Pastoral İktidar ve Osmanlı’nın Balkan Hakimiyeti

Osmanlı Devleti kuruluş bölgesi itibariyle oldukça stratejik bir geçiş üzerinde bulunmuştur. Bu coğrafya yalnızca Osmanlıların kendi çıkarları doğrultusunda değil aynı zamanda Anadolu içerisinde bulunun diğer beylikler için de oldukça mühimdir. Çünkü Anadolu’nun diğer beylikleri Müslüman beyliklerle çevrelendiği için birbirlerine karşı bir cihat çağrısı söz konusu olamazdı. Osmanlılar ise bizzat Hristiyan Bizans’a karşı bir tampon bölge konumundadır. Bunun yanında Osmanlı’nın Söğüt’te kurulması, İznik, Bilecik, Bursa ve Edirne’nin sırasıyla başkent ilan edilmesi aslında devletin yönünün Hristiyan Avrupa olduğunun bir göstergesidir. (Ancak bu ilerleyiş İstanbul’un başkent ilan edilmesiyle devletin “adem-i merkeziyetçi” bir yapıya bürünmesine neden olmuştur. İstanbul’un başkent ilan edilmesinden sonra devlet, ileriye doğru olan akışından vazgeçerek kendi etrafına duvarını örmüştür.)

Devletin yönünün Batı olması Anadolu coğrafyasında yapılan her cihat çağrısının bir yankı bulmasını sağlamıştır . Avrupa’ya doğru olan ilerleyiş beraberinde Osman Bey ve Ahi Şeyhi olan Şeyh Edebali’nin akraba olmasını sağlamıştır. Bu aşamadan sonra Osmanlılar uzun yıllar boyunca Avrupa’ya karşı gücünü Ahilik ve Bektaşi Dergahı’nı arkasına alarak sürdürmüştür. 

Osmanlı Devletinin Balkanlara ilk geçişi Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman’ın tarihi bir karar vererek Çanakkale’den Gelibolu’ya çıkmasıyla başlar. Böylece Osmanlı Devleti Avrupa’ya doğru ilk adımını atmış olur.[1] Orhan Gazi döneminde John Paleolog’a karşı mücadele veren John Cantacuzene destek veren Osmanlılar, Bizans ile ilk resmi temasını da bu dönemde gerçekleştirmiştir. Orhan Gazi Cantacuzene’nin kızı ile evlenerek aslında Osman Gazi ile başlayan Osmanlı-Bizans etkileşimini akrabalık seviyesine ulaşmıştır. 

Fetihlerin Balkan coğrafyasının içerisinde hızlanmasıyla beraber Osmanlı Devletinin bu coğrafyada kalıcılığının nedenleri neşvünema bulur. Osmanlılar bu coğrafya ile tanıştıklarında Balkan halkları şiddetin hiçbir şekilde devlet tekelinde olmadığı, Bizans Feodal Tipinin örnek bir yansıması olarak insanların ağır vergiler tarafından sömürüldüğü, Katolik-Ortodoks kilisesinin süregiden çatışması altında inlemekteydi. (Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi) İşte bu sömürüye karşı Osmanlı’nın Foucault’nun “Güvenlik,Toprak ve Nüfus” adlı eserinde yaptığı Pastoral Güç/İktidar tanımına bağlı kaldığını kolaylıkla fark edebiliriz.

Bilindiği üzere Foucault’nun düşüncesi iktidarın heryerdeliği üzerine kuruludur. Kendisinin spesifik bir iktidar tanımı bulunmaz, çünkü bu tanımı yapmak mümkün değildir. Özetle; Foucault iktidar hakkında hayatımızın her alanında olduğu ve ilişkilerimize yön verenin yine bu kurum olduğunu söylemektedir. Bu iktidar tiplerinden birisi de Pastoral İktidardır. Foucault “Güvenlik, Toprak ve Nüfus” adlı eserinde Pastoral İktidarı Atina’da hayat bulan Mülkiyetçi Şehir Devleti ile karşılaştırarak açıklar. Foucault eserinde Pastoral olan iktidarın üç özelliğinden bahseder. Bunlar sırasıyla: Hareket halindelik, hayırseverlik ve bireyselleştiriciliktir. Bu özelliklerin tümü Osmanlıların Balkan coğrafyası ile tanıştıkları zaman yerel halka karşı uyguladıkları siyasetin aslında temelini teşkil etmektedir. 

Foucault’nun yaptığı tanıma göre bu iktidarın ilk özelliği sürü-çoban ilişkisine dayanmasıdır. Çoban nasıl sürüsünün her anından sorumluysa iktidarın bu türü de tebâsından mutlak anlamda sorumludur. Foucault için böylesi bir iktidar ilişkisi Mısır, Asur, Babil ve İbranilerde (Hegelvari ifadeyle Doğu Tininde) görülür. Buradaki halkını gütmek ile sorumlu olan çoban tanımı aynı zamanda tanrılar veya Tanrı için de kullanılır. Foucault’nun ifadesiyle: “Tanrı insanların çobanıdır. Nihayet, bu çoban metaforu, pastoralliğe yapılan bu gönderme, hükümranla Tanrı arasındaki belli bir ilişki tipini belirtmeye yarar: Eğer Tanrı insanların çobanıysa, kral da onun gibi insanların çobanıysa, kral bir anlamda Tanrı’nın insanlar sürüsünü emanet ettiği ast çobandır ve günün sonunda, hükümranlığının sonunda, kendisine emanet edilmiş olan sürüyü Tanrı’ya iade etmesi gerekir.” Yani kral elinde olan sürüye karşı Tanrı’ya hesap vermek zorundadır. Böylece diyebiliriz ki Çoban/Tanrı eğitimi sürü için daimidir. Hayatın her alanında çobanın mutlak vazifesi sürüsüne karşı sorumlu olup, onu mutluluğa ulaştırmaktır. Oysa Yunan Tanrılarının böylesi bir özelliği söz konusu değildir. Kendileri için insandan daha çok belirli bir toprağın, sarayın, sınırın korunması veya eğitilmesi söz konusudur. Kendisi kimi zaman kızar kimi zaman da insanların fiillerine karşı öfkelenir ve ancak bu süre de eyleme geçerdi. İbrani Tanrı ise, tabii ki yürüyen bir Tanrıdır, hareket eden, gezinen bir Tanrı’dır.

Foucault’nun bu tanımının Osmanlı Devletinde yansımaları Balkanlarda (ve Anadolu’da) Avrupa tipi feodaliteye karşı çıkışında söz konusudur. Uzun yıllar Osmanlı Devletinin feodal bir toplum olup olmadığı tartışılmıştır. Osmanlı toprak sistemi Ortaçağ Avrupa’sında feodal birikimler üzerine yayıldığı için öncelikle feodal sistemin genel hatlarını bilmek gerekiyor. 

Feodal sistemin doğuşu Batı Roma İmparatorluğunun köleci sistemi üzerinden gerçekleşir. Kendilerinin yıkılışının ardından kurulan Frank İmparatorluğunun toplumsal özelliğini özgür köylüler oluşturuyordu. Ancak köylülerin sık sık maruz kaldığı saldırılar kendilerini hem üretim açısından hem de güvenlik yönüyle tehdit ediyordu. Bu durumda özgür köylü kendisinden daha güçlü olan köylüden maddi veya güvenlik konusunda destek aramıştır. Güçlü olan köylü ise bu gereksinimleri karşılamak için özgür olan köylünün toprağını ve özgürlüğünü aldı. Bu sayede Avrupa’da feodal toplumun ilk dinamikleri atılmış oldu. 

Güçlü olan köylü kendi malikanesi etrafında bulunan tüm tarım alanlarına sahip olmuştur. Özellikle 8. ve 9. yüzyıllarda köylüler, büyüyen senyörlerin emri altına girerek, üretimlerini ve tüm artı-değerini efendilerine vermek zorunda kalmıştır. Böylece feodal bir sistemde senyörün malikanesinden üretilen tüm ürünün üç amacı bulunmaktaydı:

  1. Senyörün kendisine mal edindiği kısım. (Üretimin büyük kısmını oluşturur.)
  2. Köylünün ve ailesinin geçinmesi için olan kısım.
  3. Emek üretkenliğinin yükselmesi sonucunda, beslemek için gerekli asgari miktardan fazla olarak köylünün elde edebileceği ortak ürünün bir kısmı. (Bu alan köylünün 9. ve 10. yüzyıllar öncesinde özgürce üretebildiği oldukça küçük tarlaları oluşturur.)

Aslında üretimde aslan payı elbette ki senyöre düşmekteydi. Köylü ve ailesi için söz konusu olan gelir yalnızca üretimdeki sürekliliği sağlamak içindir. Çünkü o dönemlerde Avrupa’da salgınlar ve insan ömrünün az oluşu düşünülürse, senyörün bu sirkülasyona ihtiyacının olduğu gayet açıktır. 

Peki nasıl oldu da Frank Devletinin kuruluşunda özgür olan köylüler, birer serf haline dönüştü? Burada en önemli (ve Foucault’nun Pastoral İktidarından ayrılan) taraf devlete düşmektedir. Feodal sistemde devlet tam anlamıyla Foucault’nun Atina İktidar tasnifine uygun düşmektedir. Feodal devlet tarihin bu döneminde köylüleri uysallaştırmak ve onları büyük toprak sahiplerinin egemenliklerini tanımaya itmekle vazifelenmiştir. Örneğin bu dönemdeki kraliyet fermanlarından birinde her özgür erkeğin kendisine bir efendi seçmesinin gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca Avrupa tarihine fetihleriyle damgasını vuran, adına şiirler destanlar yazılan Kral Şarlman, fethettiği ülkelerde Frank soylularına geniş topraklar dağıtmış ve özgürlüklerini korumaya çalışan köylüleri acımasızca ezmiştir.

Bunlara ilaveten senyörün köylülerin özel hayatları üzerinde de mutlak hakimiyeti vardı. Senyör kendi emirleri doğrultusunda hareket etmeyen serfi yine kendi mahkemesinde kolaylıkla yargılayabilirdi. Serf eğer senyörün istediği ürün miktarını getiremezse yine senyör eliyle çeşitli cezalara çarptırılabilirdi. Senyöre ilaveten bir de kilisenin çıkarları vardı. Köylüler kiliseye karşı da hasatlarının onda birini ve buzağı vermek zorundaydılar.

Böylece diyebiliriz ki Avrupa’da boy gösteren feodal devletlerin temel özelliği Foucault’nun tanıttığı Atina İktidarına uygun düşmektedir. Devlet tüm gücünü senyörlere teslim etmiştir. Senyörler ise sınırsız büyüme isteğiyle hareket ettiği için reayanın eğitilmesine veya Pastoral İktidarın başlıca ereği olan mutluluğa ulaşmadan hayli uzak kalmıştır. Böylesi bir sömürü düzeninin boy gösterdiği Balkanlarda Osmanlıların kuruluşunda kullandıkları politikalar kalıcılıkları açısından hayli etkili olmuştur. Osmanlı padişahları (Osman Gazi, Orhan Gazi, I. Murat) tebâsını mutlak anlamda reaya görmüşlerdir. Kendileri için asıl olan maddi zenginlik sağlamak değildir. Aksine reayanın üretimini sağlamak ve bunu sürekli kılmaktır. Bu etik değerlerle fetihlerin yönü balkanlara çevrildiği için, fetihler kısa zamanda tamamlanmış, ilk dönemlerde Osmanlı hakimiyetini kabul etmeyenler kısa zaman sonra sistemin uyumundan dolayı teslim olmuşlardır. Bunlara ilaveten eski aristokrat beylerin bir kısmı tımar sistemi içerisinde pasif hale getirilmiştir.

Osmanlı Devletinde tüm reaya ve toprak sultana ait kabul edilirdi. Devlet içerisindeki tüm bireysel ve veraset yoluyla gelmiş hakları ortadan kaldıran bu ilke, aslında sultanın mutlak hakimiyetini/çobanlığının bir tesciliydi. Sultan hiçbir koşulda iktidarını bir şerikiyle paylaşmaz aksine tüm sistem Sultanın kararlarına göre işlerdi. Zaten toprak asıl olarak devlet için güç anlamına gelirdi. Devlet ne kadar güçlenmişse bunun görüntüsü toprak üzerinden yansırdı.   

Devlet askeri harcamalarını kısmak ve tarımdaki sürekliliği sağlamak için Tımar Sistemini Bizans’tan almıştır. Bu sistemde asker sağlamak ve tarımsal ürünü devam ettirmekle görevli olan tımarlı sipahi, feodalitede mutlak hakim olan senyörden oldukça farklıdır. Senyörün toprak üzerindeki hakimiyeti mutlaktır, tımarlı sipahinin ise mülkiyeti iğdiş edilmiştir. Kendisinin hiçbir şekilde köylü üzerinde egemenliği yoktur. Köylüler tarım alanları konusunda sipahilere bağlı durumdaydı. Örneğin köylü kendi isteği ile yer değiştiremezdi. Bunun yanında kendi isteği ile tarımsal yöntemi değiştiremez ve işlediği toprağı satamazdı. Bunun dışında hem tımarlı sipahi hem de köylü medeni ve cezai kanunlar açısından aynı sisteme tâbi olmuşlardır. Hatta askerler için sultanın iradesiyle meydana getirilmiş kanun-i sipahiyan adlı özel kanunlar mevcut olmuştur.  Bunun dışında Balkan köylüsü kendisinin askere alınmaması ve güvenliğinin sağlanması şartıyla Müslüman çiftçilerin verdiği öşür’e ilave olarak bir de cizye vermek zorundaydı. Dahası Balkanlarda devletin verdiği tımarların büyük bir kısmı gayr-ı müslim sipahilere verilirdi. “15. yüzyılda kimi bölgelerde tımarların yaklaşık yarısının Hristiyan  olması daha da  şaşırtıcıdır. 1468’de Sırbistan’ın Braniçeva vilayetindeki toplam 125 tımarlıdan 62’si, 1431’de Arnavutluk’taki toplam 355 tımarlıdan 60’ı ve 1455’te Tırhala (Tesalya) livasındaki toplam 182 tımarlıdan 36’sı Hristiyan’dı. Bu oranlar, fetihten sonraki ilk yıllarda bu bölgelerde kesinlikle daha fazlaydı.”

Tüm bunlardan hareketle diyebiliriz ki tımarlı sipahinin otoritesi vergileri toplamak ve üretimi sürekli kılmaktan ibarettir. Sultanın hakimiyeti ise tanrısal bir otorite gibi bakışlarını daima sürüsünün üzerinde tutup gittiği her yerde hakimiyetini hissettirmektir. Özellikle Balkanlardaki fetihlerde etik değerleri ön plana çıkaran Sultanların mevcudiyeti, Balkan halkarının Osmanlı’ya olan sevgisini arttırmış, Ankara Savaşında yenik düşen Yıldırım’a yüz çeviren diğer Anadolu Beyliklierinin aksine Balkanlar bu dönemde Osmanlı hakimiyetini tasvip etmeye devam etmişlerdir.   

Abdullah Denizhan

Genel Kaynakça

  • Caner Sancaktar, Balkanlar’da Osmanlı Hakimiyeti ve Siyasi Mirası. 
  • Sorokin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, Bilgi Yayınevi.  .
  • Ümit Aktaş, Osmanlı Çağı ve Sonrası, Çıra Yayınları.
  • Kojin Karatani, İzonomi ve Felsefenin Kökenleri, Metis Yay.
  • Oral Sander, Anka’nın Yükselişi ve Çöküşü, Say Yayınları.
  • M. Emecen, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluş ve Yükseliş Tarihi (1300-1600) YKY. 
  • Niyazi Berkes, Türkiye İktisat Tarihi, YKY.
  • Micheal Foucault, Güvenlik, Toprak ve Nüfus, İBÜY.
  • Zubritski Mitropolski Kerov, İlkel Topluluk, Köleci Toplum, Feodal Toplum, Sol Yay.
  • Ye. Agibalova – g. Donsky, Ortaçağ Tarihi, Yordam Kitap. 
  • Halil İnalcık, Osmanlılar, Timaş Yay.
  • Muzaffer İlhan Erdost, Asya Tipi Üretim Tarzı ve Osmanlı İmparatorluğunda Mülkiyet İlişkileri, Sol Yay.

Dipnot:

[1] Osmanlı Beyliğinden önce Karesi, Aydın, Saruhan ve Menteşe beylikleri Avrupa’ya ve Ege adalarına geçişler yapmışlardır. Burada kimi zamanlarda fetihleri söz konusudur. Ancak kendilerinin merkezleri Avrupa’nın bu topraklarına uzaktı. Ayrıca beylikler fethettikleri bölgelerde kalıcı olacak politikalar üretememişlerdir. (Feridun M. Emecen, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluş ve Yükseliş Tarihi (1300-1600), s. 54, YKY) 

Leave a Response