Bir Sistem Krizi: Lübnan Part I

Lübnan’da yaklaşık son bir yıldır hükümetler ve halk arasında yaşanan sorunların başlıca kaynağı ülkedeki siyasi sistem olarak gösteriliyor. Tarihsel bir zincirlemenin son halkası olan mevcut sistem, din ve mezhep temelli ayrışmayı temel alıyor. Hükümetler değişse dahi Lübnan’daki bakanlıkların verileceği siyasi partiler ve mezhepler genellikle aynı kalıyor. Ancak buna rağmen hükümeti belirlemek aylarca sürebiliyor. Çünkü kabineyi kurmak için hükümette yer almayan bazı siyasi kişi ve kurumları da buna ikna etmek gerekebiliyor. Lübnan’da kısacası zoraki bir konsensusa/koalisyona dayalı bir hükümet sistemi yatıyor. İttifaklar ise bu koalisyon içerisinde iktidar veya muhalefet olarak yer değiştiriyor. Yasama ve yürütmenin din ve mezhebe dayalı olarak seçildiği Lübnan’da, sistemin getirdiği zorluklara artık çare bulunamaması, insanların sokağa dökerek yoğun katılımlı protestolarla değişim taleplerinin yerine getirilmesine zorluyor. Lübnan’daki bu siyasi sistemin kökenleri Osmanlı Devleti’ne kadar uzanıyor. Çoğu yorum bu durumu, siyasi sistem okumalarını, iç savaşın bitişi olan 1989 yılından başlatsa da sorun daha derinlerde.

Yavuz Sultan Selim’in Mercidabık Savaşı’nı kazanmasının ardından ülkenin merkezindeki Lübnan Dağları’nda yeni bir sayfa açıldı. İstanbul yönetimi bölgeye emir olarak Ma’an aşiretinden Dürzi Fahreddin bin Osman’ı atadı. Ancak bu seçim tepki aldı. Osman’ın yönetimine tepki gösterenler arasında kendi mezhebinden olanların yanında diğer din ve mezheplerden aileler de vardı. Bu siyasi çatışmalar neticesinde kısa bir süre sonra emirliğe Mansur el-Asaf geldi. Türkmen ve Sünni olan Emir Mansur, altmış yıllık yönetiminde Maruni ve Şiilere yönetimde yer vererek, Lübnan bölgesinde istikrarlı bir dönemin yaşanmasını sağladı. Maruni olan Hubeyş ailesi de bunun karşılığında tüm yeteneklerini Mansur’un emirliği için kullandı [1]. Bu gelişmelerle Osmanlı Lübnan’ında yönetimle ilgili ilk sorun emirliğin mezhebi ve dini üzere çıkmış oldu. Yönetimin el değiştirmesi ile kısa süreli olsa da çözülmüş oluyordu. Ancak Ma’an ailesi daha sonra yönetimi geri alacak ancak dönemleri boyunca huzursuzluklar bitmeyecekti. Emirliği işgal eden Ma’an ailesinin sonunu ise iktidarda kalmak için mücadele ettiği İstanbul’dan çok diğer Dürzi aşiretlerle mücadelesi getirdi.

Lübnan uzun süre yerel yönetim üzere aileler ve mezhepler arası rekabetin beşiği olarak görülünce istikrarlı şekilde Osmanlı ile yaşamını sürdürdü. Mısır Valisi Mehmet Ali ve oğlu İbrahim’in isyanlarının karşısında Lübnan Marunileri ve Dürzileri İstanbul yönetimi ile yan yana durdu. Bastırılan isyanın ardından Kahire’deki isyancı paşalar bölgedeki kontrolü yeniden İstanbul’a devretmek zorunda kaldı. Bu süreçte Mısır tarafından bölgeden sürülen Dürzi toprak ağalarının geri dönmesi Marunilerle aralarında çatışmaların çıkmasına neden oldu. Bu gelişme bölgede iz bırakacak mezhep ve din kavgalarının ilkiydi [2]. İki grup arasında bölgenin Mısır idaresinde olduğu dönemde İbrahim Paşa’nın uyguladığı politikalar nedeniyle oldukça şiddetli bir mücadele yaşanmıştı. Bu durum Osmanlı’nın bölgenin idaresini tam olarak geri aldığı 1840 tarihine kadar sürdü. Dürzi ailelerin emirlik makamını ellerinde tutmasına karşın Maruni Kilisesi’nin artan siyasi ve ekonomik etkileri de, bu iki topluluğun birbirleriyle çatışmalarına yol açıyordu. Bu çatışmalar dini göründüğü kadar güç ve ekonomik çıkar çatışmalarına da dayanıyordu.

Tanzimat Fermanı ve yabancı ülkelerin, bilhassa Fransa ve İngiltere’nin yoğun olarak Lübnan üzerinden İstanbul’a kurduğu baskı artık bölgede yeni bir yönetim şekline geçilmesini zorunlu kıldı. 1842 yılında Osmanlı, Beyrut-Şam Yolu’nu sınır belirleyerek “İki Kaymakamlı Düzen”i başlattığını duyurdu. Bu kapsamda yolun kuzeyi Marunilere ve güneyi de Dürzilere verildi. Gelgelelim buradaki bir sorun ise kuzeyde yaşayan Dürziler olduğu gibi güneyde yaşayan Marunilerin olmasıydı [3]. Bu haritalandırma da iki topluluğun aslında yıllardır sürdürdüğü iç içe yaşam alanlarını birbirlerinden kesin olarak ayırmıyordu. Osmanlı yine de bu düzende ısrar etti. Her iki kaymakamlık da bünyesinde on iki kişilik bir meclis barındırıyordu. Bu kişiler de farklı mezhep ve dinlere ait kişiler arasından seçiliyordu. Her makam, kendi mezhep/diniyle ilgili sorunlarla ilgilenirken katipler ise bağlı olunan yönetimin inancından oluyordu [4] .

Règlement Organique (Organik Kurallar)

Lübnan’ın Akdeniz’e kıyısı ve tarıma elverişli arazileri ticareti bölgenin sahili ile iç kesimleri sıkı bir ilişkide tutuyordu. Sadece sahil kentleri değil iç bölgelerde yer alan köy ve kasabalar da deniz ticaretinden faydalanıyordu. 19. yüzyıla doğru canlı ticaret havzası ve Avrupalıların ilgileri ile Lübnan’da büyük bir ticari değer oluşmaya başladı. Bu ticari değer toprağı da kıymetlendiriyordu ve bu dönem toprak ağaları için de zenginlik dönemi idi. Beyrut’un kuzeyindeki verimli Kesrevan arazilerinde Maruni Hazin ailesi tipik bir toprak egemen aile olarak oldukça etkindi. Ancak vergiler ve siyasi etkilerle alınan ticari kararlar ailenin gücünü gittikçe azaltıyordu. Yönetimin aileden daha çok vergi alması ve ailenin ipek üretiminde daha yüksek pay istemesi çatışmaya yol açmaya başladı.

Yönetimin Hazin ailesine yönelik tutumu ailenin Beyrut’taki tefecilerle olan bağlantılarını ve Maruni Kilisesi’nde kaybettiği nüfuzuna mal oluyordu. Tüm bu kayıplar da ailenin Kesravan’daki çiftçilere yönelik baskılarını artırmasına neden oldu. Halihazırda zor şartlarda yaşayan bu çiftçilerin paraya ihtiyaç duydukları zaman tefecilere gitmeleri de bölgede çözülmesi zor bir kısır döngüye yol açtı [5] . Hem Kırım Savaşı’nın getirdiği ekonomik sıkıntılar hem de Hazin ailesinin, Hıristiyan olan Kaymakam’ı devirmek için girdiği güç mücadelesi, 1858 yılının sonlarına doğru çiftçiler arasında bir değişim dalgasını tetikledi. Toprak ağaları ile aynı dinden olan bu çiftçiler, kendi içlerinden bir temsilci aracılığı ile şikayet ve isteklerini arz etmek gibi bir hakları olmadığı için farklı bir yol izlediler: 1859 yılının başlarında Kesravan’daki Maruni köylüler, yaptıkları toplantıda katırcılık işiyle uğraşan Tanyus Şahin’i kendilerine önder seçtiler [6] .

Liderlerini seçen köylüler, bağımsızlıklarını ilan ederek, toprak ağalarından fazla vergi ve aşırı çalışma uygulamalarını bitirmelerini talep ettiler. Ancak Hazin ailesi bu duruma hiç de sıcak yaklaşmadı [7]. Aile bu zor durumda Beyrut’un güneyindeki sahil şehri olan Seyda, Valisi Hurşid Paşa’dan yardım istedi. Her ne kadar Osmanlı yanında olsa da çiftçiler Hazin ailesini bölgeden sürmeyi başardılar [8]. Kesravan’daki bu hareketlilik diğer bölgeleri de etkilemeye başlamıştı. Lübnan Dağları’nda yer alan Şuf bölgesindeki Dürzi köylüler de toprak ağalarına karşı ayaklanıyorlardı. Sınıfsal ayaklanmayı bastırmak bir yana Dürzi toprak ağaları bu bölgede farklı mezheplerden çocuklar arasında yaşanan bir arazi anlaşmazlığı sebebiyle 1860 yılında Marunilerle bir savaşa başladılar. Dürzilerin kazandığı bu savaş, Osmanlı ve Avrupalı devletlerin de müdahalesiyle Dürzi ve Maruni toprak ağalarının statülerini korumalarını sağladı. Bununla birlikte Avrupa devletleri, Lübnan’a yönelik politikalarını daha müdahaleci bir seviyeye taşıdı ve bölgede İstanbul yönetimine karşı mücadeleye başladılar [9]

Köylülerin devrimi ile lider seçilen Tanyus Şahin’in Kesravan’daki yöneticilik rüzgarı 1861 yılının yaz aylarında sona erdi. Hem Dürzilerin saldırılarını engelleyememesi hem de Osmanlı ve Avrupa’nın desteğiyle Lübnan’da yeni yönetimin kurulması için yapılan müdahale ile destekçileri de dağıldı [10] Lübnan’ı yerelden yönetmek için kurulan bu sistem sadece yirmi yıl yaşayabildi. Bölgeyi ikiye ayıran kaymakamlık sistemi, yöneticilik iddiasındaki Maruni ve Dürzi iki aile arasında paylaştırılmasına karşın hem iç hem de dış etkenler sebebiyle bu varlığını sürdüremedi. Esasen ülkenin sosyolojik ve ekonomik yapısı da İstanbul ve Avrupalıların isteklerine uymuyordu. Öyle görünüyor ki 1842 yılında getirilen bu ikili sistem, Mısır işgalinin ardından hızla ve kısa sürede bölgeye istikrarlı bir çözüm olması amacıyla basit bir düşünce üzerine kurulmuştu.

Osmanlı “İki Kaymakamlık” yerine “Mutasarrıflık” sistemini getirdi. Artin Davud Paşa, ilk mutasarrıf olarak bölgeye atandı. Osmanlı ilk olarak bölgede barış ve istikrar ortamını kurmayı amaçladı. Bunun için çatışmalardan zarar gören halka, hazineden yardımda bulundu. Asayişi sağlaması amacıyla da Jandarma kuruldu. Vergilerde muafiyetlere, özel kredi olanaklarına ve Lübnan Dağları’ndaki zararı kapatabilmek amacıyla da çeşitli teşvikler çıkarıldı [11]. Lübnan’daki Hristiyan topluluklar, uluslararası camia tarafından tanındı ve Maruniler bu dönemde yükselişe geçmeye başladı [12]. Bu yükselişin en büyük etKenlerinden birisi de Fransa’ya ait askeri birliğin, Lübnan Dağları’na sevk edilmesi ve Dürzi liderliğin bölgeden ayrılması oldu. Bununla birlikte Fransa, dağın yöneticiliği için Mecid Şihab’ı aday gösterecek kadar olaylara müdahil oldu. Ayrıca bu süreçte Lübnan’a uluslararası kamuoyundan komisyonlar gelerek, bölgedeki etnik unsurlarla doğrudan iletişim haline geçiyorlardı [13]. Bu iletişim hali I.Dünya Savaşı’na giden süreçte kendisini belli edecekti. Bir buçuk ay süren bu çatışmalar bastırıldıktan sonra Beyrut ve Seyda kentlerinde Müslüman-Hristiyan komisyonları kuruldu. Bu komisyonlar ile çatışmalardan etkilenen sivil halka iki dini yapı ortak yardımlarda bulundular [14] .Haziran 1861’de yayınlanan Cebel-i Lübnan Nizamnamesi’ne göre bir idare meclisi kuruldu ve bölge, altı kazaya ayrıldı. Bu idare meclisinde; iki Maruni,iki Dürzi, iki Katolik, iki Ortodoks, iki Şii ve iki Sünni yer aldı. Bu kazaların başına o bölgedeki nüfus çoğunluğuna sahip olan din/mezhepten bir yönetici atandı [15].

Lübnan, I.Dünya Savaşı’na kadar önceki yıllara göre barış içerisinde bir dönem geçirdi. Lübnan Dağları’nda egemen nihai bir emir yoktu, dış ülkelerin de müdahaleleriyle bölge dahilinde çeşitli din ve mezheplerden temsilciler, topluluklarının sorunlarını yönetim katında dile getirebiliyor, bunun çözümü için çalışıyorlardı. Bu süreçte Lübnan ve Suriye’de etkin olmayı amaçlayan Fransa, bölgedeki okullarında Frankofon yaşam tarzını ileriki yıllarda hükümete gelecek gençlere aktarmaya başladılar.

Fransa Hakimiyeti

I.Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Osmanlı, Orta Doğu’daki hakimiyetini kaybetmeye başladı. 1918 yılının Sonbahar aylarında Osmanlı birlikleri Adana’ya çekilirken, Suriye’deki vilayetler teker teker İngiltere ve Faysal’a bağlı Arapların kontrolüne geçti. 6 Ekim tarihinde ise Fransa, Beyrut’a çıkarma gerçekleştirdi. Ve böylece Osmanlı’nın Lübnan’daki hakimiyeti son bulmuş oldu [16]. 1 Eylül 1920 tarihinde Fransa, General Henri Gouraud yönetiminde “Büyük Lübnan”ın kurulduğunu açıkladı. Fransa, Orta Doğu’da istediği yayılmacılığı böylece resmi olarak sağlamış oluyordu. Ekonomik ve siyasi sebepler, ülkede ilerleyen yıllarda parçalı bir din ve mezhebe dayalı siyasi sistemin kurulmasına sebep olacaktı. Lübnan’a Suriye’den katılan topraklar sonucunda da Müslüman nüfus artmış, toplum tamamı ile mezheplere ayrılmış ve hepsine görece ayrı bir özerklik ve temsil hakkı tanınmış oldu. Osmanlı Dönemi’nde bir kadı, tüm mezheplerden olurken şimdi her mezhebin kendi kadısı vardı. Yüksek Komiser Gouraud, 1922 yılında önce ve daha sonra da genişletilmiş bir şekilde, 1921 sayımına göre 30 üyelik bir Temsilciler Meclisi kurdu. Sayıma Müslümanların katılmaması, Meclis’te Hristiyanların çoğunluğu oluşturmasına her ne kadar yarar sağlasa da Yüksek Komiser, alınan kararları veto etme hakkına sahip olduğu için etkili bir yasama organı kurulduğunu söylemek pek mümkün değil. 1926 yılının Mayıs ayında Lübnan, bağımsız bir devlet olarak anayasasını ilan ettiğini duyurdu. Senato, Meclis ve Cumhurbaşkanlığı makamından oluşan,Arapça ve Fransızcanın resmi dil olarak tanındığı bir ülke olduğu belirtiliyordu [17].

Ne var ki Fransız Yüksek Komiser’in anayasayı askıya alma ve Meclis’i dağıtma gibi bir yetkisi vardı. Halkın egemenliği sadece sözde kalacak şekilde 1943 yılına kadar Lübnanlı yöneticiler ile Fransız komiser arasında sürtüşmeli ve anayasayı feshetmeli dönemler yaşanacaktı. Anayasa ilan edilmesine karşın birbirini dengeleyecek unsurlar bulunmuyordu. Cumhurbaşkanı çok geniş yetkilere sahipti. Vatana ihanet ve anayasa ihlali haricinde yaptıklarından dolayı sorumlu değildi. Kabineyi ve Meclis’i görevden alabiliyordu, uluslararası anlaşmalar yapabiliyor, bürokraside atamalar gerçekleştirebiliyordu. Buna karşın Hükümetin rolü tam belli değil veyahut taşıması gereken özellikleri barındırmıyordu. Kabineyi toplamak ve Meclis’te hükümeti temsil etmek haricinde Cumhurbaşkanı’na göre yetkileri oldukça sınırlıydı [18].1932 yılına kadar Cumhurbaşkanı görevi Hristiyanlarda olmasına karşın mezhepsel bir atama yapılmıyor, Fransa ile arası iyi olan bir lider yönetime seçiliyordu. Beyrut’taki Yüksek Komiser’in seçtiği bazı adaylar, Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından reddedilebiliyordu. Lakin başka birisinin tercih edilmesi, güdülen amaç dahilinde herhangi bir değişikliğe sebebiyet vermiyor sadece basit çıkar çatışmalarının sonucu oluyordu. 1932 yılında yapılan nüfus sayımı, günümüzde Lübnan için ezberlenen “Cumhurbaşkanı Maruni, Başbakan Sünni ve Meclis Başkanı Şii olmalı” kuralının temelini attı. Her ne kadar günümüzde bu nüfus oranı çok değişse de ülkedeki siyasi dengelerin yerinden oynamaması için siyasi seçkinler tarafından pandoranın kutusu gibi uzak durulan bir konu olma özelliğine sahip. Bu sayım kapsamında Lübnan’ın en kalabalık topluluğu yüzde 28.8 ile Maruniler oldu. Yüzde 22.4 ile Sünniler ikinci ve yüzde 19.6 ile de Şiiler üçüncü sırada gelerek ülke yönetiminin dağıtımında en üst sıraları alabildiler [19].

Çağatay Cebe

Kaynakça

[1] Winslow, C. Lebanon – War and Politics in a Fragmented Society. Londra: Routledge, 2005, s. 15

[2] Makdisi, U. The Culture of Sectarianism – Community, History and Violence in Nineteenth-Century Ottoman Lebanon. Londra: University of California Press, 2000, s. 51

[3] Malaspina, A. Lebanon. New York: Infobase Publishing, 2009, s. 37

[4] Keleş, E., 2008, “Cebel-i Lübnan’da İki Kaymakamlı İdari Düzenin Uygulanması ve 1850 Tarihli Nizamnâme”. Tarih Araştırmaları Dergisi, Vol. 27, No. 43 s.140

[5] Ayteki̇n, E. (2012). “Peasant Protest in the Late Ottoman Empire: Moral Economy, Revolt, and the Tanzimat Reforms.” International Review of Social History, Vol. 57, No.2, s. 205

[6] Chaker, Joane. (2016). “Mule Drivers in Nineteenth-Century Lebanon: From Local Social History Towards Global History”. Almanack, No. 14, s. 34

[7] Aytekin E., a.g.m, s. 206

[8] Leila Tarazi Fawaz. “An Occasion For War – Civil Conflict In Lebanon And Damascus In 1860”. Berkley: University of California Press, 1994, s. 45

[9] Aytekin E., a.g.m, s. 208

[10] Makdisi, U. (2000). “Corrupting the Sublime Sultanate: The Revolt of Tanyus Shahin in Nineteenth-Century Ottoman Lebanon”. Comparative Studies in Society and History, Vol. 42, No.1, s. 207

[11] Akarlı, E. “The Long Peace: Ottoman Lebanon, 1861-1920”. California: University of California Press, 1993, s. 36

[12] Hazran, Y. (2009). “Between Authenticity and Alienation: The Druzes and Lebanon’s History”. Bulletin of the School of Oriental and African Studies, University of London, Vol. 72, No. 3, s. 465

[13] J. P. Spagnolo. (1971). “Constitutional Change in Mount Lebanon: 1861-1864”. Middle Eastern Studies, Vol. 7, No. 1, s. 28

[14] Gümüşsoy, E., ’’1860-61 Cebel-i Lübnan İsyanı ve Osmanlı Devleti’’ (2008). Askeri Tarih Araştırmaları Dergisi, Sayı: 12 Yıl: 6, s. 71

[15] Reyhan, C., ’’Cebel-i Lübnan Vilayet Nizamnamesi’’(2018). Memleket Siyaset Yönetim Dergisi, Sayı: 30, s. 2

[16] Shaw, Standford, J., Shaw, Ezel K. “History of The Ottoman Empire and Modern Turkey Volume II: Reform, Revolution, and Republic: The Rise of Modern Turkey, 1808-1975”. Cambridge: Cambridge University Press, 2002, s. 327

[17] Tanrıöver, B. (2009). “LEBANON: POLITICAL DILEMMA FROM 19TH CENTURY TO PRESENT”. (Yüksek Lisans Tezi). Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 31-32

[18] Lebanon: Constitutional Law and the Political Rights of Religious Communities”. Law Library Of Congress, 2010, s. 5-6

[19] Faour, M. (2007). “Religion, Demography, and Politics in Lebanon”. Middle Eastern Studies, Vol. 43, No. 6, s. 909