Karl Marx’ın Hegel Eleştirisi

Düşünce tarihinin en önemli figürlerinden olan Hegel ve Marx düşüncesel anlamda birbiriyle ilintili oldukları kadar, birbirlerinden o kadar da ayrışmaktadırlar. Hegel Alman idealizminin en üst düzeyinin temsilcisi olarak kabul edilirken, Marx ise Tarihsel Materyalizmin en önemli temsilcisidir. İdealizm ve Materyalizm,  birbirlerine zıt olan iki düşünce sistemini ifade etse de, Hegel ve Marx’ın bir arada zikredilmesinin temel sebebi (genel bir tabirle belirtecek olursak), Diyalektik Mantık ve Tarih Felsefesi anlayışlarının benzer olmasıdır. Şimdi, bu iki düşünürün bazı düşüncelerine değindikten sonra değerlendirmelerde bulunacağız.

1) Hegel ve Felsefesi

Hegel(1770-1831), 18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılların başlarında yaşayan bir düşünür olarak, yaşamış olduğu çağın izlerini taşımaktadır. Yaşadığı dönemde Prusya devleti, güçlü merkezi bir devlet olmaktan çok uzaktı, güçlü olmayan bir devletin tüm olumsuzluklarını fark etti. Devletin içinde bulunduğu bu durum, Hegel’in felsefesinde devletin çok önemli bir yer işgal etmesine neden olmuştur. Ona göre devlet, ahlâki bir oluşumdu, kendiliğinden ortaya çıkmak durumundaydı. Devlet, ideal toplum yapısının tecessüm ettiği kurumdur. Böylece Hegel’e göre devlet, özgürlüklerin yegâne teminatıydı, mutlak özgürlük ancak devletin varlığıyla mümkündür.  Ona göre, devletin merkezinde mutlak olan tin vardır,  yani devlet mutlak akıl olmak durumundadır. Bu akıl ile birlikte bireyler düşünsel yetkinliğe ulaşırlar,  ahlaklı olurlar ve özgür olurlar.  Hegel’e göre devlet, tinin kendisini gerçekleştirme aracıdır. Böylece devlet, düşünsel yetkinliğin, ahlakın ve özgürlüğün birleştiği bir akıldır.  

Hegel’in diyalektik mantığı, onun düşünce tarihine vermiş olduğu en önemli katkıların başında gelir. Bu yönteme göre tez ve antitezden yeni bir sentez çıkar, bu sürekli devam eden bir süreçtir, antitez, tezin çürütülmesi anlamına gelmeyip, bu iki karşıtlıktan daha yetkin bir fikrin ortaya çıkmasıdır, bu mantık mutlak olan ideaya uluşana kadar devam eder.  Hegel felsefesinin temelinde diyalektik mantığın olduğunu söyleyebiliriz, bunun en güzel örneğini Efendi-Köle ilişkisinde görmek mümkündür. Hegel’e göre, tarih sürekli bir gelişim ve devinim halindedir, ona göre insan, geçmiş tarihe bakarak kendi öz benliğini oluşturabilir ve zihinsel yetkinliğe ulaşabilir. Dolayısıyla buradan tarih felsefesinin, Hegel’de çok önemli bir yer tuttuğunu söyleyebiliriz. Ona göre tarih, zıtlıkların çatışmasıyla ilerler.

Hegel, düşünce tarihinde bir idealist olarak tanımlanmıştır. Bu tanımlama, onun her şeyi tanımlarken aklı merkeze alıp, hareket noktasını oradan başlatıp, düşüncelerinin merkezde olan aklın etrafında dönüp ve en son tekrar akla dönmesinden kaynaklıdır. O, maddi koşulları tamamıyla yadsımış bir düşünür değildir, eserleri dikkatle incelendiğinde maddi koşulların, ekonomik etkenlerin ve siyasi olayların tarihin oluşumunda ve düşüncenin inşasında çok önemli roller oynadığı görülecektir. Fakat bunlara rağmen, dünyayı yorumlamada akıl merkezinden hareket etmesi, onun maddi koşulları değerlendirmesini gölgede bırakmıştır. Hatta onun felsefesinin maddi koşulları önemsediğini sadece eserlerinde değil, Marx ve Engels’in ortak çalışmalarında kullandıkları kavramlarda ve yaptıkları analizlerde görmek mümkündür.

2) Marx’ın Hegel’e İtirazları

Bilimsel sosyalizmin kurucusu olarak kabul edilen Karl Marx (1818-1883), 19. yüzyılda yaşamış ve felsefik, ekonomik, tarihsel, toplumsal ve siyasal düşünceleriyle dünya düşünce tarihinin şüphesiz en çok tartışılan düşünürüdür. Alman felsefesi, İngiliz polik iktisadı ve Fransız tarihsel sosyalizmi Marx’ın düşüncelerinin temelini oluşturmaktadır. Marx, bir Alman olarak, gençliğinde Almanya’yı kasıp kavuran Hegel’in felsefesinden oldukça etkilenmiştir. Onun döneminde, sağ hegelciler ve sol hegelciler olmak üzere iki hegelci görüş vardı.  Marx ise, Hegel’in diyalektik mantığından ve sol hegelcilerden olan Feuerbach’ın materyalizminden de etkilenerek yeni bir sentez kurmaya çalışmıştır.

Marx, eleştirilerinin temel yönünü Hegel’in idealizmine yöneltir, Marx’a göre bilinç, maddi koşulları belirlemez, tam tersi bilinci maddi koşullar belirler. Ona göre Hegel, idealizmde saplanıp kalmış ve maddi koşulların bilinci belirlediğini görememiştir. Marx, dünya tarihini, sınıfların savaşımı tarihi olarak görmesi, maddi koşulların bilinci dönüştürmede ne kadar önemli bir etken olduğunun kanıtıdır. Çünkü tarih boyunca ezenler ve ezilenler bir mücadele halindedir ve bu savaşımlar, tarihin seyrini belirler. Yine Marx, Hegel’in diyalektik mantığını çok önemsemekle birlikte onu eleştirir, Hegel’in, insanın özünü oluşturan şeyin düşünce olduğu görüşüne itiraz ederek, insanın özünü emek, üretim, gibi toplumsal ve maddi koşullar oluşturduğunu belirterek, kendi tabiriyle Hegel’in diyalektik mantığını ayakları üstüne oturtur.[1] Bu tabir, iki filozofun bazı yerlerde ne kadar ayrıştığını göstermektedir. Yine Marx, Hegel’in diyalektik mantığının soyut ve muğlâk olduğunu düşündüğü için onu somutlaştırdığını, açıkladığını ve ona bilimsel bir temel kazandırdığını belirtir. Bunu yaptığı toplumsal, ekonomik ve siyasal analizlere eserlerinde görmek mümkündür. 

Marx’ın,  Hegel’den ayrıştığı önemli olan bir diğer nokta devlet kurumuna  bakış açısıdır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Hegel, devlete bir kutsallık atfedip, devleti tinin kendini gerçekleştirme aracı, bireylerin düşünsel yetkinliğe ulaşmaları, ahlaklı olmaları ve özgür olmaları için şartları oluşturan kurum olarak görüyordu. Marx ise devleti, bireylerin düşünsel yetkinliğe ulaşmalarının, ahlaklı ve özgür olmalarının önündeki en büyük engel olarak görmektedir. Çünkü Marx’ın yaşadığı zamanda sanayi devrimi gerçekleşmiş, ekonomik anlamda sınıflar arası uçurumlar artmış, burjuva (üretim araçlarına sahip olan sınıf) proletaryayı (sadece emekleri ile geçinen işçi sınıfı) sömürmekteydi. Kapitalist toplumda işçi, bir makine gibi çalıştırıldığı ve uzun süre karın tokluğuna çalıştırıldığı için, bir tür yabancılaşma meydana gelir. Bu durum neticesinde insan, tek tip işi yaptığı için ( sadece çivi çakmak gibi), yaratıcılığını kaybeder ve kendisine yabancılaşır. Diğer işçilerle rekabete girdiği için ahlâkında yozlaşmalar meydana gelir. Bir köle gibi ve karın tokluğuna çalıştığı, bunun sonucunda emeğinin karşılığı olan artı değer kapitaliste gittiği için ve işini kaybetme korkusunu taşıdığı için özgürlüğünü yitirir. Marx’a göre devlet daima,  azınlıkta olan kapitalistlerin lehine kararlar aldığı için, yukarıda zikrettiğimiz insanî değerlerin karşısındaki en büyük engeldir. Dolayısıyla proletaryanın gerçekleştireceği bir devrimle üretim araçları ilk önce devletin denetimine geçecek ve devlet zamanla kendiliğinden çözülecektir.

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz; Marx, Hegel’in soyut olan ve daha çok düşünsel safhada ve entelektüel bir faaileyet olan teorik düşüncesini, iyi bir analizden geçirerek ona açıklık getirmesi ve bu düşünceye bir pratiklik kazandırması onu bir adım öne çıkarmaktadır. Marx’ın düşüncesi ve Hegel felsefesine getirdiği eleştiriler ve Hegel’in felsefesine yaptığı katkıların neticeleri tartışılsa da, onun düşüncesinin dünyada karşılık bulan (pratik anlamda) en önemli düşünce olduğu gerçeğini değiştirmez. Marx’ın düşüncesi pratik anlamda dünyanın her yerinde karşılık bulmuştur. Bizim kanaatimize göre Marx’ın, Hegel’e getirmiş olduğu eleştiriler, (Marx’ın yaşadığı dönem dikkate alınırsa) yerindedir. Felsefe sadece teorikte kalmamalı pratiğe dökülmelidir. Marx, tam da bunu yapmıştır. Kapitalist dünyada devletin, dünyanın birçok yerinde, ekonomik gücü elinde bulunduranların yanında olduğu ve politikalarını bu kesimin çıkarlarını dikkate alarak oluşturduğunu düşünürsek, Marx’ın yüzde yüz olmasa da haklı olduğunu söyleyebiliriz. Marx, sadece pratisyen bir felsefeci değil, önemli bir teorisyendir aynı zamanda.

Mustafa Altunboğa