam namazından sonra hava kararınca çok kalabalık olurdu mahalle. Çocukların hepsi aşağıda, koşuşturmalar, bağırışlar… Bazen bizden yaşça büyük olan gitar meraklısı, şarkı meraklısı olanlar oturup gitarlarını çalardı. Şarkılarını söylerdi. Biz de oturup yanlarında dinlerdik.

Arkadaşlarının hepsi Müslüman mıydı yoksa Çinli arkadaşların da var mıydı?

Arkadaşlarımın hepsi Müslümandı. Çünkü okulda A sınıfı mesela tamamen Çinli ise B sınıfı tamamen Uygurdu. Biz kendi sınıfımızda onlar da kendi sınıfında okurdu. Aramızda hiçbir arkadaşlık bağı da kurulmuyordu, ne biz onların ilgisini çekerdik ne de onlar bizim ilgimizi çekerdi. Bu şekilde herkes kendi hayatını yaşardı. Mesela bir mahallede genelde Uygurlar varsa çok az Çinli olurdu. Çinlilerin yoğun yerleştiği bir yerse orada da Uygur az olurdu. Aslında bu sebeple de onlarla bir kaynaşmamız yahut arkadaşlığımız olmadı. Zaten din ve kültür farklılığından dolayı da böyle bir şeyi hiç düşünmedik.

Çinli gençlerle Uygur gençler arasında kavga, sürtüşme gibi şeyler yaşanıyor muydu?

Biz mesela babamların yaşıtlarından çok duyuyorduk Çinlilerle ettikleri kavgaları. Onlar çok dövüyorlarmış Çinlileri. Okulda olsun, sokakta olsun… Onlar da bizden kaçınıyorlarmış. Ancak Çin hükümetinin desteklerinin de etkisi ile bizden hiç çekindiklerini görmedim. Ama çok kavga da etmiyorduk. Mesela ben hiç görmedim Çinliler ile kavga edildiğini. Yalnızca 8. Sınıfta bizim sınıfın en güçlüsü ile Çinli sınıfın en güçlüsü bir düello tarzında maç yapmışlardı. Kavga gibi değil de rızaları ile. Onu hatırlıyorum.

Bildiğim kadarı ile Çin’de başka Müslüman topluluklar da var. Onlarla bir karşılaşman oldu mu, Çin devleti onların da dini yaşamı ve eğitimini engelliyor mu?

Çin’de Hui dediğimiz Çin kökenli Müslümanlar var. Onların dini yaşamaları ve (onlara) Kur’an kursları (açmaları) serbest. Bir Arkadaşım Çin’in iç bölgelerinde Çinli Müslümanların medreselerine gidiyordu iç bölgelere. 2011 yılında ben de bir yaz tatilinde gitmiştim. Kuran kursundaki hocalar da bir sıkıntı çıkartmadı ve bizi kabul etti. Ancak oradaki yönetim bahsettiğim kurslara baskı yaptı. Biz de tekrar geri dönmek zorunda kaldık. Doğu Türkistanlıların din eğitimi yasak iken diğer Çinli Müslümanlara tanınan bir serbestlik var ve Uygurlar bundan yararlanamıyor. Ama son dönemlerde onlar için de artan bir baskı var.

Türkiye’ye nasıl geldin, ülkeden çıkma serbest mi, rüşvet gibi yollara başvurmak gerekiyor mu? Kaç yıldır buradasın?

Ben liseden 2013 yılında mezun oldum. Liseden hemen sonra üniversite sınavına girmedim. Zaten kafamda yurt dışında çıkıp orada eğitim alma hayali vardı. Normal prosedürlerle pasaport almaya çalışırsan önce müracaat etmen gerekir, hangi sebeple yurt dışına çıkmak istediğini söylüyorsun. Ancak bizde davet mektubu zorunluluğu var. Bir akraban ya da dostun “Ben şu devlette ikamet ediyorum şu kişinin buraya gelmesi için davet ediyorum, geldikten sonraki masraflarını ben karşılayacağım” şeklinde bir davet mektubu göndermeli yahut bir okuldan veya kurstan kabul mektubu göndertmelisin. Bu mektupları para ile getirtiyorsun sonrasında noterde çevirtiyorsun. Akabinde mahalle polisine, ilçe emniyet müdürlüğüne, il ve özerk bölge emniyet müdürlüklerine veriyorsun. Adım adım birkaç kaşe bastırman gerekiyor. En son da pasaport bürosuna veriyorsun bu belgeleri. Çok aşamalı bir işlem ve nerede takılırsan orada rüşvet vermen gerekiyor. Bu da genelde işini zorlaştırmak şeklinde oluyor. Yani polisler belgelerin eksik olduğunu, bu şekilde kabul edilmeyeceğini söylüyor. En sonunda para vermeyi teklif edip miktarı yükseltince işini görüyorlar.

Urumçi’de pasaport almak diğer illere göre bir nebze kolay. Ben de bir nebze kolay aldım. Ama Kaşgar’da Hoten’de çok yüksek paralara alınabiliyor. Bazı kişiler yüz binlerce hatta milyon rakamlarına ulaşan paraları harcıyorlar. Ben de önce 2013 yılında Kazakistan’dan bir davetiye getirttim. Ama o olmadı, mühürletme işlemini yaptıramadık. Sonra 2014 yılında Yeni Zelanda’da bir okuldan davet mektubu getirttim. Önce bir ajansa başvurdum ve para yatırdım. Sonra bahsettiğim okulun isminin olduğu bir hesaba para yatırdım. Tabi bu hesaplar da yanlış hesaplar. Ama üniversitenin adı ve adresine yazılmış ve eline bir dekont var. Yani bir iki ay sonra öyle bir hesap olmadığı için makbuzu kullanarak paranı da geri alabiliyorsun. Bu süreçte bahsettiğim ajansa 10 bin kadar mahallenin polis müdürlüğüne 2 bin kadar para verdim. 2014 Eylül ayı gibi pasaportumu aldım.

Yurt dışına çıkarken hangi ülkeye gideceğim belli değildi. Ama yabancı dil gerektiğini düşündüğüm için 6 ay kadar yabancı dil eğitimi aldım tam gün süren bir kurstan. Türkiye o dönemde 60 dolar gibi bir miktara e-vize veriyordu kısa süreli turizm vizesi. 2015, 5 Ağustos’ta Türkiye’ye yola çıktım. Aslında 2014 yılında Mısır’a gidip orada dini eğitim almak istiyordum ama vize işlemleri daha sıkıntılıydı.

Türkiye’ye de aktarmalı olarak geldim. Kazakistan Almata’ya, Almata’dan İstanbul’a. Arada biraz bekleme süresi oldu. 6 Ağustos’ta İstanbul’a geldim. İstanbul’da Urumçi’den tanıdığım halamın arkadaşı vardı. Onlar burada ticaret yapıyordu. Türk ürünlerini Doğu Türkistan’da satıyorlardı. Kocası beni karşıladı. Onların yanında 10-15 gün kadar misafir oldum. Sonra bir Kur’an kursuna yerleştim.  O da memleketten başka bir tanıdığın vasıtası ile oldu. Toplam 1 yıl geçirmişim Kur’an kursunda. Sonra başka bir yurda geçtim. Günün bir kısmı dershaneye bir kısmı da Kur’an kursuna gidiyordum.

2017 yılında da YÖS sınavına girdim. Yabancılar hangi üniversiteye girmek istiyorsa onun sınavına başvuruyorlar. Ben Marmara, İstanbul ve Ankara’nın sınavlarına girdim. İlk tercihime hukuk yazmıştım. Ankara’nın sistemi biraz daha ilkelmiş, internet üzerinden kaydettikten sonra imzalı bir evrakı teslim etmek gerekiyormuş. Ben onu kaçırdığım için Ankara’dan kabul alamadım ama İstanbul’da hukuk Marmara’da da uluslararası ilişkiler bölümlerini kazandım. Zaten kazansaydım da Ankara’ya gitmezdim. İstanbul Hukuk istiyordum o yüzden üzülmedim.

2017 yılında hukuka başladım. İlim Yayma Vakfı’nın yurdunda kaldım 1 sene. 2015 Temmuz’da nişanlanmıştım ben memlekette. Ağustosta da Türkiye’ye gelmiştim. Hanım da benden 1 ay sonra ailesi ile birlikte Türkiye’ye gelmişti.  O da üniversiteye başlamıştı, benden bir sene önce başlamıştı hatta. 2018 13 Temmuz’da evlendik. Şu an ikimizin de okul devam ediyor.

Türkiye’de durumunuz nasıl, yabancılık çekiyor musun? Hangi konularda sıkıntı yaşıyorsun? Sen neler yapıyorsun burada, iş güç var mı?

Matematiğim iyiydi, arada bir dershanede ders anlatıyordum. Üniversite devam ederken matematik dersi de verdiğim oldu. Bunun dışında zaten hukuk seçmemin amacı bizim Doğu Türkistan davasına bir katkımın olmasıydı. O amacımın doğrultusunda bugün Doğu Türkistan İnsan Hakları İzleme Derneği’nde çalışıyorum. İş güç bu şekilde.

Burada nasıl bir sıkıntı çektim… Allah’a şükür pek bir sıkıntı çektiğimi söyleyemem. Tabi yabancı olduğum için belli zorluklar oluyor ama onun dışında şu beni çok zorladı diyebileceğim bir konu yok yani.

Türkiye’deki makamlardan ne beklersin peki? Neleri eksik yapıyorlar, nelerin daha iyi yapılması lazım.

Türkiye’deki makamlardan ilk beklentimiz, Doğu Türkistan konusundaki tutumlarını değiştirmeli. Doğu Türkistan’da soykırım yapılıyor olduğunu kabul etmeleri ve bunu ilan etmeleri. 2’incisi ise, Çin’e karşı tutumunu değiştirmeleri. Çin’i gözünde büyütüp her istediğini yapmamaları, onlarla pazarlık masasına korkmadan oturabilmeli. Çünkü Türkiye Çin için çok çok önemli. Biz Türkiye ile soydaşız ve Çin’de bunun farkında. Bir tepki koyduğu zaman Çin Türkiye’nin tepkisini azaltmak amacı ile istediklerini ona verebiliyor. 2’incisi de Bir Yol Bir Kuşak Projesi. Türkiye projenin Avrupa’ya açılan kapısı ve konumu oldukça önemli. Bu projedeki yerini kullanmalı Türkiye. Şu an bu pazarlık unsuru edilmiyor, sadece Çin kazanıyor ve Türkiye kaybediyor. Biz isteriz ki Türkiye kazansın Çin de kaybetsin. 3. husus da diasporada yani Türkiye’de yaşayan Doğu Türkistanlılara sahip çıkmalı ve Türkiye Suçluların İade Anlaşmasını bir an evvel iptal etmeli.

Bütün Doğu Türkistanlıların Türkiye’deki sorunlarının tek anahtarı vatandaşlık verilmesi. O halledilirse öğrenci olsun diğer mesleklerden olsun herkesin sorunu çözülmüş olacak ve hayatı güvence altına alınmış olacak. Bu konularda Türkiye’deki kardeşlerimizin de sesimize ses verip Türkiye’de kamuoyu oluşturarak isteklerimizin yerine getirilmesi konusunda yardımcı olabileceklerini düşünüyorum.

Sağlık eğitim ve çalışma gibi alanlarda ne gibi sıkıntılar var?

Biz yabancı olduğumuz için hastaneye gidince sadece muayene ücreti 150 liradan başlıyor. En düşük olan bu. Özel hastane yahut diğer tedavileri saymıyorum. Sen şimdi hastalandın 150 lira az para değil. Sonra bunun ilacı var, diğer kontrolleri var. Bir sürü masraf. Ama vatandaş olduğunda sigortayı ödeyemezsen yeşil karta başvurursun ve ücretsiz sağlık hizmetinden yararlanabilirsin.

Eğitim konusunda da ben yabancı olduğum için dönemlik 2000 lira yıllık 4000 lira kadar bir harç ödüyorum okula. Bu da geliri olmayan bir öğrenci için önemli bir masraf. Çalışma izni konusunda da yabancıların çalışma izni alması çok zor. Bu sebeple genelde kaçak çalışılıyor. Kaçak çalışılırsa da sigorta yok, maaşlar az, çalışma saatleri fazla. Eğer vatandaşlık verilirse bu sorunlar kalkar. Ama en önemlisi hayati güvencemiz sağlanmış olur. Çin’den korkumuz azalacak. İadeden, Çin’in tehditlerinden ve buradaki ajanlardan büyük oranda kurtulmuş olacağız.

Doğu Türkistan’ın bir gün işgalden kurtulacağına dair bizim umudumuz var, sizin de var mı?

Tabi buna güvencimiz tam, hiçbir şüphemiz yok. Allah da bize kaldıramayacağımız yükü vermez. İnşallah bu zulümden kurtulup “bağımsız” bir Doğu Türkistan’ı kuracağımıza içten inanıyoruz. Hatta bu sürecin de gitgide yaklaştığına da inanıyoruz.

Allah yolumuzu açık etsin. Röportaj için teşekkür ederim.

Amin kardeşim. Bize destek verdiğiniz için ben teşekkür ederim, Allah’a emanet.

Konuşmacı: Ali Abdulveli

Röportör: Ensar Avcı