Sütkardeşler: Din ile Felsefe

Kurtubalı Filozof İbn Rüşd, Faslü’l-Makal [1] isimli eserinin son kısımlarında felsefe ile din arasındaki ilişkiyi meşhur “Felsefe, dinin arkadaşı ve sütkardeşidir.” Sözü ile net olarak açıklamıştır. Felsefeyi din açısından bu şekilde konumlandıran ve ona meşruiyet kazandıran İbn Rüşd, aslında yaşadığı dönemde felsefeye karşı oluşan olumsuz tavrı ortadan kaldırma gayesinden hareketle bu savunmayı yapmıştır. Nitekim Gazali’nin Tehâfüt’ül-Felâsife’sinde sistemli ve tutarlı bir şekilde filozofları eleştirmesinin akabinde felsefi ilimlere mesafe konulduğu gibi, sonrasında felsefi öğretilerin dine aykırı olduğu görüşleri yaygınlık kazanmıştır. İbn Rüşd’de Gazali’nin önemli tesiriyle oluşan bu iddiaların hatalı olduğunu göstermek ve aksine din ile felsefenin uzlaştığını [2] ispat etmek için uğraşmıştır. 

Meşşâi geleneğin son büyük temsilcisi olan İbn Rüşd, öncelikle din ve felsefede merkez olarak insanı alır. Zira insan her şeyden üstündür. Bunun sebebi âkil olmasıdır. Bu düşüncesini Gazali’nin Tehâfüt’ül Felâsife”sine reddiye olarak kaleme aldığı Tehâfütü Tehâfüt’ül-Felâsife’nde[3] şöyle açıklar: “İnsan, özü/zâtı [4] ile değil, ancak özüyle birlikte bulunan akıl nedeniyle insandır ve varlık alanındaki her şeyden daha üstündür.” Var olanların düzen ve tertibini kavrayan akıl ise iki işleve sahiptir: teorik/nazarî ve pratik/amelî. Teorik akıl gerçek/doğru bilgiye, pratik akıl ise gerçek/iyi davranışa malik olmayı ifade eder ve insanın da yegâne varlık gayesi, bu iki yetkinliğe sahip olmaktır. Tabii bilhassa nazarî açıdan yetkin olmaya herkes muktedir değildir. Bunun sebebi; kapasite yetersizliği, yöntem  bilinmemesi, nefsani arzuların baskınlığı ya da erdemli-birikimli bir öğreticinin bulunmayışı olabilmektedir.  

Akıl-vahiy ilişkiside diyebileceğimiz din-felsefe münasebetinde akleden insanı eksen alan Kurtubalı Filozof, insanın kavrayış ve bilgi düzeyi açısından -yani tasdik açısından- üç sınıftan müteşekkil olduğunu düşünmektedir. Var olanları sadece duyu ve muhayyile ile kavramaya yarayan hatabî/teorik bilgi, bilinenlerden hareketle bilinmeyenlere vakıf olmayı sağlayan ve bunu kanıtlayıcı/dedüktif bir tarzda yapan burhani bilgi, son olarak bu iki bilgi tarzının arasında bulunan ve aslında retoriği aşan lakin burhaniye varamayan diyalektik/cedelî bilgi [5]. İbn Rüşd için bu bilgi düzeylerinden en ideal olanı, öncülleri zorunlu biçimde kanıtlayıcı olan burhandır. Bu sebeple ona göre burhani ispat metoduna öncelik verilmelidir.   

İbn Rüşd için dinin gayesi; merkezdeki insana, aklın nazarî(doğru bilgi) ve amelî(doğru davranış) yetkinliğinin her ikisini de öğretme yoluyla kazandırmaktır. Yani din ilim ve amel bütünlüğünü sağlayarak insanın saadete ermesine vesile olma gayesindedir. Felsefe ise Allah’ın varlığı, hikmeti ve kudretini ispat için mevcudâtı yorumlama gayesindedir. Buradan da anlaşılacağı gibi İbn Rüşd için din ile felsefe mevzu ve amaç birliğindedir. Lâkin takip ettikleri yöntem bakımından farklıdırlar. Diğer bir ifadeyle bu iki disiplin aynı yolun yolcusudur ama bu yola farklı araçlar kullanarak ulaşma gayesindedirler. Misal dini öğreti, her bilgi düzeyindeki(hatabi/burhani/cedeli) insanı dikkate almakla birlikte, genellikle çoğunluğu oluşturan avamın anlayabileceği tarzdaki hatabi ve imgesel üslûbu tercih eder. Lakin daha bilimsel bir tarzda olan felsefe ise sayı olarak az insanın kavrayabileceği burhan metodunu kullanır. Kısacası hakikat aynıdır, fakat farklı bir biçimde ifade edilme mevzubahistir. 

Felsefeye nazaran daha genel kapsamlı mâhiyette bulunan dinin felsefeyi yasaklaması söz konusu değildir. Bilâkis din, burhana dayalı felsefî bilgiyi ve mantığı teşvik ederek zorunlu görmüştür. Burada  gerekli görülen felsefi bilgi birikiminin İbn Rüşd açısından kime ait olduğu da öneme haiz değildir. Bunu kurban kesmeye yarayan aletin kime ait olduğunun mühim olmaması durumuna benzetir. Nasıl ki burada aletin sahibinin Müslüman olup olmaması önem arz etmiyorsa aklî kıyası geliştirenlerin bilgi ve tecrübelerinden faydalanmada da Müslüman olup olmaması mühim değildir. Nitekim İslam filozofuna göre felsefenin Hz. Peygamber döneminde bulunmadığı ve sonrasında ortaya çıktığı için bid’at olarak niteleyerek insanları bu ilimlere karşı mesafeli hale getirmek isabetli bir yaklaşım değildir. Ona göre bu bakış açısı diğer ilimlerin de bid’at olarak nitelenmesine yol açar. Buna fıkhî kıyas ve nevilerini örnek verir. Bunun yanında istisnai durumlar olmakla birlikte bu şekilde genelleme yapmak hakikati ıskalamaya yol açar. Bu durumu, Faslü’l-Makal‘ında, su içerken suyun boğazda düğümlenmesi nedeniyle ölen kişiden hareketle, başka susayan birini tatlı ve serin su içmekten men ederek onun da ölmesine sebep olma durumuna teşbih eder. Baştaki durum ârızidir, lakin ikincisi tabiîdir. Yani avamdan bazılarının felsefe ile uğraşmaları nedeniyle yoldan çıktıklarını düşünüp felsefeyi yasaklamak, tıpkı su örneğindeki gibidir. Nitekim bu yasaklamayı dine karşı çıkma ve zulüm olarak değerlendirir. Bunların yanında İbn Rüşd -istisnaî de olsa- felsefenin insanlara olumsuz tesirlerinin önünü kapatmak  amacıyla bazı şartlar öne sürer. Bunlar; felsefe öğrenmeye ehil olma, mantık bilme, erdemli bir  öğreticiden öğrenme ve bu meseleleri herkese açmamaktır. 

İbn Rüşd, din ile felsefenin bazen birbirine tezat gibi göründüğü durumların da vuku bulabileceğini söyler. Bunu da zahir anlamın dışında bir anlam verme manasına matuf olan te’vil yöntemi ile çözüme kavuşturur. Zira bazı şartlara haiz olan te’viller yakîn derecesinde sayılırlar. İbn Rüşd’ün nassı te’vil için ileri sürdüğü şartlardan bahsetmek gerekirse öncellikle hangi nassların te’vile müsait olduğunu belirlemek elzemdir. Buna göre;

(i) din esasları ile ilgili nasslar te’vile müsait değildir. Bu nedenle bu nassları te’vil edenler mazur görülemez.

(ii) İstivâ gibi nassları ise burhan ehli olanlar te’vil edebilirler, burhan ehli olmayanların ise te’vil etmemesi gereklidir.

(iii)Yine te’vil edilip edilmemesi konusunda  ihtilaf bulunan nassları da burhani bilgi düzeyindekiler te’vil edebilirler. Nassların muhteva açısından  te’vile müsait olup olmaması böyledir.

(iv)Söylem ve ifade açısından ise nasslarda zahir ve kastedilen manası aynı olanlar te’vil edilmemelidir.

(v) Lâkin nassın zahir manası, gerçek değil de bir misali ya da benzeri bir mana ise burhan ehli te’vil edebilir ve bu te’vilinde hata etse dahi mazur görülür. Bu gibi  şartların yanında İbn Rüşd’e göre insanların yitirdiği hikmetin arayışında olması, felsefenin peşinde olması bir yükümlülük olduğu için din ile felsefe uyumunu ispat etmek bir vazifedir. Bu nedenle çatışır gibi görünen noktalarda uzlaştırmayı sağlamak için kullanılan te’vil yöntemi gereklidir ve bunu da herkes değil, ilimde derinleşmiş (er-râsihune fi’l-ilm) olanlar yapabilir. Ayrıca bu maksatla yapılan te’viller de avam ile paylaşılmamalıdır.  

Hulasa din ile felsefeyi; iki arkadaş ve sütkardeşi olarak niteleyen, aralarında uyum bulunduğunu iddia eden, tezat gibi görünen durumları te’vil ile halleden İbn Rüşd zikredilen eserlerinde akil-nakil uyumunu ispat etme gayretinde olmuştur. Felsefe öğrenimini herkes için zorunlu olarak görmüş ve dine saygıyı  ihmal etmeyerek meselelere de eleştirel yaklaşmıştır.  

Büşra Oruç  

Notlar 

[1] İbn Rüşd bu eserini din ile felsefe arasındaki uyumu göstermek gayesiyle kaleme almıştır. Kitabın  girişinde bu durumu şu şekilde izah eder: “Metindeki gayemiz, şer’î/dinî bakış açısıyla felsefe ve mantık  ilimlerini araştırmanın dinen mübah mı, mahsurlu mu ya da emredilmiş mi olup olmadığını,  emredilmişse de uygun veya gerekli olup olmadığını derinlemesine incelemektir.”(Faslü’l-Makal, çev.  Mevlüt Uyanık-Aygün Akyol, Elis Yayınları, s.16, 2.baskı, Ankara 2019) 

[2] Buradaki uzlaştırmadan maksat, aslında iki disiplinin de birbirleriyle uyumlu olduğunu ve tezatlık arz  etmediklerini göstermektir.  

[3] Eserde Gazali’nin felsefe ve filozoflara yönelik tavır ve eleştirilerini tenkit etmiştir. Ayrıca reddiye  yazmak suretiyle girmiş olduğu polemikten rahatsızlık duyduğunu belirtmiş ve Gazali’nin Tehâfüt’ü  yazmasını iyi cins bir atın tökezlemesine teşbih ederek sürçme olarak değerlendirmiştir. (Dia, Hüseyin  Sarıoğlu, Tehâfütü Tehâfüti’l- Felâsife) 

[4] İnsanın somut olarak var olmasını kastetmektedir.

[5] İbn Rüşd diyalektik bilgi düzeyinde bulunanların burhani bilgiye ulaşamamalarının nedenini doğru  yöntem bilmemeleri, disiplinli çalışmamaları olarak ifade eder. 

Kaynaklar 

İslam Felsefesi:Tarih ve Problemler, ed. M. Cüneyt Kaya, Hüseyin Sarıoğlu İbn Rüşd:Bir Denge Filozofu,  s.376-86, İSAM Yayınları, Ankara:TDV 2020, 8. Baskı.  

İslam Felsefesine Giriş, çev. M. Cüneyt Kaya, Küre Yayınları, İstanbul 2018, ed. Peter Adamson-Richard  C. Taylor, Richard C. Taylor İbn Rüşd: Dinî Diyalektik ve Aristotelesçi Felsefî Düşünce, 5. Baskı, s.206,  217. 

DİA, “Faslü’l-Makal”, H. Bekir Karlığa, 1995 İstanbul, s. 217-19, 12.cilt, TDV İslam Ansiklopedisi. DİA, “Tehâfütü Tehâfüt’ül-Felâsife”, Hüseyin Sarıoğlu, İstanbul 2011, cilt 40, s. 314-17. Felsefe Tarihi, Ahmet Cevizci, Say Yayınları, 9. Baskı, İstanbul 2019, s. 286-88. 

Faslü’l-Makal, çev. Mevlüt Uyanık-Aygün Akyol, Elis Yayınları, s.16, 2.baskı, Ankara 2019.