Muhafazakarlık, Sol Düşünce ve İslamcılık

Bu yazımızda “Birey” ve “Sosyal Değişme” ekseninde “Muhafazakarlık”, “İslamcılık” ve “Sol Düşünce”nin yaklaşımları açıklanacaktır. Birey ve sosyal değişme özelinde, modern dünyada insanın anlam krizlerine derman olma iddiası ile ortaya çıkan Muhafazakarlık, İslamcılık ve Sol’un tarihi serencamları açıklanacak ve bu iddialarını ne ölçüde karşılayabildikleri tartışılmaya çalışılacaktır.

Sosyolojinin temel konusundan biri olan toplumsal değişim, bireyi etkileyen ve bireyden etkilenen bir olgudur. Bu durumda toplumda gerçekleşen her değişim bireyi doğrudan etkilemekte ve bireyden doğrudan etkilenmektedir. Toplumda gerçekleşen bu değişimler ve değişmeler ise ekseriyetle toplumda kırılmalar ve anomiler meydana getirmektedir. Kırılma ve anomiler birey özelinde anlam arayışları ve buhranlara; toplum genelinde ise kolektivitenin parçalanmasına ve toplumsal ayrışmaya neden olmaktadır. Ayrışmaların yaşandığı dönemlerde bireyin anlam arayışlarına, sorun ve ihtiyaçlarına cevap olacak; toplumda parçalanan kolektiviteyi kuracak, toplumdaki anarşiyi çözüp, düzeni sağlayacak fikirlere ve çözüm önerilerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu fikir ve çözüm önerileri ideolojiye kaçmadan ve insanı atlamadan sunulmalıdır. Zira cevap arayan insanın bizatihi kendisi ve onun her türlü ilişki ve etkileşim içinde olduğu nesne, durum ve olgulardır. Bu anlamda insan başta din olmak üzere dinin sunmuş olduğu her türlü kavram ve ritüellerle de ilişkilidir. Sunulan çözümlerin, sarf edilen fikirlerin insan-din ilişkisini atlamadan ve dine karşı cephe almadan üretilmesi gerekmektedir. Aynı zamanda insan kültür üreten bir canlıdır. Üretilen bu kültür ise coğrafyadan coğrafyaya farklılık arz etmektedir. Her kültürün kendi özgünlüğünü dikkate alınarak bir çözüm aranmalı ve ilaç üretilmelidir. Etki altında kalarak ve pasif bir tutum takınarak ithal fikirleri topluma ilaç olarak sunmak tartışılması gereken ayrı bir husustur. Bu anlamda Muhafazakarlık, İslamcılık ve Sol düşüncenin tarihsel çıkış noktasına bakıldığında Fransız İhtilali ile gelen toplumsal kırılmaya bir çözüm olarak çıktıkları görülmektedir. Bu anlamda bu üç düşüncenin de iddiasının Fransız İhtilali ile meydana gelen toplumsal değişimin sebep olduğu anominin bireyin ve toplumun üzerinde oluşturduğu sorunlara cevap olma iddiasını taşıdığı görülmektedir.

Muhafazakarlık kelime anlamı olarak “tutuculuk” olarak tanımlanmaktadır. Genel bir tanımlama ile Muhafazakarlık, Fransız İhtilalinin sınıfsal tabakayı ters düz etmesiyle toplumda meydana gelen değişime ve değişmenin meydana getirdiği kırılmaya çözüm olarak var olan kültürün ve geleneğinin korunmasını ve sınırlı varlık olan insan aklının ikincilleştirilmesini sunarak karşımıza çıkmaktadır. Muhafazakarlar bu söylemlerini savunurken de aslında toplumsal değişimin ve değişimin sürekliliğinin farkındadırlar. Onların karşı durdukları değişim, bilindik olmayan ve belirsizliğin getirdiği değişimdir.

Muhafazakarlığın toplumsal değişim başta olmak üzere her türlü değişimin karşısında olmalarının altında değişimin ne getireceğini ön görememenin vermiş olduğu güvensizlik duygusunun ihtiyatı olduğu söylenebilmektedir. Bu durum ise Muhafazakarların “gerici” olarak tanımlanmalarına sebep olmaktadır. Halbuki Muhafazakarlar gerici değildir bilakis değişimin varlığını kabullenip o değişimi var olanla bir anlamda da bilinen ile korumayı önerirler. Fakat bu tutumları onların toplumsal değişim karşısında bireyi ve toplumu yönlendirme, onlara yetebilme, ihtiyaçlara cevap verebilmede eksik bırakmaktadır. Her ne kadar söylemlerinde insan vurgusu olsa da genelde Muhafazakarların önceliği var olanı koruma ve ona bağlılıktır. Bu anlamda birey ve toplumsal değişime yaklaşımları değerlendirildiğinde bu olguların Muhafazakarlar nazarında ikincil öneme sahip olduğu görülmektedir. Bir başka ifade ile var olan ile birey arasındaki ilişkide öncelik daima var olan üzerine kurulmaktadır. Var olanın bireye yararı ya da zararının tartışılması var olanın korunmasından sonra gelmektedir. Muhafazakarlığın bu tutumu ise insanı atlayan ve görmezden gelen ve dahi ikincil düzeye iten bir tavır olmaktadır. Aynı zamanda birey ile doğrudan ilişkili olan toplamsal değişime olan tutucu yaklaşımı ise insana bir deva olmamakta yalnızca bir öneri olarak askıda kalmaktadır. Bunun yanında tutucu ve koruyucu tavrı ideolojik hale getirircesine savunması, Muhafazakarlığın gerici olarak nitelendirilmesine sebep olmaktadır.

Sol düşünce ise Muhafazakarlığın düşünce ve yönelimlerinin tam karşısına kendini konuşlandırarak bir söylem takınıp değişimi ve ilerlemeyi esas almaktadır. Muhafazakar ve Sol düşünce toplumsal değişime karşıt açılardan bakarak tahlil etmekte ve söylemlerini buna yönelik geliştirmektedir. Bu anlamda Muhafazakarlığın ikincilleştirdiği aklı, Sol düşünce neredeyse kutsamaktadır. Sol düşünce ilerleme ve aklı savunarak ideolojik bir söyleme bürünmektedir. Bu durum ise Sol düşüncenin bireye yaklaşımının bütünsel olmasına mani olmaktadır. Zira birey sadece akıldan ibaret değildir. Bireyin tercih ettiği bir inancı ve bu inancın getirmiş olduğu değerler olmakla birlikte birey, aynı zamanda bir kültürün de ürünüdür. Bunları göz ardı eden hatta bu değerlere karşıt bir söylem üreten Sol düşünce, bireyin epistemolojik ve ontolojik arayışlarına ürettiği cevaplarla bireyi tatmin etmemekte ve yalnızca ideolojik sloganlarla ayakta durmaya çalışmaktadır. Aynı zamanda Sol düşüncenin toplumun yarasına merhem olarak ilerlemeyi, ideolojik bir reçete ile sunması da yarayı tedavi etmek bir yana daha da derinleştirmektedir. Zira Sol düşüncenin savunduğu manada ilerlemenin tarihsel süreçte mümkün olmadığı delillenmesine rağmen Sol düşüncenin ilerlemede ısrarcı tavır takınması toplumsal değişmeyi göz ardı etmesine ve bu değişmenin getirmiş olduğu sorunsallara çözüm üretmesine engel olmaktadır.

19.yy’da modernitenin etkisiyle toplumda ayrışmaların yaşandığı Osmanlı Devleti’nde toplumun refahını tekrardan elde etmesinde ve toplumsal değişimin sağlıklı bir şekilde inşa edilmesine çözüm olarak sunulan İslamcılık, Kuran ve Sünnet rehberliğinde modern bir zihniyet inşasını savunmaktadır. Gelenek ile din ayrımına kuvvetli bir şekilde vurgu yapan İslamcılık, toplumsal değişimin yaşandığı topraklarda dinin zamanının geçtiğini dile getiren söylemlere karşı epistemolojik ve ontolojik anlam krizi yaşayan bireyin, din ile elinden tutmasına karşılık gelmektedir. Toplumsal değişim karşısında bireye sırtını dönmeyen ve her şeyin cevabının saklı olduğu bir din söylemiyle bireye ve topluma el uzatmaya çalışan İslamcılık bir kopuşa çare olma niyeti taşımaktadır. Toplumsal değişimi ve bireyin ihtiyaçlarını cevaplamada dengeli bir tutum sergilemeye çalışan İslamcılık, söylem ve entelektüel birikimi ile bir dönem başarı sağlasa da araç ve amaç karmaşası yaşayarak siyaseti araç olarak kullanmaktan ziyade onu amaç haline getirmesinin kurbanı olmuştur. Amaç ile aracın yer değiştirmesi sebebiyle üretilen söylem de bulanıklaşmış, yeterliliğini yitirmiş ve artık amaç, aracına köle statüsüne düşmüştür. Bu durumun bir handikabı olarak siyasetten başını kaldıramayan İslamcılık, entelektüel birikimini yitirerek modern Müslüman’a referans olmaklığını zafiyete uğratmıştır. Bununla birlikte yukarıdan aşağıya bir siyasi politika takip ederek bireyi ve toplumsal değişimi adete hiçe saymıştır.

Sonuç

19.yy’da Fransız İhtilali ile pek çok toplumsal değişimin meydana gelmesi sadece bölgesel bir etki olarak Fransa’yı etkilemekle kalmamış küresel bir etki oluşturmuştur. Bu toplumsal değişim, birey ve toplum üzerinde kırılmalara ve parçalanmalara neden olmuştur. Birey, epistemolojik ve ontolojik değişmeler yaşayarak arayışa girmiş, değişen toplum ise parçalanma ve krizler yaşamıştır. Bu süreçte hem bireyin hem de toplumunun yaşadığı kırılma ve krize cevap olarak doğan pek çok ideoloji mevcuttur. Bu ideolojilerden çalışmamızın konusu olan Muhafazakarlık, Sol Düşünce ve İslamcılık farklı yaklaşımlarla kurtarıcı ideoloji iddiasını taşıyarak doğmuştur. Fakat gerek süreç gerek de savundukları söylem sebebiyle mezkur ideolojiler, insanı göz ardı ederek savundukları iddiaların altını dolduramamıştır.

Muhafazakarlık bizatihi savunduğu söylem ile değişime kapalılığını ilan etmiş, bireyin değişimini ve bireyi ikincilleştirerek geleneği öncelemiştir. Bu yüzden ne bireye ne de toplumun doğası olan toplumsal değişime bir cevap üretebilmiştir.

Sol düşünce aklı ve ilerlemeyi ideolojik söylem haline getirip insanı sadece bunlardan ibaret varsayarak bir söylem üretmiştir. Bu ise insani değerleri yok sayıp bireye dair eksik bir tanımlama ve çözümlemeyi beraberinde getirerek bireye ve toplumsal değişime bir gözü kapalı bakmasına neden olmuştur.

İslamcılık modernite ile dini barıştırmaya çalışarak modern Müslüman’ın anlam krizine ve modern İslam toplumuna deva olma iddiasını taşımıştır. Fakat bir araç olan siyaseti yanlış kullanarak amaçlaştırmış ve bunu da yukarıdan aşağıya bir politika uygulayarak toplumsal değişime sırtını çevirmiştir. Bunları yaparken entelektüel düzlemi ziyadesiyle ihmal ederek referans olma niteliğinden ödün vermiştir.

Muhafazakarlık, Sol düşünce ve İslamcılık söylem ve tarihi süreç itibariyle ideolojiye düşerek insanı ihmal etmiş bireyi ikincilleştirmiş, toplumsal değişime ve onun getirisi olan kırılmalara cevap üretmekte yetersiz kalmıştır.

Fatma Zehra Aslan